Genel

Travmalarımızla Yüzleşebilecek miyiz?

Ülkemiz kendine has bir kültüre sahip ve bu kültür pek çok çatışmanın yaşandığı bir coğrafyada oluşu dolayısıyla farklı medeniyetlerin etkileri ile tecessüs ediyor. Kuşkusuz kendine özgü bir medeniyet havzasından neşet ediyor; ancak bu medeniyet havzası da karşılaştığı muarız medeniyetlerle mücadele ve bir yandan da kendi mücadelesi ile şekillenmiş vaziyette. Özellikle son iki yüz yıllık Batılılaşma macerası da Türkiye’deki kültürel, sosyo-ekonomik ve politik hayatın şekillenmesinde belirleyici etkiler yapmış durumda.

Bu haliyle güzel ülkemiz dışarıdan bir gözlemci için bakıldığında Batılı bir yüze sahip. Ancak biraz yaklaşmaya başladığında resmin ayrıntıları daha bir ortaya çıkıyor ve yüzeyin altındaki Doğulu tabakalar kendini belli ediyor. Psikanalizdeki bilinçüstü-bilinçaltı ayrımından yola çıkarsak Doğulu bilinçaltımızın egemenliği altında kendini Batılılaşmaya çalıştıran bir bilinçüstü ile yaşamaya çalışıyoruz. Bu kişilik durumuna sahip yapı kendi kendisiyle yüzleşmeye çalıştığında da biraz nahoş durumlarla karşılaşıyor. Batılı kurumlarla kendi kurumlarımızı karşılaştırdığımızda bu durum kolaylıkla kendini ele veriyor. Ne laikliğimiz, ne demokrasimiz ne siyasi partilerimiz ne üniversitelerimiz ne de think-tanklerimiz ve STKlarımız onlarınkine benzemiyor. Doğulu bir kafa yapısına geçirilmiş Batılı bir takım elbise ile etrafta dolaşır gibi bir halimiz var.

Bu çatışma her zaman olduğu gibi bilinçaltının kendini rasyonel ya da irrasyonel yollardan ifade etmesi ile kendine göre bir seyir arzedecek. Bilinçaltımız ne kadar saklasak da travmalarını açığa vuracak. Yaşadığımız sorunlara biraz bakalım hemen önümüze çıkacak birkaç tanesi. Ermeni Sorunu’ndan neşet tehcir-soykırım tartışmalarından tutalım yüzyıllarca yıl Osmanlı siyasası altında yaşamış olan ve Osmanlı milletinin dört ana unsurundan biri olan Yunanlıların Balkan toplumlarının daha sonraki başkaldırısının yolunu açacak isyanının bir bakıma sonuçlanmamış bir alanı olan Kıbrıs Meselesi’ne kadar her yerde bunları görebiliriz.

Daha biraz içeri gelsek Osmanlı’nın Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e karşı aldığı Sünni kararın II. Mahmut’un merkezileşme politikaları ve Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşi tekkeleri ile beraber kaldırması neticesinde pekişmesi ve yeni kurulan Cumhuriyet’in Sünnilik üzerinden kurguladığı Diyanet İşleri Başkanlığı ile bu politikayı sürdürmesi ile günümüzdeki Alevi Meselesi’ne nasıl dönüştüğünü gözlemleyebileceğiz.

Daha çapraşık olanı eski travmalarımızla yüzleşmemiz ve her şey yolundaymış gibi bir tavır takınmamızla (yas tutmayı reddetme) ortaya çıkıyor ve bu hal yeni travmaları da üretiyor. Kürt meselesi deyince herhalde kimse yabancılık çekmeyecektir. Daha ilerisi eskileri yenileri ile birleştiriyoruz. Kürt meselesinin aksiyon istikametinin bugün belirleyicisi olan PKK’nın kurucularının Ermeni kökenli olduğu iddiaları bunun iyi örneklerinden biri. Avrupa Birliği ile yaşadığımız aşk-nefret ilişkisi tüm travmalarımızı belki de müşahhaslaştıran en iyi örnek. Atalarımızın fethetmeye çalıştığı Frenk diyarının bir parçası olmak istiyoruz; bunun için bir sürü yasa çıkartıyoruz. Ama adamlar bizim travma meselelerimize biraz dokununca ve ayak direyince hemen adamların birliğinin esasında bir “Hıristiyan Birliği” olduğunu hatırlıyoruz.

Bu sefer yavaş yavaş neşvüneva eden o Doğulu kimliğimizin de tecessüm etmesine paralel ve ayrıca ekonomik ve siyasi gücümüzün de Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir pik yapmasının da güveniyle Yeni Osmanlıcılık yollarına düşebiliyoruz. Tabi bu bir gerçek durum mu yoksa bilinçaltımızın bize bir oyunu mu yani bir fantezi mi bunu da tam bilmiyoruz. Ama zaten kim biliyor ki değil mi?

Yaralı bilincimizin sarkacı bir tarafta “herkesten ve her şeyden özür dileyelim” psikolojisi ile  “Zinhar! Bre gafiller Ermenilere ne yaptıysak Kürtlere de onu yaparız” psikolojisi arasında tehlikeli salınımlar yapıyor. Biraz çatışmaya ara verildiğinde veya çatışmanın yorgunluğu ile kendimizden geçtiğimizde bir an uykuya dalsak rüyalarımız “Biz kimiz?! Doğulu muyuz? Batılı mıyız? Müslüman mıyız? Laik miyiz? Türkiyeli miyiz? Türk müyüz? Kürt müyüz? Atatürk’ü seviyor muyuz veya sevmeli miyiz?” gibi türlü kimlik sorgulamaları ile geçiyor. Bir yandan kendi psikolojimiz derin bir kimlik bunalımı ve krizi içinde çırpınırken diğer yanda topluma karşı –bu toplum içinde yaşanan olduğu kadar uluslararası toplum yani nam-ı diğer “dış güçler” de olabilir-  kendi şahsi bütünlüğümüzü, dik ve onurlu duruşumuzu ve dahi saygınlığımızı korumak vaziyetindeyiz.

Tabi tüm bunların hepsinin mükemmel bir senaryo dahilinde gerçekleşemeyeceği aşikar. Absürt durumlar oluyor. Amerika’da Ermeni lobisinin tehcir dediğimiz şeyi soykırım tanımlaması ile Kongre’den geçirme teşebbüslerini Yahudi lobisini mobilize ederek engellemeye çalışıyoruz. Ancak Müslüman Ortadoğu’da büyük güç olma yollarına düşünce de bu sefer mezkur Yahudi lobisinin desteklediği İsrail devleti ile papaz olabiliyoruz. Girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği’ne tanımadığımız ve askeri bir harekat düzenleyerek bir kısmında başka bir Türk Cumhuriyeti ilan ettiğimiz bir ülke –“Kıbrıs Cumhuriyeti” denilen nev’i şahsına münhasır hükmi kişilik- dönem başkanı olduğunda durumu protesto ediyoruz.

Bütün bunlar olurken garip bir şekilde bizi geçmişte “Avrupa’nın Hasta Adamı” olarak tanımlamaktan da özel bir haz duyan ve sanki iyileşeceğine de pek inanmak istemeyen ülkelerin bize yardım etmeye mi yoksa travmalarımızı biraz daha arttıracak paranoid bir hal mi üretmeye çalıştıklarının da pek anlaşılamadığı bazı ahfada malum olmuyor değil. Ancak haddinden çok fazla komplo teoriye de inanmıyor değiliz. Kendimizi yalnız hissediyoruz tekrar ama bu halle de yaşamak zorundayız diyoruz. Ne yapacağız?

Travmalarımızı tavan yaptıran acımasız bir savaş –I. Dünya Savaşı- sonunda çizilen bir coğrafyanın kendi sınırları içinde artık yaşayamaz hale geldiği baharla kışın birbirine karıştığı bir zamanda bu kadim coğrafyaya hükmetmiş bir imparatorluğun merkez ülkesi olarak ciddi kararlar almanın arifesindeyiz. Travmaları ile yüzleşerek hatası, günahı ile doğrusunu, sevabını birbirine karıştırmadan yani sapla samanı birbirine karıştırmadan bu işin içinden çıkabilecek miyiz? Kendi sorunlarımızı evrensel bir bakışla ve önyargısız bir etikle ve gerekli tüm iç ve dış yardımları kabul ederek ancak kendi öz kapasitesini arttırma iradesiyle çözebilecek erişkinliğe ulaşabilecek miyiz? Kendisine malik bir hal içinde kendi öz kaynaklarına ve varlıklarına hiçbir ayrım yapmadan kendi öz evlatlarına inanan ve onların yaratıcı eylemelerinin gerçekleşmesinden korkmayan bir zihniyete ve yürek genişliğine malik olabilecek miyiz?

Sanırız kendi ülkesel geleceğimiz kadar içinde yaşadığımız bölgesel geleceği ve bir “Ortak Yarın”a sahip olup olamayacağımızı da belirleyecek olan bu sorulara vereceğimiz cevapların üreteceği paradigmada olacaktır. 

Hakikatin hepimizi ve her şeyi kuşattığı ve kaçınılmaz olduğu bilinciyle…

(Süreç Analiz, 18 Şubat 2013)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu