Ekopolitik

Musul Vilayeti’nin Yeniden Doğuşu mu?

Murat Sofuoğlu: Musul Vilayet Konseyi nedir? Ve sizin onunla ilişkiniz nedir? J. Anton Keller: Musul Vilayeti ve konseyinin oluşumu, gelişimi ve görünümü ile ilgilenen dışarıdan bir gözlemci ve danışman olarak, ayrıntılara girmeden önce kendimden bahsetmem daha uygun olacak. Ve baştan, burada ismi geçmeyen, ancak konuya katkıda bulunmuş herkesten, ayrıca kendilerine haksızlık ettiğime inanan diğerlerinden özür diliyorum. Şüphesiz bu benim niyetim değildir. Kimileri şaka yollu bana kayıp davalar uzmanı ya da Edward de Bono usulü bir aykırı düşünür, çok şapkalı bir yönetim danışmanı falan derler. Muhtemelen bu benim Tahran ABD büyükelçilik rehine krizi, Falkland adaları krizi ve 1. Irak-Kuveyt Savaşı’ndaki paralel diplomasi faaliyetlerim nedeniyledir. Bundan kıymetli bir İsviçreli diplomatın ardından yazdığım anma yazımda bahsettim. 25 yıl boyunca “Good Offices Group of European Lawmakers” (Avrupalı Kanun Yapımcıları Good Offices Grup) adlı kuruluşun ve itibarlı bir kurum olan “International Committee for European Security and Co-operation”un (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Uluslararası Komitesi) sekreteriydim. Ayrıca BM’de de daimi temsilciyim. Tüm bunlar Amerika ve Avrupa’dan, Yakındoğu’dan, İsviçre’den kanun yapımcılarıyla çalışmayı ve BM insan hakları komisyonu’nda getir-götür işlerine bakmayı kapsar. Ben bir İsviçre vatandaşıyım, şarabı Coca Cola’ya tercih ederim ve en son bildiğim kadarıyla 12 torunum var. Eğer tipik bir aykırı düşünür diye bir şeyden sözedebilirsek, o kişi muhtemelen sırtını arkaya yaslayıp her şeyi yeniden düşünmeye, geçmişte neler olduğunu araştırma ve bunlara yoğunlaşmaya ve böylelikle eldeki konuda yarın ne olacağını kestirmeye alışkındır. Bu tecrübenin amacı, eldeki seçenekler ve onların sonuçlarını bulmak, böylece, siyasi, ekonomik ve sosyal sorumluluk makamlarını işgal eden karar alıcılara destektir. Böyle bir kişi kolayca değerlendirilemez, siyasi, dini ya da diğer yelpazede bir yere oturtulamaz. Tek bir konuyla, inançla ya da etnik grupla “evlenmemiş olmak” kimi insanları kararsız ve rahatsız bırakabilir. Belki de bu (Abdullah) Öcalan’ı geçenlerde ismimi ve eserimi karalamaya itmiştir; oysa onunla hiçbir ilişkim olmadı. Kendi kültürel köklerinden gelen şekliyle otoriter bir lider olan Öcalan’ın belki de gerçekten bağımsız zihinler ve kişilerle tanışacak imkânı olmadı. Yine de tarih, bana hiç kimseyi baştan mahkûm etmemeyi ve herkese durumunu ispata kadar şüphe hakkını tanımayı öğretti, yani değişen koşullar ve kişisel evrimci gelişim herhangi birini sorunun bir parçası olmaktan çözümün parçası olamaya getirebilir. Eğer Mehmet Dülger’le de konuşursanız, o size ne söylediğimi anlatacaktır. Birçok konuda çalışıyorum. Her şeye önce teorik olarak bakar; konuya eldeki tüm bilgi kaynaklarıyla yoğunlaşırım. Bir genel resim olarak: 1960’ta hepimiz Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü’nde bir avuç mimarlık öğrencisiydik. Nubya çölündeki anıtların (yükselen) Assuan baraj gölü sularından kurtarılması planlarının hiçbirinden memnun değildik. Biz de Nil’i bir yan vadiye çevirip suyunu orada biriktirme projesiyle geldik. Sonuçta benim tezim Nil nehrinde optimum su yönetimi üzerineydi. Bunun için eğitimimi değiştirip buna hidroloji, su hukuku ve ekonomisiyle, hatta (projeye) gerekli Gabgaba kanalının kazılmasında nükleer bombaların barışçı kullanımı konusunu da dahil ettim. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, geçen yıllar içinde tam bir “genelci” (“generalist”: her konuyla ilgilenen, uzman ya da “specialist”in tersi, ç.n.) oldum. Bu mekanizmayı, bu özel düşünüş yöntemini kullanarak problemlere yaklaşabilir ve kimsenin varlığını düşünmediği bağlantılar bulabilirim. Bu tarz düşünüş bazen alışılmadık ama pratik düşünceler doğurabilir, her ne kadar bunlar bazen içinde yaşadığımız zamanın verili gerçeklerine aykırı olup, daha uygun koşullar beklemek durumunda olsalar da. Irak da bu tür baş ağrıtan problemlerden olup, belki de onun (çözüm) zamanı yaklaşıyor. Irak her zaman aklıma gelmeye devam ediyor, çünkü ilgilendiğim makropolitik gelişmelerin giderek önem kazanan bir parçası o. Ve ona Osmanlı devleti, Filistin ve İsrail hesaba katılmaksızın bakılamaz. Irak’a ilişkin çözüm esas referans kaynaklarının adapte edilmiş yeni terimleri içerisinde bulunamaz. Ortada 30 Mayıs 1932’den kalma şu temel Irak belgesi varken (ki genel bir çözümün anahtarı olabilir), bu belge 1992’ye dek Kürt araştırmacılarca dahi bilinmiyordu. Dahası, oradaki güçler, henüz tamamen tüketmedikleri değişik yolların varlığına daha yeni zihinlerini açmaya başladılar. 1991 sonlarındaki ilk Körfez Savaşı’ndan sonra, Irak’ın nasıl kurulduğunu okumaya başladım. Kısa sürede kuruluş yıllarından kalma çok ilginç bir belgenin varlığını keşfettim. Çözüm bir tarihi atlastan geldi; burada Musul Vilayeti özel bir birim olarak gösteriliyordu. Tecrübelerim bana Milletler Cemiyeti’nin, Irak krallığı kurulmadan önce bir hayli sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer araştırmalar yaptırdığını söylüyordu. Onun Türkiye ile sınırını çizen bir belge olmalıydı. Bundan 1923 Lozan Anlaşması’nda bahsediliyordu ve bu o dönem güçleri arasında çekişmeli bir konu idi. Irak, Milletler Cemiyeti’nin ilk çocuğu olduğu için, Milletler Cemiyeti Musul Vilayeti’ni oluşturan toplulukların değişik taleplerini dikkatle incelemiş olmalıydı. Onların ihtiyaç ve meşru talepleri görmezden gelinemezdi. Sonuçta, 16 Ocak 1992’ de BM kitaplığı tekrar açıldığında, 1 saat içinde aradığım o anahtar belgeyi buldum. Bu buluştan sonra giderek daha çok insan Musul Vilayeti kavramıyla ilgilenmeye başladı. İlgili formel çekinceler, uluslararası azınlık koruma maddeleri, ve özel mülk garantileri 30 mayıs 1932 tarihli Irak temel Deklarasyonu’na yazılmıştı. Hala uluslararası hukukta bu geçerlidir; ve bu deklarasyon Irak’la ilgili olarak anayasa ve kanunların üstünde bir bağlayıcılığa sahiptir. Bu benim için çok şeyin açıldığı bir an oldu. Ama konuyla ilgili diğerleri için de sıkıntılı bir an idi, çünkü bu uluslararası garantileri tanıyacak, inceleyecek ve uygulayacak olan güçler buna çok ve çeşitli dirençler gösterme temayülündeydi. -***-

Şimdi sorularınıza gelelim. Musul vilayeti ve onun her zaman hor görülmüş sakinleri hakkında kişisel görüşümle başlayayım. Şimdi kuzey Irak denen yer Firavun Akhenaton, büyük İskender ve muhteşem Süleyman’lardan (Kanuni) beri dini, kültürel ve ekonomik bir kavşak noktasıdır. Tanrı’nın izniyle ve oradaki toplulukların, liderlerinin ve komşularının yoğun çalışması, idealleri ve kararlılıkları sayesinde Musul Vilayeti, Ortadoğu’nun etrafında tekrar şekillendirildiği çekirdek olacaktır; onun gelenekleri, işleri kolaylaştırıcı mirası ve nüfusunun ihtiyaç ve meşru beklentilerine uygundur bu. Yalnız burada Osmanlı devleti’nin yeniden canlanmasından bahsetmiyoruz, ama Musul Vilayet liderlerinin hala açık yolları takip ederek (örneğin Osmanlı tapu kayıtları gibi) bu (Osmanlı) tecrübe(sin)den olduğunca ilham almalarını bekliyorum. Bu perspektifin kuvveden fiile dökülmesine hizmet için bir Musul Vilayet Konseyi oluşturmaya niyet edilmiştir. Konsey” üyeleri, bu vilayete hizmet ve parlak geçmişini yansıtan güvenli, istikrarlı ve genel faydaya hizmet eden bir merkez oluşturmakta tüm katkılarını yapacaklarına söz vermişlerdir. Kısaca bu eldeki imkan ve sorunların daha geniş bir açılımıdır. Şimdi tüm Ortadoğu’da savaşlar yaşıyoruz. Çok bilgili bir meslektaşım olan Richard Anderegg buna “Osmanlı mirasını paylaşma kavgaları” demişti. Ben onların tarihin çok daha derinlerine giden güçlü köklerini tanımak istiyorum. Bence, kimse Diadoch’ların (“varisler”, Büyük İskender’in varisleri, ç.n.) savaşlarını, (Firavun) Akhenaton’un varislerinin taht kavgalarını bilmeden burada neler olup bittiğini tam kavrayamaz. Bu, tabii ki, çok daha geniş bir perspektiftir; zihnimizi ve gözlerimizi açmamızı gerektirir. Ama daha sonra göreceğimiz gibi, eğer şimdiki Ortadoğu kördüğümünü çözmekte ciddi isek, kıymetli olacaktır. Ama şimdilik, daha yakın tarihle yetinelim. Daha önceki yazılarımda sözettiğim gibi –ve imkan oldukça buna defalarca geri döndüm- hala Osmanlının parçalanışından kalma açık yaralar vardır. Bunlara geçici tedavi yapıldı, ama hiçbir zaman iyileşmelerine fırsat verilmedi. Belki bunun sebebi yönetenlerin hiçbir zaman bölgenin problemlerine uzun vadeli çözümler arayacak imkan bulamamış olmalarıdır; (bunun için) halkının tarihini, kültürel özelliklerini, temel ihtiyaç ve meşru isteklerini yeterince değerlendirememişlerdir. Bu bağlamda, belirtilmeli ki, Musul Vilayeti Konseyi’nin Ankara’da 15 Mayıs 1992’deki deklarasyonunu yenileyen 20 Ekim 1992’deki 3. Deklarasyonu’nda, Musul Vilayeti Konseyi’nin “Musul Vilayeti’nin yüksek idari organı olarak kurulduğu, burada tüm yerli Araplar, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve Türkmenlerin, kendi liderlerince eşitçe temsil edilme hakları olduğu” tanınmıştır. 500 yıl önce İsviçre de bugünün Kuzey Irak’ına benzer bir haldeydi. Bizde de birbirine rakip ve diğerlerinden iyi bir fikir çıkacağına inanmayan güçler vardı. Herkes kral olmak istiyordu. İşbirliği, diğerlerini kendinin eşitleri kabul etme, iktidarı paylaşma kültürünün gelişip kök salması ve İsviçre’yi bugünkü haline getirmesi yüzlerce yıl sürdü. Gerçi kuzey Irak’ta bundan çok uzağız, ama bu örneğe işaret edebilir ve gerekirse bu hedefin gerçekleşmesini hızlandırmak isteyenlere yardım edebiliriz. Bu noktadan bakıldığında (kesin olmasa da), anlaşılmaktadır ki, uluslararası toplumun Kürtlere bağımsızlık vermesi meseleye faydalı olmayacaktır. En başta bu tarihin verdiği dersleri dikkate almamak, bölgesel istikrar sağlamak yerine tam tersini yapıp, hem Kürtlere hem de onların dindaş ve komşularına büyük zarar getirecek bir iş yapmak demek olacaktır. Onların yaralarını iyileştirmek, kendilerine gelmek, özyönetim kurumlarını oluşturmak ve toprak anlaşmazlıklarını şiddete başvurmaksızın çözmek için, en az 1 kuşak geçirmeleri gerekiyor. Musul Vilayeti’nin yerleşik Arapları, Süryanileri, Türkmenleri ve Yezidileri gibi, onlar da (Kürtler), bu kurucu toplulukların arasındaki merkezkaç güçleri bertaraf etmenin, özerk bir yapı ve özerk bir halk olarak uluslararası toplum tarafından tanınmak için vazgeçilmez bir temel olduğunun pek farkında değiller. Ben bunu tüm Arap, Süryani, Kürt, Türkmen ve Yezidi dostlarıma söyledim: Bu temel problemleri çözmekte kendileri dışındakilere güvenmemeliler, ve bu noktada Musul Vilayeti de dışarıda kabul görecek olmakla birlikte, sahte demokrasiye değil, bilgili, katılımcı ve sorumlu vatandaşa dayanan gerçek özyönetime giden yolda tek konsept olarak düşünülmemelidir. M.S: Musul Vilayeti Konseyi çatısının ileriye dönük kabul edilmiş tek politik çözüm olduğunu kabul edersek, Barzani ve Talabani gibi şimdiki liderler bu formüle ne kadar uygun? Onlar niye Musul Vilayet Konseyi’ni dikkate almayı kabul etsinler? Musul Vilayeti Konseyi bugün gerçek bir güç değildir. Ama bugünün liderleri Victor Hugo’nun şu sözünü bilir: “Hiçbir ordu zamanı gelmiş bir fikre karşı koyamaz.” Yani Musul Vilayeti Konseyi fikir halinde ve oluşum halinde bir güç olarak tasvir edilebilir. Bu durum Saddam’ın onun üzerinde çok uzun zaman kararsız kalmasından ve o gittikten sonra da dışarıdan empoze edilen koşulların Musul Vilayet konseptini uygulamaya uygun olmaması nedeniyle ortaya çıktı. Yine de, koşullar hızla değişmekte ve yukarıdaki hayal günümüzün gerçeği olabilir. Bugünün liderlerinin çabaları konusunda yorumda bulunmak ve onlara medya kanalıyla istenmeyen tavsiyeler vermek istemiyorum. İnanıyorum ki, zor koşullar altında yapabildiklerinin en iyisini yapmaktalar ve şimdi kendi bildikleri nedenlerle kendi bildikleri yollarında gitmekteler. Onlar parti üyeleri; tabi ki bir şeyler imzalamak durumundalar. Ancak hepsi bu kadar. M.S: Kürdistan Muhafazakar Partisi’ne ne diyorsunuz, o da Musul Vilayeti Konseyi ile bağlantılı mı? Evet, sınırlı bağlamda; başta da söyledim, bir KMP bağlantısı var. Kürdistan Muhafazakar partisi üyeleri –tabii eğer buna parti derseniz- Musul Vilayeti Konseyi’nin oluşumunda önemli rol aldılar. Bence, birçok parti, sülaleler gibi ve her yana hakim aşiret yapısına bakarsanız, onlara siyasallaşmış aşiretler demek daha doğru olacak. En azından onlar Batılı usulde siyasi partiler değiller. M.S: Siyasi aşiret terimi herhalde Irak’ın çoğu yeri için doğrudur. Yoksa sizce bu Kuzey Irak’a mı özgü? Irak’ın çoğu için geçerli diye anlıyorum. Yine de, eğer iznim varsa bir eleştiri yapayım, ve bu bizim Batılı başkentlerdekilere yönelik olacak; onlar sürekli kendilerini aldattılar. Benim Iraklı dostlarım için, hiç kimse bunu kişisel almasın, ama benim yargım asli tarihi gerçeklerden gücünü alıyor. Iraklılara demokratik süreç ve kurumlara alışmaları için çok imkan tanınmadı. Onlar daha çok yabancı liderleri etkilemeyi öğrendiler, bunun için de iyi İngilizce konuşmaları gerekiyordu. Kendi parti ya da statüleri adına demokratik kavramlarla ilişkili terimler ya da bir şekilde demokratik terimlere sahipler. Bu da onların bir şekilde demokratik partiler olarak tanınmalarını sağlıyor. Dahası, kimi Batılı liderlerimiz ve onların danışmanları da var, ki ben onlara “düz dünya çocukları” diyorum, onlar dünyanın düz olduğuna inanıp ona göre iş görüyorlar. Her Iraklı topluluk kendi değer yapısına odaklıdır. Ve onların liderleri ancak yeni anlamaya başlamışlardır ki, başka toplumların da kendilerininki kadar meşru hakları vardır ve kendi olayları anlayış biçimleri tek ve zorunlu geçerli olan değildir; ne kendileri ne de başkaları için. Yani bir çeşit cehaletler çatışması yaşıyoruz. Cehalet, mütemadiyen kandırma yöntemiyle dış dünyadan saklanmaya çalışılır. Saddam’ın demir pençeleri hüküm sürdükçe, bu iç tüketime yaramış olabilir. 1991’de bazı Kürtler, kendilerini birçok açıdan ortada buldular. “Caş” (eşek) terimi o zaman yayıldı, – 12 yıl sonra Baasçılar benzer bir siyasi-sosyal aşağılanmaya uğradılar. Bu (terim) körükörüne emirleri uygulayan demekti. Saddam’la işbirliğine giden Kürt aşiret liderleri için kötü bir isimdi. Onlar eşekti, Saddam onları kandırmıştı. Kimileri buna siyasi fırsatçılık dedi. Ama bu birçok vakada kaçınılmaz bir fırsatçılıktı. Türkiye ile ticari ilişkileri vardı. İstanbul’da evleri, ticarethaneleri vardı. Surchi ailesinden bahsediyorum. Onların bizim Batılı toplumumuz bağlamında siyasi tecrübeleri yoktu. Aralarında ve Saddam’a karşı güç ve zor ilişkileri vardı. Her zaman Kalaşnikoflar bu dengeleri değiştirebilirdi. Arka planları budur. 1991 ayaklanmasında, Kürtlerin bazıları kendilerini diğer Kürtlerce parmakla gösterilir halde buldular, Saddam’ın istek ve kaprislerinin uşağı olarak. Aslında bu durumdan çıkmak istiyorlardı; bunun için Kalakin’de Kürdistan Muhafazakâr Partisi denen partiyi kurdular. 29 Nisan 1992’de adı Muhafazakar Parti olan bir aşiret örgütü kurdular. Suudi Arabistan’dan maddi-manevi destek aradılar. Anlaşmalar yapmak istediler. Tüm yapmak istedikleri içinde bulundukları, aşiretlerinin ve Irak’ın bulunduğu durumu değiştirmekti. Ama gerek zihnen gerek de siyaseten daha ileriye gitmek için donanımlı değillerdi. Batı düşüncesi konusunda tek tecrübesi ve temeli olan kişi Muhammed Sıddık idi. O bir yazar ve şairdir. Gerçi –kendi iddiasına göre- Baas üyesi değildi, ama Saddam döneminde önemli siyasi görevleri oldu: Tarım bakanlığı, Saddam’a danışmanlık, Dohuk valiliği, bunlar 1991’de Saddam’a karşı dönmeden önceydi. Şimdi de konseyimizin kurucu üyelerindendir. Ankara toplantılarında da vardı.

M.S: Mayıs 1992’deki bu Ankara toplantısı nasıl oldu? Bir İngiliz ve sürgündeki bir Kürtle ben Irak’a ilk ziyaretimi yapıyordum. Ankara’da Muhafazakâr Parti aşiret liderleriyle aynı otelde kaldık, onlar da Suudi Arabistan’a gidiyorlardı. Hiçbirimiz diğerlerini tanımıyor, ne yaptığını bilmiyordu, buluşma planımız da yoktu. Şansa inanırsanız, şans eseri buluştuk. Biz Irak dışından, onlar içinden geliyordu. Ankara’da Cumhurbaşkanı Özal’ın kardeşi, maliye bakanıyla (Yusuf Bozkurt Özal, o dönem maliyeden sorumlu devlet bakanı idi, ç.n.) buluşmamız vardı. Onunla birkaç yıl önce birkaç OECD “mülteziminin” (“taxmen”, mizah: anlayışsız bürokrat anlamında, ç.n.) Orwell’ci şemalarına karşı omuz omuza mücadele vermiştik. Ayrıca sayın Mehmet Dülger’i de ziyaret ettim, onunla bir önceki yaz Crans-Montana’da (İsviçre, ç.n.) bir forumda karşılaşmıştık. Neyse Ankara’da bir turistik otelde buluştuk. Grubumuzdaki Kürt Serdar Rüstem Pişdar’dı; onunla 1 yıl öncesi Cenevre’deki BM bürosunda yaptığım bir insan hakları araştırmasında görüşmüştüm. M.S: Türkiye’den mi? Hayır Iraklı bir Kürt, İranlı kökleri de var. Pişdari aşiretinden ve bana aşiret reisi olduğunu söyledi. M.S: Serdar Pişdari Kuzey Irak’ta mı yaşıyor? Hayır, hala Londra’dadır, sürgündür. Kendini temize çıkarmış ve Saddam’la ilişkisinin olmadığını söylemiştir. İmajını da yenilemeye çalıştı; BM platformunda flaş haber olmak, TV klibi yapmak istedi, böylece “önemini” topluluğuna göstermek istiyordu. Ona “bak” dedim, “böyle oyunlar oynayamam. Ama belki sana başka şekilde yardım edebilirim. Yani belgeler arama, araştırma, veri analizi, ilişkiler kurma vs. gibi. Bu, şov yapmaktan ve kendi toplumunu aldatmaktan daha faydalı olur.” Kabul etti ve bir miktar aşama kaydettik -mesela Occidental Oil adında bir şirketin ilgisini çekmeyi başardık. Gezilerimizin masraflarını onlar ödediler. Petrol şirketi bizimle ilgiliydi, çünkü BM’den bir izin almıştık, kuzey Irak’ın zengin petrol kaynaklarını çıkartmanın teknik fizibilitesini yapacaktık. M.S: Yani, bu şirket aslında BM ile mi ilişkili miydi? Hayır, hayır. O sıra bu şirketin BM ile ilgisi yoktu. Onların gelip petrol araştırması yapmak konusunda ilgilerini çekmeye ve Kürtlere kendi petrollerini çıkarıp evlerini Saddam’dan bağımsız bir şekilde ısıtmalarını sağlama konusunda yardıma etmeye çalıştık. 1932 Irak Deklarasyonu’nun özel mülklerin korunmasıyla ilgili bölümünü bulduktan sonra ilgilerini çektik. Buradaki garantiler tam onların hayallerine uygundu – belki onlara daha ilginç olan Saddam’ın burnu dibinden petrol çıkarıp götürmekti. “Buna bir şans verelim” dediler, “eğer zaten keşfedilmiş petrol sahaları varsa buralardan belki petrolün akmasını sağlarız.” Hatta bir portatif rafineri bile getirilecekti. Olayların temeli bu. Böylece üçümüz Ankara’ya geldik. Serdar, Occidental Petrol temsilcisi ve ben. Yiyip içip konuştuk. Onlara ne istediklerini sordum. Bağımsızlık istiyorlardı, Irak Kürdistanı’nı kuracaklardı. M.S. Bunu hangisi dedi? Ömer Sürçi, bütün grubun lideri. Aynı zamanda Kürdistan Muhafazakâr Partisi’nin kurucusu ve başkanıydı. M.S: Onları Ömer Sürçi mi Ankara’ya getirdi? Evet. Davetsiz gelmişlerdi, hatırladığım kadarıyla, kendi paralarıyla. Sürçiler çok zengin bir aileydi. M.S: Hala hayatta mıdır? Evet, hayatta. M.S: Ömer Sürçi hala siyaseten aktif mi, yoksa çekildi mi? Anladığım kadarıyla artık siyaseten aktif değil. O sıra yaptıklarını saygıyla karşılıyordum. Onun ve ailesinin genelde katkılarını her zaman sitayişle yadedeceğim. Yine de kabul etmeli ki, o bana, kişisel yetenekleri ne olursa olsun, bu liderlerin çoğunun kendi aşiret ortamları dışında iş görecek temel tecrübelerden yoksun olduklarını gösterdi. Ne yazık ki, bu konulardaki yetersizlik ve eksikleri onları, istemeseler de, başkalarının oyuncağı haline getiriyor. Belki birçoğunun, ne olup bittiğini iyi bilmekle beraber, Saddam’ın hükmü altında başka seçenekleri yoktu; diğerleri bilmiyor da olabilirler. Tabii bu onların tamamen kendi çıkarları merkezli düşünüp, genel fayda öncelikli amaçları olmadığı ihtimalini de devreden çıkartmıyor. Birinci körfez harbinden sonra, Saddam’la ilişkileri nedeniyle Ömer’in hassas bir durumda olduğunu sanıyorum. Gerçi bu durumu atlattı ve Celal Talabani’yle faydalı anlaşmalar yaparak kendisine olan güvenilirliği bir miktar geri kazandı. Diğer bir “silah arkadaşı” ve ayaklanmanın lideri Muhammed Sıddık, Ömer’e yeni partinin örgütlenmesinde yardım etti. M.S: Temelde bu kişiler 1. Körfez harbinden sonra Saddam’a karşı direnişi yönettiler, değil mi? (Evet) O da onlardan biriydi, birkaç kişiydiler. Şimdi her biri bu işi ilk kendinin başlattığını söylüyor. M.S: Sıddık mı Ömer Sürçi mi? M. Sıddık kilit kişi idi. Sonuçta o Saddam’ın Dohuk valisiydi. Hatırı sayılır şahsi riskler üstlenerek taraf değiştirdi ve böylece ayaklanmanın lideri olarak tanındı. M.S: Ömer Sürçi’nin bu ayaklanmadaki rolü neydi? Ayaklanmayı kim başlattı? Martin van Bruinessen’in (Kürt politikası uzmanı) yazılarında dediğine göre, Kürt ayaklanması, daha sonra Musul Vilayeti Konseyi denen örgüte dahil olanlarca başlatılmıştır. Bu doğru mu? Dediğim gibi, kimin ne zaman neyi yaptığını değerlendirecek ve herkesin nispi rolünü yargılayacak konumda değilim. Bu ancak ciddi ilmi araştırma ile yapılabilir, ve bu da barış, istikrar ve huzurun bölgeye gelmesine katkıda bulunursa, ancak bağımsız bir komisyonun nezaretinde yapılmalıdır. Herşey iyi gittiğinde herkes bundan pay çıkarır. Bense hiç kimseyi haketmediği şeylerle ödüllendirir duruma düşmek istemem. Bu çok hassas bir konu. Bu tartışma dışında olmak istiyorum. Tüm diyebileceğim, şundan eminim ki, birçok diğer Kürt aşiret ve sülalelerinde Surchi aşireti üyeleri ayaklanmanın öncüleri ve başarıya katkıda bulunanlar olarak biliniyorlar. M.S: Muhammed Sıddık ve Musul Vilayeti Konseyi’nin diğer kurucuları hayatta mıdırlar? Evet, General Aziz Reşid Akravi hariç; 1999’da öldü. Sıddık şimdi Süleymaniye’de. Diğerleri şunlardır: Şeyh Salar el-Hafid, Tahir Gazi Fatih, Muhammed Mahmud Haruni, İbrahim Ali Malo, Hüseyin Muhammed Osman, Said, Mahmud Halife ve Müşir Hadi Ahmed; Müşir Hadi Ahmed (Kerkük’te) Siyan ve Mama Seni aşiretindendir. Bu aşiret arazisi Kerkük petrol yataklarının yarısını kapsar. Bu durum Ahmed’i Kerkük petrol ve arazilerinin paylaşımı konularında en önemli kişi haline getirmektedir. M.S: Müşir Hadi Ahmed Arapları, Süryanileri, Kürtleri ve Türkmenleri Kerkük’te barıştırarak petrol-arazi sorunlarını çözebilir mi? Musul Vilayeti Konseyi’nin diğer üyeleri gibi o da bu işle ilgilidir ve bir danışman olarak ben de hedeften gözümü ayırmıyor, aralıksız, kararlı ve inançlı şekilde bu konu ile ilgili çalışıyorum. M.S: Petrol konusunda Müşir’in konumu nedir? Aslında, tüm Iraklı azınlıklara uluslararası garantilerce tanınan (toprak ve petrol mülkleri ile ilgili) haklar kesinleşmedikçe ve fiiliyata geçmedikçe durumu belirsizdir. Ama Müşir o inançta ki, tüm Arap, Süryani, Kürt ve Türkmenlerin meşru menfaatleri, yukarıda sözünü ettiğim 30 Mayıs 1932 tarihli Irak deklarasyonu temelinde yürütülecek görüşmelerle sonuca bağlanabilir. Hatta bu Saddam iktidardayken bile yapılabilirdi. Ve bu şimdi, kimi karar alıcıların isteksizliği kırıldıktan sonra çok daha yapılabilirdir. Ben sadece Amerikalı değil, Iraklı, İngiliz, Fransız, Türk ve diğer uluslardan kişilerin Milletler Cemiyeti ile alakalı herhangi birşeyi tanımaktaki isteksizliklerinden bahsediyorum. Gerçi artık daha az dogmatik ve sonuç almaya yönelikler, ama hala, şunu diyecek kafa yapısına varamadılar: Pekala iyi fikirler hep bizdedir demekten vazgeçelim. Belki eski politikacı ve diplomatların hepsi de ahmak değildi, belki bize kimi enstrümanlar bıraktılar ve onları kullanabiliriz. Ve belki de Musul Vilayeti Konseyi bağlamında geliştirilen fikir ve hazırlıklar araştırılmaya ve denenmeye değer – Sadrettin Ağa Han’ın 1992’de Sorbonne’da bir konuşmasında söylediği gibi. M.S: Diyelim ki, Türk hükümeti Milletler Cemiyeti belgelerinde geçen Irak’taki arazi ve petrol hakkı taleplerine olan ilgisini yeniledi; bu nasıl bir etki yaratır? İlgili taraflardan olarak, Irak arazilerinin Türk tapu sahipleri, Irak Türkmen toplumu ve Türk hükümetinin, BM masasına çatışan toprak taleplerini 30 Mayıs 1932 Irak deklarasyonunun 14. maddesinde geçtiği şekilde uluslararası garantiler ışığında nasıl çözeriz gibi konuları getirme hakkı vardır. Yol BM Genel Kurulu’ndan geçer, burada 24. no.lu, 12 Şubat 1946 tarihli BM Genel Kurul kararının nasıl takip edileceği konusunda karar verilebilir. Fiiliyatta Süryaniler sonunda ayağa kalkıp ABD kongresinden Iraklı dini ve diğer azınlıklarla ilgili hatırı sayılır destek koparmayı başardılar. Dolayısıyla artık şunu tahmin zor değil: Kısmen Türk desteğiyle şimdiki Amerikan hükümeti dahi BM’de konuyla ilgili bir inisiyatif başlatabilir. Ama Türk hükümeti bu konuda askeri güç destekli bir diplomasi başlatmayı da uygun bulabilir. Böyle de olsa, uluslararası hukukta şartlar hala bu garantilere ve mülkiyet haklarına dayanarak aynen uygulanabilir. Ve bu yollar kurucu grupların hepsi için uygulanabilir bir çözüm sunar; Türkmenler de dahil. Ülkeyi terkeden aileler için de mülkiyet haklarının sonunda tanınacağına dair yeni bir ümit olur. Olayların bu seyrinde yalnız petrol ihracı ortak rıza ile merkezi yönetimce yapılmalı, bu arada tüm toprak talebi çatışmaları 1932 Irak Kurucu Deklarasyonu ve Musul Vilayeti bağlamında ortaya çıkan anlaşmalar temelinde yapılacak görüşmelerle çözülmelidir. Şu sıra Türk hükümeti Irak’la sınırını nasıl güvenli hale getireceği ve Türkmen soydaşlarının meşru haklarını nasıl koruyacağı ile ilgili seçenekleri inceliyor. 1932 Irak Deklarasyonu burada askeri çözümlere kayma ya da konuyu diplomatik kanallarla çözme konusunda etkili olur mu?

Türkiye’nin şanlı ve uzun bir tarihi var ve onun şimdiki politik, askeri ve diplomatik karar alıcılar kuşağının dışarıdan gelecek bir nasihatine ihtiyacı yok. Yani, eğer şimdiki Iraklı muhataplarından memnunsalar, ve bu şekilde elde ettikleri anlaşmalar Türk tarafı için yeterliyse, inanıyorum ki, Irak-Türk sınırını, Türkmenleri ve Kerkük’ün gelecekteki statüsünü ilgilendiren bugünkü problemler, Irak-Türk sınır bölgesinde 60 yıl önce kabul edilmiş politik limitlerin ötesine yapılacak askeri müdahaleler olmadan çözülebilir. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Demirel, 1926’da dışarıdan empoze edilmiş Irak-Türk sınırının yanlış olduğunu Türk Parlamentosu’nda deklare eden ilk lider değildi, sonuncu da olmayacaktır. Ve kimsenin 3 Mart 1995’te I.C.E.S.C’nin (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği için Uluslararası Komite) BM insan hakları komisyonu’na sunduğu “Irak ve Musul Vilayeti’nde İnsan Haklarının Durumu” adlı bildiride kabul ettiklerini onaylamak için Türk davasını sahiplenmeye veya hükümetinden maaş almaya ihtiyacı yok: “12 Şubat 1946’da kabul edilen 24.no.lu karar, bundan doğan uluslararası yükümlülükleri yerine getirecek güçler ve uluslararası hukuka göre Irak’ın hiçbir zaman tam hükümranlık kazanamadığı topraklar, özelde de Musul Vilayeti, ki Vilayet’in Irak’a bağlanması şartlı olup, bu bağ her zaman alınacak doğru, tarafsız ve geçici önlemler perspektifinde kaldırılabilir, geri alınabilir ve kendi halkının meşru çıkar ve talepleri ile uygulama alanı olan haklar ve BM şartlarının sağladığı çerçeveler içinde kayıtsız şartsız bir şekilde değiştirilebilir.” Fakat şu daha sıkıntılı gerçeğe dikkat çekmek de tarafsız bir gözlemci için gereklidir: Bu bağımsız sivil değerlendirmeden mutlulukla faydalanan Türk hükümeti, o halde benzer sivil haberleşme kanallarını ve sivil sorun çözüm hizmetlerini de kabul etmek durumundadır. Bunların arasında başta geleni Musul Vilayeti Konseyi’nin masaya koyduklarıdır; onun üyeleri 15 Mayıs 1992 Deklarasyonu’nda: “.. Türk hükümetini, Türkiye’nin “Kürt sorunu” konusunda iki tarafa da yararlı kalıcı bir çözüme ulaşmada ve erken bir ateşkesin temini konusunda Musul Vilayeti Konseyi’nin sağladığı iyiniyetli imkânlardan faydalanmaya davet ederler.” Bu şartlar altında, Musul Vilayeti Konseyi’nin bir araştırmacısı ve danışmanı olarak, olmak istediğim kadar emin değilim ki, 1932 Irak Deklarasyonu değişik güçlerce yeterince iyi niyetle kullanılmış olsun. Dahası belki de deklarasyon paralel diplomasiye bir şans verildiğinde gereksiz olacak askeri harekatları meşrulaştırma bakımından da kullanılmış olabilir. M.S: Sizin, kimi gayretli hükümet yetkililerinin özel gündemleriyle “seçmece”(cherry-pick) hareket etmeleri, gelecek vadeden bir fikrin sahiplerine yeterince danışamama ve böylece hem Türkiye, hem de Irak ve tüm Ortadoğu için tarihi bir fırsatı kaçırmaya neden olabilecekleri konusundaki endişenizi anlıyorum. Böyle bir siyasi bozgunu önlemek için teklifiniz nedir? Belki de konuya az önce koyduğunuz perspektifte bakılmalı, sadece ilgili bakanlıklar değil, mukabil parlamento kurumları bağlamında da sorun ele alınmalıdır. M.S: Türk hükümeti sonunda böyle “seçmece” bir hareketin ötesine gitmek isterse hangi yabancı ülke BM’de sürdürülecek inisiyatifler bakımından en uygundur? Rusya; eğer satrancı ve diplomatik ilişki üçgenlerini iyi oynamayı ve sonuçta siyasal katalizatörlerden ve paralel diplomasiden iyi faydalanmayı beceriyorsanız. Bu uzun ince bir yoldur. Ve Fransa, çünkü onun da Musul Vilayeti’nde tekrar canlandırılacak tarihi kökleri var. Dahası onun Türkiye’yi ilgilendiren kilit AB meselelerinde en güçlü lider olacağı görülüyor. Avrupa’nın Irak’taki stratejik petrol rezervlerine erişiminin sağlanması konusunda başarılı bir Türk-Fransız işbirliği muhtemelen Türkiye’nin AB ile ilgili gelecekteki her meselesi üzerinde mucizeler yaratacaktır. Aslında AB de bu haliyle varlığını sürdüremeyebilir; daha uygun bir yapıyla değiştirilebilir.1991’de (Fransız ve Çek) cumhurbaşkanları Mitterrand ve Havel tarafından önerilen Avrupa Konfederasyonu gibi. Şimdi, kimdi hatırlamıyorum, 1994’te Bilkent Üniversitesi’nde hükümet danışmanı da olan bir profesörle konuşmuştum. Bana “onlar (Türk makamları) bu Musul meselesine girmek istemezler, çünkü bu mesele duygusal açıdan çok sıcak ve hala sıcaklık üretiyor” demişti; “bu bize karşı Arap şüphe ve (düşmanlık)duygularını harekete geçirir.” Sanırım durum o zamandan beri biraz değişti. Riske girmemek için sorun çözmemek mantığı artık başka bir bakışla incelenebilir. Irak’ta gün be gün kötüleşen durumla, ve körlerin dahi gözüne giren bulaşıcı etkileriyle, birçok Arap liderinin öncelikli endişeleri ciddi şekilde değişti. Artık Araplar, Irak’taki toplumsal istikrarı sağlayacak herhangi ciddi bir inisiyatifi memnuniyetle karşılar görünüyorlar. Şu atasözünü bilirsiniz: “Eğer sen kendini bir çukurun içinde bulmuşsan kazmayı durdurma zamanın geldi.” Oysa bugünün Irak’ında birçok güç delicesine ve cehennem hızında kazmaya devam ediyorlar. Ve işgal kuvvetlerinin sorumluları da bundan hariç değil. Onlar hala kendilerini uygun çözümler ve yollar konusunda dogmatik yargılardan kurtarabilmiş değiller. En açık ve net seçeneklerden biri, problemin tarihsel köklerine bakmak ve bunun ışığında nihai hedefleri ve çıkış yollarını tanımlamaktır. Yani demek istediğim, eğer Türk hükümeti diplomatik yolları kullanmakta kararlı olur ve toplumların kendi tarihsel köklerinden aldıkları ruh doğrultusunda giderse, o zaman Musul Vilayetiyle iyi ilişkiler kurmak için her şansı kullanmalıdır. Ve böylece kendini korkunç istikrarsız bir bölgede istikrar sağlayıcı bir güç olarak sunabilir. Bu benim için acaba türü bir soru değildir, kesindir; çünkü bu eşyanın tabiatına uygun olandır; doğan güneşin yükselmesi gibi.

Bu bağlamda ve 1994’te BM insan hakları komisyonu’na sunulan “Irak için çatışma çözüm yolları önerileri” adlı raporda tarif edildiği gibi, belki Haşimi ailesi Irak’ta kurtarıcı bir rol üstlenebilir. O sıralar çölde söylendiği gibi, patika yol etrafında birçok seçenek vardır; bunların biri de birleşik bir Irak-Ürdün krallığıdır. Buna şimdiki güçler muvafakat eder mi, bunu göreceğiz. Ama daha bu noktaya gelmedik.

Aynı şekilde, 1932 Irak Deklarasyonu da bir yol sunuyor. Burada Musul Vilayeti ortak paydadır. Konu BM Genel Kurulu’na getirilmeli, burada uluslararası azınlık hukuku ve mülkiyet garantileri, şimdiki kördüğümün çözülmesi için kilit araçlar olarak tanınmalıdır. Uluslararası Adalet Divanı’na çağrı yapılarak bu konuda tavsiye niteliğinde bir karar alması talep edilebilir. Bu noktada ilgilenilecek temel sorunlar şunlar olacaktır: Bu hak ve yükümlülükler nasıl izlenecektir? Nasıl yerine getirilecektir? Nasıl hayata geçirilecektir? Ve kim tarafından? BM Güvenlik Konseyi’nce mi, Genel Kurul’un kendisince mi, BM Yedd-i emin Konseyi’nce mi yoksa başka bir BM organınca mı?

Bunlar BM düzeyinde muhtemel eylemler için eylem ortakları arasında konuşulması gereken meselelerdir. Bir kez Genel Kurul’a ilgili kararları aldırdınız mı, Türkiye perde arkasındaki asıl aktör olabilir, hatta perde önünde de olabilir. Bundan önce Türkiye, Rusya Fransa ya da bir başkası olsun, bu eylem planı için kendi ortaklarını seçmek isteyebilir. Belki Türkiye Genel Kurul ya da Güvenlik Konseyi içinde ve dışında gerekli istişareleri yaptıktan ve uygun hazırlıkları tamamladıktan sonra tek başına harekete geçmeyi de tercih edebilir.

M.S: Peki ya Barzani ve Talabani? Türkiye dediğiniz gibi bir kampanya başlatırsa onlar ne yapacak? Tahminleriniz nedir? 

Söylediğim gibi, Türk hükümeti, ve dışişleri bakanlığındaki kişiler bilgili ve Türk toplumunu oluşturan değişik kesimlerle (Kürtler kastediliyor, ç.n.) uzun tecrübelere sahip insanlardır. Dolayısıyla onlar Talabani ve Barzani gibi kişilerle nasıl uğraşılacağını bilirler, velev ki bu sonuncular şimdi ve şimdilik yabancı bir ülkede iktidar gömleğini giymiş olsunlar.

M.S: Onlar da Türkiye’nin Kuzey Irak kampanyasına dahil edilecekler mi?

Bakınız! 1992’de Ankara’daydım ve Talabani’nin bürosunda bir toplantım vardı. Irak’ın şimdiki başbakan yardımcısı Behram (Behram Salih, ç.n.) danışmandı ve Talabani de toplantıda vardı. Musul Vilayet Şurası kurucularından Şeyh Salar el-Hafid de vardı. Talabani’ye Musul Vilayet Şurası’nı destekleyip desteklemeyeceği soruldu.

İlk tepkisi “tamam. Bu fikir sizden çok önce benim aklıma gelmişti” oldu. Ben de, “tamam, bana belgeleri gösterin. Hatta bana yalnız ‘Musul Vilayeti’ ibaresini gösterin” dedim. Çok açık ve tipik bir Kürt tepkisi verdi: “Ohoo, ben bu fikre senden önce ulaşmıştım.” Herkes diğerinden önde olmak istiyor. Bu normal bir insani tepki. Kötü tarafı ise, en azından dışarıda, bu baskın Kürt davranışının onlara sadece hoş olmayan bir ün kazandırması değil, dahası, güvenilir ortaklar olarak kabul edilmekte onları hep sıkıntıya sokmasıdır. Her halükarda alçakgönüllülük onların karakteri değildir. Orada herkes bir fikri ilk kendinin bulduğunu iddia eder. Kimi garip, ama insani nedenlerle, Kürtler özellikle başka bir Kürdün iyi bir fikrini kabul etmekte zorlanırlar, bunu kendilerine zül sayarlar.

İkinci olarak Talabani, “eğer bu fikri destekleyecek bir hükümetimiz olursa” dedi, durdu ve devam etti, “yok hayır, başka hükümete ihtiyacım yok, Türk hükümeti yeter” dedi. Sonra da “Türk hükümetine de ihtiyacım yok, bunu destekleyecek birkaç Türk generali yeter” dedi ve on parmağını yemin eder gibi masaya koydu: Bu Allah’a ve çocuklarımın başı üzerine yemin ederim manasında bir davranış.

Talabani bunun başarıya giden yol olduğuna emindi. Emindi ve, eminim ki, ne dediğini biliyordu, ve 13 yıl sonra da aynı görüştedir. Onun üst düzey bir arkadaşı … ismini hatırlayamadım…

M.S: Kosrat? (Kosrat Resul, ya da Kazzaz ç.n.)

Evet Kosrat da, tamamen bu kanaatteydi.

M.S: Hangi kanaat? 

O Musul Vilayeti projesi konusunu destekliyordu. Hem 2002, hem de 2004’te Irak’ı ziyaretimde Kosrat bana, neden bir konferans toplamadığımı sordu. 2004’te Bağdat, Basra ve Musul Vilayetleri için uzlaşma kararları hazırlamıştım; ve özellikle de bu uzlaşma konferansı için gelmiştim. Kosrat sıkı güvenlik önlemleri teklif etti ve Barzani’nin partisinden de aynı teklifi aldım. Davetleri yaptık ve iyi bir konferans çatısı kurmuştuk ki, konferansı BM çalıverdi. Aynı gündem ve aynı katılımcılarla, ama Konsey olmadan. Belki de bu yüzden konferans görünürde bir şey başaramadı.

M.S: Kosrat konferansa ciddi destek verdi mi?

Evet. Ve ona güveniyorum, gerçi Müşir, Haruni ve Konsey’in diğer üyeleri gibi o da İngilizce bilmiyordu. Ama tüm tarafların imzalarını aldık. Belki bunu söylememeliydim, ama bu kültürü az çok tanıyorsunuzdur. Birçok başkaları gibi, onlar da ikna edilebilirler, daha derin kavrayışlara sevkedilebilirler. Ve bunun için para da şart değildir. Başka birçok yolla onları ikna edebilirsiniz. Saddam işkence sopasını da siyasi havuç ikramını da kullandı. Diğerleri ise –ikna için- kötüleme, dedikodu ve bencilliklere oynadılar. Karşılıklı methiyeler de faydalı olabilir. Ve bu işe ister kol kapma, rüşvet, suiistimal, ya da sadece ikna deyin, bu o kadar da önemli değil.

Temelde, birine reddedemeyeceği bir teklif yaparsanız -mesela bu teklif, teklif edilenin şimdiki ve görünürdeki uzun vadeli meşru çıkarlarına doğru ve gerçek bir katkı yapıyorsa- bu teklifi reddetmek normal değildir. Ve eminim ki, Musul Vilayetiprojesini imzalamış tüm bu Arap, Süryani, Kürt, Türkmen ve Yezidi toplumları ve parti liderleri, şartlar buna engel olmaktan çıkıp kolaylaştırıcı olduğu anda kararlarını izlemek ve geçerli kılmaktan mutlu olacaklardır; özellikle de, eğer bu karar kesin ve sağlam tarihi temellere dayanıyorsa. Uluslararası hukukta da köklerinin olması ve Musul Vilayeti’ni oluşturan toplumlara da çekici gelmesi işin cabasıdır. Bu nedenle ben onlara işin başında, bağımsız Kürdistan istediklerini söylediklerinde dedim ki, “bakın, bende bir şey var ki, o şey sizin toplumunuzu bahsettiğiniz yol için hazırlayabilir ve belki 10 kuşak sonra sizi oraya ulaştırabilir. Ama eğer bu yolda gitmekte ciddiyseniz, size bugün için Musul Vilayeti adında pratik bir model öneriyorum, tabii şu olmazsa olmaz tavsiyeyle birlikte: Asla Kürdistan ve bağımsızlık kelimelerini kullanmayın. Bunlar politik tabular. Bunları unutun, yazı ve konuşmalarınızdan çıkarın!”

M.S: İyi tavsiye.
Onlar “evet bunu istiyoruz” dediler. Ama ben onları temkine davet ettim: “Yalnız şimdi evet yarın hayır demenizi istemiyorum.” M.S: Bu siyasal atmosferde “hakiki” kelimesi anlamını kaybediyor. Kimin parti adında “hakiki” geçiyor ki? Kürdistan Demokratik Partisi hakikaten demokratik değil. Birçok diğerleri gibi o da bir siyasal aşiret. Yapıları sosyal ve etnik açıdan aşiret, sorumluluk ve iktidar ilişkileri de öyle. Ama onlar, daha da kötüsü hakiki bir etniksel aşiretin hakiki liderinin omuzlarına yüklü sıkıntılara ve toplumsal sınırlamalara da sahip olmayan siyasal aşiretler. M.S: Temelde diyorsunuz ki, eğer Türk Hükümeti Musul Vilayeti projesini aktif araştırmaya başlar ve sonuçta uluslararası arenada tartışmaya açarsa Barzani, Talabani ve diğer Kürt liderleri olarak tanımlanan kişiler bu politik kampanyayı takip edecekler? Hiç şüphem yok. Saddam bunu keşfedip acımasızca sömürdü. Bunu biz keşfetmedik. Saddam bunu biliyordu. Hala öyle bir zihin halindeler ki, şartlar uygunsa herhangi bir belgede imza için boş bırakılan yeri derhal imzalayabilirler; bu kadar basit. Yeter ki gösterilen şey ikna edici olsun, gerçekleşebilir olsun, çekici olsun ve beklenir kalıcı faydalar sağlayabilsin, o zaman kabul edeceklerine güvenebilirsiniz! Ben gerçek güç ve fayda paylaşımı ve kalıcı anlaşma konusunda sıkı şartları olan bir şema çizdim; bu plan iç istikrar ve dini uyumluluğu da bölgede yaygınlaştırıyordu. Onlara sadece birbirlerini Kürt olarak değil, Arap, Süryani, Türkmen ve Yezidi olarak da aynı güç seviyesinde kardeşler olarak tanımaları gerektiğini söyledim. Kimse bunu tartışmadı, herkes başını salladı. Böylece Konsey’i bu toplumların en yüksek temsil organı olarak kurduk, 350 üyesi birbirine eşit idi. Bizim yapımız içinde yolu bloke eden bütün kaplanların boyları kesildi ve diğerleri ile aynı seviyeye indirildi; Barzani ve Talabani kendilerini Musul Vilayet Konseyi’nin diğer doğal(ex-officio) üyelerinden ne daha çok ne daha az temsil edilir halde buldular. O sıra onlar sırasıyla KYB ve KDP liderleri idiler. Böylece onlar ve onların halefleri de kendi örgütlerinin usulüne uygun seçilmiş temsilcileri olarak aynı ve özdeş Konsey hak ve yükümlülükleriyle birlikte eşitler içinde eşitler olacaklardı. Bu arada Barzani ve Talabani kan (politik güç) kokusu aldılar. Bu nedenle şimdi onları razı edip el sıkıştırmak daha zor. Talabani’nin ne tilki olduğu bilinir, ama yine de onunla iş yapabilirsiniz. Barzani ise nispeten daha az uysaldır. Barzani’yle el sıkışırsanız, kiminle iş yaptığınızı iyi bilirsiniz. Aslında o (yalnızca) babasının oğludur. Nokta. Yani bu manada onunla iş yapmak daha zordur. Amerika’ya her gittiğinde Musul Vilayet Konseyi konusunu ve Amerikan hükümetinin Musul Vilayeti projesi ile ilgili ne düşündüğünü sorduğu söylenir. Ve o(Barzani) genelde cahil ve dünyayı düz zanneden ve partileri neyi buyurursa ona göre hareket eden politikacılarla buluştuğundan hiçbir zaman Amerika’dan hayati gördüğü yeşil ışığı alamadı. O bana her zaman başkalarının ona ne yapacağını söylemesini bekler göründü. Gerçi Mustafa Barzani’nin oğlu ama, bu efsanevi kişiliğin tarihi boyutları onda yok gibi gözüküyor. Ama yine de yanılıyor olabilirim ve eğer böyleyse buna hiç üzülmem. Ve bu eğer ortaya çıkarsa memnuniyetle de yanılgımı kabul ederim. M.S: Eğer Musul Vilayet Projesi başarıya ulaşırsa, bizim birkaç yetenekli ve toplumlarını iyi temsil eden Arap, Süryani, Kürt ve Türkmen liderden daha fazlasına ihtiyacımız olacaktır. Bugüne dek edinilen tecrübelerin ise bu konuda pek cesaret verici olduğu söylenemez. Türk hükümeti ve ilgili diğer hükümetlerin tam desteğiyle bile liderleri etkin biçimde seçilen aşiret topluluklarının mükemmel bir ikamesinin olduğu söylenemez. Kürt toplumunu alın, onların bugünkü konumlarına erişmelerini ve mevcut durumlarını korumalarını genelde dış güçler sağladı. Bu dış güçleri çıkarın, o zaman Musul Vilayeti’nde yaşayan Kürtler durumu dikkat çekici bir şekilde değiştirecek bir yaklaşım empoze edebilirler. Yanılıyor muyum? Analizinizin meseleden çok uzakta olmadığını söyleyelim. Özelde, analizinizde demokrasi kelimesini kullanmamanız, ama uzun zaman tecrübe edilmiş diğer temsili hükümet biçimlerine itibar etmeniz dikkatimi çekti. Bağımsız İsviçre’nin bir vatandaşı olarak şüphesiz bu konuda tekel sahibi değilim, ama “gerçek” demokrasi konusunda kimi tecrübelerim var; gerçek demokratik kurumları ve süreçleriyle birlikte. Ver ben gerçek demokratik değerlere bağlıyım. Bu nedenle bu kelimelerin, kendi yanlış gündemlerini gerçekleştirmek isteyen kişilerce istismar edilişini duymak beni çok rahatsız ediyor ve endişelendiriyor. Bu söylendikten sonra, artık sadece iyi İngilizce bilen ya da diğer sebeplerle yüzeye çıkıp görünür hale gelmiş olanlar arasından iyi liderler aramamalısınız. M.S: Şimdi sorumlu makamlarda olanlar ya da iyi-kötü nedenlerle manşetleri süsleyenleri unutmaya hazırız. Ama sizin kendinizin de söylediği gibi liderlik yetenekleri bağlamında sizin konseyinizde de çok fazla insan yok. Musul Vilayet Konseyi şimdiki karışıklık ve askıda olma statüsü içinde gerçekten de bu yolda seferber edilebilecek muazzam yetenek ve kaynakları ele vermiyor. Şimdi eldeki 1994 Musul Vilayet Konseyi statü taslağı aşiret seçimi ve genel seçimin temel olmasını öngörür; burada her aşiret, kasaba, mesleki birlik ve dini-etnik topluluk kendi liderini kendi kural ve prosedürlerine uygun olarak seçer. Bu lider doğal yoldan Musul Vilayet Konseyi üyesi olur. Ve bu liderler, kendi aralarından icra heyetini seçer. Heyet, Uzlaştırma ve Hakemlik Komisyonu ve hakimlerce desteklenir, Yeniden İnşa ve Gelişim İçin Koalisyon Yönetimi’ne nezaret eder. Gerçi bunların hiçbiri bir şey için garanti değilse de, bu yapı tüm toplulukları tek çatı altına toplamak, onların yapıcı, uzlaştırıcı ve işbirliği yapan güçlerini birleştirmek ve en yetenekli kişileri önplana çıkarmak için en büyük şanstır. Onların dış yardıma ihtiyacı olduğunda da yanlarında kimi kardeşleri de olacaktır; onlar sadece 1. Körfez Harbi’nden kalma saygı dolu kalıcı pozitif hatıraların sahibi olmakla değil (bu harpte Iraklılar tecrit edilmiş ve başkalarıyla dayanışmadan yoksun kalmışlardı) fakat aynı zamanda uzlaşma, yeniden inşa ve gelişme için gerekli uzmanlıkların çoğunu da sunabilirler. Dahası kendileri de iyi bir dayanışmanın acil ihtiyacı içindedirler. Bahsettiğim Filistinlilerdir, daha önce söylendiği gibi Filistinliler sadece başarılı bir Irak’ın ileriye dönük gelişiminde değil, tüm Ortadoğu denkleminin geleceğinin şekillenmesinde de önemli bir katalizör olabilirler. M.S: Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ancak Konseyinizde bu işi gerçekleştirebilecek karakterler var mı? Evet. Gözlemlerimden hatırladığım sadece bir değil, çok var. Bunların kimi, yukarıdaki sebeplerle kenara itildiklerinden şu an Konsey’de bile değiller. M.S: Kim onlar? Tipik olarak Irak toplumunu yansıtan, ama toplumlarına kenarda kuytuda hizmet edenler. Bunların içinde öğretmenler, kamu yöneticileri, doktorlar, askerler, din adamları, hakimler, çiftçiler, sosyal hizmet görevlileri, avukatlar, insan hakları gönüllüleri vs. var. Bunlar uygun zamanda toplum karşısına çıkacaklar. Buna üzücü bir karşıtlık olarak (ve 1991 başından beri) Amerikalı dostlarımız İngilizce konuşan kimilerine karakter, arkaplan ve yetişmelerine bakmaksızın liderlikte serbestçe at koşturmak imkanı verdiler. Bunların hiçbiri beni olağanüstü yeteneğiyle büyülemedi. Ve ne onlar ne de şimdi iktidardaki diğerleri Saddam’dan pek farklı bir görüntü de vermediler. Ama bu “Hammurabi Kanunları”nı bilen birçoğunu şaşırtmaz. Hala (delilleri görmezden gelip kafamızı kuma gömmek kimseye fayda sağlamaz) bir kural olarak şimdi iktidarda olanlar Irak halkının çoğunluğunun gerçekten saygı ve sevgisini kazanmış değiller, ki bunu Iraklılar Saddam’a karşı gösteriyordu. Aslında onların çoğu Saddam’ın yerine göz dikmiş küçük Saddamcıklardır. Ne eksik, ne fazla. Bu konuda hayale kapılmayalım. Öte yandan, baştaki liderlik koltuklarını hakeden pırıl pırıl insanlar var. Ama bunları sahne ışıkları altında bulamazsınız.

M.S: Onlar bu kampanyayı ileri götürmek isteyen dışarıdan kişilerce desteklenmeli ve teşvik edilmeliler. Ama bu onları dışarının kuklası, neokolonyalistlerin uşağı, ya da kimi “düz dünyacı” veya “insan aklına hakaret eden aşırılıkçı” fikirlerin savunucusu göstermeden yapılmalıdır. Dahası, uygun dış destek yardımcı ve memnuniyet verici olsa da, bu hazırlık aşamasında, daha önemli ve vazgeçilmez görünen şey, genel tarafından desteklenen gerçekçi bir hedef ve bunun tek ses olarak temsilidir. Bu nedenle ilk yapılacak iş, benim Iraklı arkadaşlarımın dikkatini geçmişlerinin gerçekte neresi olduğuna, hangi gerçekçi hedefe cidden ulaşmak istediklerine çekmek ve böylece açıkça savunulabilir ve kalıcı bir amaç tayin etmektir. Bu genelce desteklenen amaç, bu amacın çivisi onların kendilerince ve yalnızca içerden dövülmeli ve Irak zemininin derinliklerine çakılmalıdır. Tüm yabancılar, dost ya da düşman olsun, bu temel siyasi gerçeğe göre kendi gündemlerini belirlemelidirler. Tüm Musul Vilayeti deklarasyonları bu süreci yansıtır. Ne yazık ki, Victor Hugo’nun madalyonunun öbür yüzü daha önce bahsettiğim bu yüzünü örttü. Öbür yüz diyor ki: “Dünya üzerinde hiçbir ordu vakti gelmemiş bir fikri zorla getiremez.” Böylece baştan itibaren hep kimi İngiliz ve Amerikalı dostlarımızca arkadan hançerlendik. Temelde hep aynı şeydi, ister White Hall’da (Londra, hükümet merkezi), ister Downing Street’te (İngiliz başbakanının evi), ister K Street’te (Washington DC.’de sayısız think tank’leriyle ünlü cadde), ister Pentagon’da, ister Foggy Bottom’da (Washington DC.’nin aşağı mahallesi, deniz kuvvetleri karargahı), ister Hill’de ( Amerikan Kongresi), isterse de Beyaz Saray’da hazırlanmış olsun. Onlar bunu daha önce düşünmediler, bu “orada icat edilmedi”, ve/veya bunun daha önce başarısız bir uluslararası organizasyon(Milletler Cemiyeti) olarak hatırladıkları bir şeyle ilişkisi vardı ve onlar bu organizasyonla kendi isimlerinin birlikte anılmasını istemiyorlardı. Kendi istişare partnerlerim arasında daha dobra olanlar, hiç olmazsa Sadrettin Ağa Han gibileri Sorbonne’da 1992’de dile getirdikleri gibi durumu daha iyi değerlendiriyorlardı: “Bazı yazarların (örn. Danilo Türk) … tekliflerine göre, Milletler Cemiyeti’nce uygulamaya konmuş kimi azınlık koruma yükümlülükleri belki BM kararlarını pekiştirmekte kullanılabilir ve Milletler Cemiyeti’nce onaylı kimi anlaşma ve yükümlülükler hala geçerli kabul edilebilir. Onlara göre Milletler Cemiyeti’nin meşru varisi olarak BM, basit genel kurul kararlarıyla Milletler Cemiyeti uygulamalarına katılabilir. Buna göre Cemiyet yükümlülükleri Irak ve eski Yugoslavya’da uygulanabilir… Bu tezin geçerliliğini Uluslararası hukuk uzmanlarının incelemesi faydalı olacaktır. Eğer geçerliyse, bu BM’nin durumunu güçlendirir. Gerçekten de, kimi gözlemciler BM güvenlik konseyi kararlarının, örneğin Irak’taki kadar geniş çaplı bir müdahale için yeterli olmadığını söylemişlerdir.” M.S: Acaba Sadrettin Ağa Han’ın teklif ettiği gibi Amerikalı müttefiklerimizi geçmişten esin alarak geleceği şekillendirmeye teşvik için elde bir yol var mıdır? Evet, Bush(43)’u ikna edebiliriz, ama muhtemelen etrafındaki en etkili kişileri değil. Ve bunun için İsrail ve Fransa’dan da diplomatik destek bulabiliriz. Öyleyse bir şansımız var. Bush’un pek vakti kalmadı. Tarihe olumlu bir başkan olarak geçmek istiyor. Bu halden kurtulmak istiyor – mümkünse başka gürültü-patırtı çıkarmadan. Kendi başkanlığıyla ilgili bütün olumsuz hatıraları silmek istiyor. Eğer ona, Irak’tan şerefli bir çıkış için uygun bir formülle gidersek, sadece projemiz için bir şansımız olmaz; ona Amerikan halkına ve, son fakat aynı derecede önemli olarak, Iraklılara yardım edebiliriz. Eğer Türk hükümeti böyle bir eylem için karar alsaydı, bu işi halledebilirdi. Ve fiiliyatta Süryanileri de yanında çok ilgili ve güvenilir bir müttefik olarak bulurdu. Çok şaşırtıcı – ve faydalı- bir mesaj Amerikalı Süryanilerin Milletler Cemiyeti’ne yönelik geleneksel ters Amerikan tepkilerini aşmaktaki yol ve yöntemlerinde bulunabilir. Gerçekten de, Milletler Cemiyeti’ne, başardıkları ve başaramadıklarına, ve uluslararası barışın tesisinde bu XX.y.y. tecrübesinden edinilen derslere eksik bir itibar, her yerdeki günümüz politikacıları ve karar alıcılarının şaşkınlığına sebeptir. Öyleyse dünya Süryani diasporası adına Amerikalı lider Süryani kuruluşlarının gerçek bir Amerikalı devlet adamı olan Henry Cabot Lodge’a yönelik yanlış anlamalara dikkat çekmesinin zamanı gelmiştir. Ve ilk mucize gerçekleşmeden, tüm Süryani, Keldani, Nesturi, Asuri ve diğer Hıristiyan cemaatlerinin “Tüm Süryani Toplulukları için Kongre Kararı” taslağına açık desteğiyle senatör John Nimrod Amerikan muhafazakar cemaatlerine siyasi vaftiz babaları Cabot Lodge’u farklı göstermeyi başarabilir ve bu müstakbel Hıristiyan inisiyatifini yükseltebilir. Aslında Senatör Cabot Lodge, kimilerinin onu tasvir ettiği gibi bir izolasyonist değildi; o 1919’da başkan Wilson’a hitaben suçlamasında şöyle yazar: “Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük umududur, eğer onu başka milletlerin çıkar kavgaları içine atar, Avrupa’nın entrikalarına bulaştırırsanız onun iyilik gücünü yokeder ve varlığını tehlikeye atarsınız. …. çünkü eğer biz tökezler ve düşersek dünyanın her yerinde özgürlük ve uygarlık yıkılacaktır.” Ama senatör Nimrod’un “Amerikan kongre üyelerine mektubu”nda vurguladığı gibi: “… dış ilişkiler komitesinin güçlü başkanı olarak, Senatör Cabot Lodge muhtemelen müteakip yönetimlerin ABD’yi şimdiki güvenlik, uzlaşma ve işbirliği anlaşmalarından koparmasına izin vermezdi. Özellikle bu anlaşmalar hükümlerinden doğrudan etkilenen etnik, dini ve kültürel cemaatlerle başarılı bir şekilde müzakere edilmemişse bu (ABD’ye) çok daha açık bir yükümlülük verir. Ve bu metinlere Amerikan mührü vurulmuş olup olmaması da bu bağlamda o kadar önemli değildir. Ve Lodge şimdiki makam sahiplerinin tarihi bir saçmalıklar yığını olarak görmesine, geçmişin hala geçerli uluslararası anlaşmalarını unutmasına karşı hiç de hoş davranmazdı. Irak konusuna gelince de, bugün olan tam da budur; geçerli uluslararası azınlık koruma ve özel mülk garantileri barışçıl amaçlara hizmet etmeyi beklemektedir.” M.S: Türk hükümeti hakkındaki tecrübeleriniz size ne diyor? Eğer Türk yetkililer Musul Vilayeti projesini uygulamaya koyarsa, ne yapabilir, ne yapmalıdır? 22 Temmuz seçimlerinden önce, Türk ordusu Türkiye’nin, Türk laik geleneklerinden açıkça uzaklaşan bir liderlik altına çekildiği yönünde endişeleri olduğunu belirtmişti. Çünkü AKP Türk siyasetini temelde batıcı bir çizgiden giderek daha doğucu bir çizgiye çekiyor görüntüsü verdi. AKP’nin buna cevabı temelde Türk siyasetinde yeni bir kuşağı temsil ettiği oldu; bu muhafazakar ve dini köklerinin farkında bir sınıftı, ama pratik akıllı ve ılımlıydı da. Türk toplumunda güç dengelerinin halk yönünde değişmesi gerektiğini söyledi. Onlar AKP’nin bu işi başlattığını iddia etti. Her halükarda şimdi orduyla AKP arasında bir gerilim var. 27 Nisan’da ordunun bir muhtıra yayınladığını duymuşsunuzdur. Eğer gerekirse ve yanlış yoldaysanız müdahale ederiz de demişlerdir. Orduya göre böyle müdahaleler onların anayasal hakkıdır…. Bildiğim kadarıyla bu onların yalnız anayasal hakkı değil, anayasal görevi de…

M.S: Ama bu temel konuda, ne yazık ki, ordu ile hükümet arasında bir görüş birliği yok görünüyor. Başka bir talihsiz olay da, dışişleri bakanının cumhurbaşkanlığı adaylığıdır. Gül AKP tarafından aday ilan edildi; ve muhalefet partisi bu konudaki meclis kararını Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Mahkeme kararın geçersizliğine hükmetti. Tüm bu olanlarda en kafa bulandıran da, ülkesine dışişleri bakanı olarak hizmet etmiş bir Türk vatandaşının cumhurbaşkanlığından alıkonuş sebebinin, eşinin başörtü giymesi olduğudur. Bu şartlar altında, bu vatandaşın Musul Vilayeti Projesi gibi riskli işlere kalkışabileceğinden emin değilim. Bir İsviçre vatandaşı olarak, özellikle seçim konularında ne yapıp yapmayacağımız konusunda nahoş yabancı tekliflerde bulunmak istemem. Yani, beni Türkiye’nin iç problemleri ile ilgili konuşmamak konusunda affediniz. Yine de, kendi başıma ben, Musul Vilayeti konusunu bölücü değil birleştirici bir mesele olarak görüyorum. Öyleyse ve eğer dışişleri bakanı sandığım kadar zeki ise, ki eminim öyle, bunu yapmalıdır. Eğer Musul Vilayeti konusunda yeterince bilgisi varsa hatta bunu yapmak istemelidir, ben olsam öyle yapardım. Unutmayın: Cumhurbaşkanı Demirel açıkça söylemişti: “Türk Irak sınırı yanlıştır” (Hürriyet, 8 Ekim 1992). Bunu parlamentoda söylediğinde kimilerinin ağladığını gördüm. Bu benim için çok güçlü ve müspet bir işaret oldu. Çok iyi bilirsiniz ki, bu tüm parti meseleleri ve iç çekişmelerin ötesinde çok duygusal bir konudur. M.S: Fikrimce, bu meseleyi düşündüğünüz manada bir çözüme kavuşturmanın tek yolu onu milli bir dava haline getirmektir. Fakat orada da bir başka “ince kırmızı çizgi” kendini gösterecek. Eğer bu meseleyi milli dava yapmaya karar verirseniz, etnik milliyetçiliği dizginlemeyip azgınlaştırma riskiniz var; ve bugün bu Türkiye’de artış halinde. Sonunda Irak’a tekyanlı bir Türk müdahalesi hem Türk hem Kürt etnik milliyetçiliğini artırabilir ve Türkiye’yi temel özünde tehdit edebilecek boyutlara ulaşabilir; hem içeriden hem dışarıdan. Bence böyle bir felaketten ne bahasına olursa olsun kaçınılmalıdır. Tarih ve bugün Irak’ta yaşanan savaş tekraren bize söylüyor ki karma bir toplumun yönetimi (ister ABD, Rusya ya da Türkiye olsun) tüm toplumun menfaati için bilgece davranmayıp, uzun vadede toplumun kurucu unsurlarının meşru haklarını çiğneme yolunu tutarsa, böyle bir ülkenin temelden dağılması riski vardır. Bu anlamda, size katılıyorum. Ama bunun için söz vermeme gerek yok (herhalde!); son 15 yıldır yaptığımız, yapmaya çalıştığımız her şey, bahsettiğiniz dağılmayı önlemek içindi. Daha önce de söylediğim gibi, kendi hesabıma ben hiçbir komşu ya da ilgili hükümetin hizmetinde değilim; baştan beri biz eşit işbirliği ve güç için çalıştık – ve bölüşümcü anlaşmalarla Musul Vilayeti’ni oluşturan tüm toplulukların meşru taleplerini karşılamak için mücadele ettik. Artık bunların alfabetik sıralamasını da biliyorsunuz; Araplardan başlayarak, Kürtler, Süryaniler, Türkmenler ve Yezidiler. Buna Keldaniler, Nesturiler ve diğer cemaatler de dahildir; öte yandan bu yaklaşım her tür tekelci, egemenlikçi veya dışlayıcı terimi de dışarsamayı teklif eder. Süryani üçgeni, Kürdistan vs. gibi. Eğer bu Türk Hükümeti’nin kabul edebileceği şey ise, o Kürt ve Türkmen toplumları arasındaki diyaloga yardımcı olmakta bunu kullanabilir; özellikle Kerkük’le ilgili son gelişmeler ışığında meşru Türk haklarını savunmak için. Ve Türk toplumunun hiçbir kurucu topluluk ya da kurumu bu nedenle askeri çözümler aramaya yönelmek zorunda kalmaz. Türkiye için de, hala sınırlı bir imkanlar penceresi vardır. Eğer Türk hükümeti Musul Vilayet konsepti yönünde uygun adımlar atarsa, gerçekten de tartışmanın her iki tarafı için de gerilimi düşürebilir – belki şimdiki baskın ama iki yana da faydasız Kerkük’ün statüsü tartışmalarını sicil kayıtları konusuna kaydırarak. Eğer, tüm ilgili Iraklı aşiret, parti ve topluluk liderleri Musul Vilayeti konseptini çıkış yolu olarak onaylar, tanır ve desteklerse ve buna “silah arkadaşları” Fransa, Almanya, Rusya, İngiltere ve ABD’den destek gelmezse, Türk hükümeti şunu söyleyebilir: “Tamam, eğer onlar, Arapların, Süryanilerin, Kürtlerin, Türkmenlerin, Yezidilerin ve diğerlerinin meşru taleplerini karşılayan Musul Vilayeti konseptiyle devam etmek istemiyorlarsa, buna biz vekalet eder ve konuyu kendimiz BM’e götürürüz.” Sonuç olarak fikrimce her hal ve şartta, Musul Vilayeti konsepti gibi ortak bir paydaya oturan zekice bir Irak politikası için bir fırsata sahip olduğumuzdur. M.S: İnsanlara bu konunun süresinin sınırlı çerçevede olduğunu anlatmaya çalıştım. Ama tecrübelerimden insanların sınırlı beyin çerçeveleri olduğunu da anladım. Özellikle onlar aynı etnik gruptan başka birinin köpeği olmaktan korkuyorlar. Korkular, kuşkular, ve kendi günahları sonuçta daha tecrübelilerden, özellikle de yabancılardan anahatları belirleme, yeşil ışıkları yakma, hatta emir verip özürleri kabul etme beklentisine yolaçıyor, kendi yaptıkları ve yapmadıkları için. Bir olayda böyle bir liderin geleneksel güç savaşları husumetini çözmek için Saddam’ın çağırılmasını teklif ettiğini bile gördük. Bunu görerek Türk hükümeti diyebilir ki “Hey! Biz kendi hak ve menfaatlerimizi biliyoruz, Amerikalı dostlarımızın değerini de biliyoruz ve bu nedenle onlardan bu şartlar altında uygun ve gerekli olanın yapılması için yeşil ışık beklemeyeceğiz.” Gerçekten de Amerikalılar şu anda öylesine kıskanılmayacak bir durumdalar ki, yönetimleri bir umutsuzca atılımla her tür diplomatik ve hatta askeri girişime kalkabilirler; İran’a saldırı da dahil. O halde iyi hazırlanmış bir Türk inisiyatifi, hatta Atlantik ötesinde bile başarılı bir siyasal çözüm olarak kabul edilebilir. Size bunun için şimdinin doğru zaman olmadığını kim söylüyorsa, Amerikalılardan yeşil ışık beklemeli diyorsa, tamamen yanılıyor. M.S: Ne demek istediğinizi anlıyorum. Tabii ki, askeri cephede her genişleme konuyu daha beter hale getirecektir. Burada ve başka yerlerde gerilim sürekli artmaktadır ve elde çok az seçenek vardır. Bu arada gözden kaçırmamamız gereken başka bir şey daha var. Bilinenin aksine, Hamas’la süregiden savaş ve Hizbullah’la geçen yılki savaşta olduğu gibi, şimdiki bir ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı artık İsrailli şahinlerden çok ABD başkanı etrafındaki panik halindeki kişilerce pompalanıyor. Burada kimin iplerinin kimin elinde olduğuna bakılmaksızın, İsrail faktörü burada incelenen konuların daha iyi anlaşılması için sağlam bir değerlendirmeyi talep temektedir. Özellikle de uzun vadede, bu ve ilgili diğer faktörler bugünkü Ortadoğu satranç tahtasını tamamen değiştirebilir. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, tüm bunlar, tektanrıcılığı başlatan (meşhur) firavun’la başlayan şeyin, “Akhenaton’un haleflik savaşlarının” son spazmları olarak görülebilirler. M.S: Şimdiye dek tasvir ettiğiniz karmaşık Kuzey Irak denklemi içinde İsrail nerededir? İşte burada gerçekten karmaşık ve hatta kaygan zeminli muazzam bir alana giriyorsunuz. İlgili bazı detay ve fikirler başka bir seferde konuşulmak üzere bekleyebilir. Önce, unutmayınız ki, bu bir söyleşidir; yani bir kişinin her zaman sınırlı olan görüşlerinin, fikirlerinin, sorularının yansımasıdır. Bir kitap değildir. Külliyat hiç değildir, belki sonra böyle olabilir. Özellikle, bu harika ama aynı derecede yük getirici yeni haberleşme cihazı olan Internet ‘ i kullandığımızda ve kimi cevaplarıma linkler koyduğumda böyledir. Yine unutmayın ki, bir “bilgi doygunluğu” çağında yaşıyoruz ve sosyo-ekonomik gelişim gibi konularda da bu bizi geriye yaslanıp olayları tekrar düşünmekten alıkoyuyor. İkinci bir konu, ben “İsrail” kavramını birçok şeye girişin “anahtarı” olarak görüyorum; geçmişte, şimdi ve gelecekte. Kısaca o bir “göz açıcıdır”. Ama ancak Tanrı ‘ nın onları göz kapaklarıyla yarattığına inananlar için ve “beyin güçlerini” bu kendi din dünyalarını sorgulamayı gerektirse de tamamen seferber “mecburiyetine” inananlar için bir göz açıcıdır. Başka kelimelerle, tamamen açık fikirli olmayan, kabul edilmiş öğreti ve kutsal inançların ötesine geçemeyen tüm liderleri uyarmayı ve söyleşinin bu bölümünü pas geçmeyi tavsiye etmeyi gerekli görüyorum. Tabii ki bu bölüm kimseyi üzmemeyi amaçlar, kesin bilgiler, tamamlayıcı veriler ve mutlak gerçekliği söylemez, sadece yerleşik arkeolojik ve tarihi gerçeklere işaret eder. Araştırıcı ve dikkatli okuyucu için ele alınacak sorular yöneltir. Yani: Hangi İsrail’den konuşuyoruz? Peygamber İsrail mi, Tanrı ‘ nın vadisi İsrail mi, yoksa bugünün İsrail devleti mi? Adını Yakup ‘ tan İsrail’e çeviren kişiden mi sözediyoruz; adını Amenophis IV. ‘ ten Akhenaton ‘ a çeviren firavun gibi. Her ikisi de toplumlarında tektanrıcılığı başlatan kişiler olarak bilindiler ve her ikisi de tuhaf bir rastlantı ile 17 yıl boyunca Mısır ‘ da etkilerini bıraktılar. Acaba bu, babası İbrahim’in Zerdüşt ‘ le aynı kişi olduğu kimi araştırmacılarca iddia edilen İsrail mi? Eğer kutsal kitapların bu başat kişisinden bahsediyorsanız, Musul Vilayeti konusunda ciddi bir dini tartışmanın anahtar projesine bakıyorsunuz demektir. 16 Aralık 1998 ‘ de Ezher ‘ in büyük imamı muhterem Dr. Muhammed Seyyid Tantavi, aşağıdaki “yazılı açıklama” ile Musul Vilayeti ‘ nde kurulacak bir uluslararası enstitü teklifine cevap verdi. Bu enstitü, İslam ‘ ın köklerini, özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlıktan daha geriye giden köklerini inceleyecektir. Bu enstitünün adı “Selam Merkezi” olacaktır.

“El-Ezher, Tanrı ‘ ya ibadet, güzel ahlakı izleme, marufu halka emretme; kardeşlik, müsamaha, hürriyet ve barış ruhunu tüm insanlık mensupları arasında ilan etmekte samimi niyetli her araştırma kurumunu memnuniyetle karşılar. Yanısıra el-Ezher bu kuruluşları kuran ve yukarıdaki güzel amaçlar için hazırlayanlara teşekkür eder.” Gerçi tektanrıcı dinler ailesinden diğer dini liderlerle görüşmelerin de benzer destekleyici açıklamalar getirmesi beklense de, Tantavi ‘ nin açıklaması çok daha önemlidir, çünkü o İslam uleması ve kurumlarının zirvesinde beklenmedik ama cesaret verici bir açık fikirliliğe işaret ediyor. Geçenlerde el-Ezher imamı “Kutsal Kuran ‘ da 19 şifresi” üzerine çığır açacak bir araştırmanın yayınını da onayladı. Bu kodun Allah ‘ ın varlığı ile ilgili ilk bilimsel delil olduğu söyleniyor ki, buradan Sünni-Şia ve diğer tektanrıcı inançlar arası tartışmaların çözümüne yine de hayli yol var. Bu dünya çapındaki proje için sözügeçen “Selam” Merkezi ‘ nin çekirdek kurum olmasını bekliyoruz, zira o Musul Vilayeti ‘ nin müstakbel başkenti Erbil ‘ deki dünyanın en eski yerleşimi olan zigguratta yerini alacaktır. Bugün için Musul Vilayeti ‘ nde Meggido ‘ nun(Armageddon’a gönderme, ed. notu) olduğu İsrail vadisiyle ilgili doğrudan bir bağlantı bilmiyorum. “Yezreel” adı da ilk kez “Israel Stele” denen anıt yazıtta Firavun Ramses II. ‘ nin oğlu ile ilgili olarak geçer: “İsrail yok oldu; tohumları da kalmadı.” Yine de daha ayrıntılı bilgi daha önceki soruların cevabından ve kimi alimlerin çığır açan eserlerinden edinilebilir; örneğin Jan Assmann (Mısırlı Musa – Batı Tektanrıcılığında Mısır ‘ ın İzi — Moses the Egyptian – The Memory of Egypt in Western Monotheism ), Israel Finkelstein ve Neil Asher Silbermann (Kazıdan Çıkan Kutsal Kitap – The Bible Unearthed), Ahmed Osman (Mısır Firavunu Musa, Akhenaton ‘ un Sırrı Çözüldü –- Moses Pharaoh of Egypt – The Mystery of Akhenaton Resolved), Charles Pope (Ankh-em-ma ‘ at – Living in Truth, the Gospel According to Egypt — Gerçekle Yaşamak, Mısır ‘ a Göre Kutsal Kitap), David Rohl (A Test of Time – Zamanın Sınavı), William Theaux (Akhenaton, Moses, Oedipus) ve Barbara Thiering (Jesus the Man, İnsanoğlu Isa) gibi. Sonuçta eğer şimdiki İsrail ‘ in Irak meselelerine müdahalesinden sözediyorsak, ya spekülasyon yapmalı ya da kendi kişisel değerlendirmemi eklemeliyim. Musul Vilayeti ‘ nin son nüfus sayımı rakamlarına bakarsak bir Sünni çoğunluk (%82), hatırı sayılır Hıristiyan (%8), Şii (%3) ve Yahudi (%2) azınlıklar vardır. Bence bu durum müstakbel mülk iddiaları ve potansiyel çatışmaların neden ortaya çıktığının bir göstergesidir. Kuşaklar boyu sürmüş ve yeni göçlerin ortaya çıkardığı bu problemler Sünni ve Şii Araplar, Kürtler ve Türkmenler, Hıristiyan Süryaniler, Yezidiler ve Yahudiler arasında, Irak ‘ ın içi ve dışında yaşanan sorunların bir aynası görünümündedir. Bu hal ülkelerinden kovulan Filistinlilerin çektiği sıkıntılarla büyük bir benzerlik arzetmektedir. Filistin merkez istatistik Bürosu ‘ nun 1 Temmuz 2007 nüfus projeksiyonlarına göre Filistin bölge nüfusu 4.016. 416 olup, bunun 2.517.047 ‘ si Batı Şeria ‘ da, 1.499.369 ‘ u Gazze Şeridi ‘ nde yaşamaktadır. 31 Mart 2005 itibariyle UNRWA Batı Şeria ‘ da 687.542, Gazze ‘ de 961.645 mülteci bildirmiştir. 1998 sayımına göre dünyadaki tüm Filistinli nüfus 8.041.569 olup, bunun 910.510 ‘ u İsrail ‘ de, 1.857.872 ‘ si Batı Şeria ‘ da, 1.039.580 ‘ i Gazze ‘ dedir. (Le Monde Diplomatique, Aralık 2001). Ocak 2007 UNRWA raporuna göre “bugün UNRWA ‘ ya kayıtlı Filistinli mülteci sayısı 4,3 milyondan fazladır”. Bunların 722.302 ‘ si Batı Şeria ‘ da ve 1.016.964 ‘ ü Gazze Şeridi ‘ nde yaşamaktadır (UNRWA, Aralık 2006). Diğer UNRWA raporları (Nisan 2007) Ürdün, Lübnan ve Suriye ‘ ce, ayrıca UNRWA ve AB ‘ ce mültecilerin maddi manevi sıkıntıları için ve Filistin gençliğinin içinde olduğu fasit daireleri kırış ve çözümün bir parçasını oluşturma arayışları için harcanan muazzam çabalara işaret ediyor. Gerçi yukarıdaki rakamlar tartışılır ve değişik açılardan değerlendirilirse de, Süryani ve Yahudi cemaatlerinin dış göçünde (Filistin ‘ le) çarpıcı paralellikler görülmektedir. Her üçünde de diasporada yaşayanlar vatanlarında yaşayanları sayıca geçmiştir (Yahudilerde 2006 itibariyle %59, Süryanilerde 2006 itibariyle %70, Filistinlilerde 1998 itibariyle %53, şimdi %60). En azından Süryanilerde (1,000,000 ya da tüm dünya Süryani nüfusunun 1/3 ‘ ü olarak rapor ediliyor) ve Filistinlilerde vatanı terk ve yurt dışında daha iyi bir gelecek arayışı son 2 yılda çok artmıştır. Bu acılı göçlerin temel nedenleri yeterince incelenmeyip yok edilmedikçe, fizik varlığa yönelik tehditler hüküm sürdükçe ve özellikle gençler için onurlu ve insanı tatmin edici bir hayatın sosyo-ekonomik şartları sağlanmadıkça ya da ufukta gözükmedikçe tüm Ortadoğu anaforun içinde demektir. Yine de bu gelişmenin altındaki mekanizmanın bu bölgeye mahsus olmadığı da görülüyor. Aslında onlar dünyanın diğer, özellikle sanayileşmiş kesimindeki gençlik ve toplumlarda görünenlere benziyor. Örneğin İtalya ‘ da bu tür olgular “1000 Euro nesli” adı altında biliniyor. M.S: O zaman bu bölgesel anafor nasıl kırılabilir ve İsrail burada nasıl bir rol oynayabilir? Evet şimdi konuşuyoruz, bunlar güzel sorular! Bizim gibi yabancılar için, ister İsrail ‘ in dostu ister düşmanı olalım, önce edindiğimiz derslere bakmalıyız, hem halihazırdaki gelişmelerden ve modern İsrail ‘ in BM ‘ ce kuruluşundan beri olanlardan öğrendiklerimiz de buna dahil. Ve bu dersler liderlerimizce nasıl “başarılı ve karşılıklı faydalı siyasetlere” dönüştürülebilir? Osmanlı devleti parçalanırken, sadece Kemal Atatürk Paşa ‘ nın tarihi sorumluluğu kavradığı ve imparatorluğu oluşturan birçok etnik, kültürel ve dini topluluklar konusunda “sürekli” bir sorumluluk aldığı anlaşılıyor. Bu örnek izlenebilir ve -hala bir esin kaynağı olabilir. 28 Ocak 1920 tarihli Türk Ulusal Paktı “Temel Azınlık Hakları”nı tavizsiz kabul ediyordu. Bu paktın 2. maddesi der ki: “Halkı özgür kalır kalmaz, anayurda kendi istekleriyle katılmış olan Kars, Ardahan ve Batum için, gerekirse yine halkoyuna başvurulmasını kabul ederiz.” (J. C. Hurewitz, The Middle East and North Africa in World Politics – United States Oil Policy in the Middle East –- Dünya Politikasında Ortadoğu ve Kuzey Afrika – Ortadoğu ‘ da Amerikan Petrol Politikası, Yale Uni., London 1979, c.2, s. 210) Dahası 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan anlaşması, ki şu an hala Türkiye ve Yunanistan ‘ ı bağlamaktadır, 37-45 maddelerinde her iki ülkedeki dini azınlıklar için özel koruma ve uluslararası garantiler öngörür. BM Genel Sekreterliği ‘ nin 1950 tarihli “Azınlıklarla İlgili İşlemlerin Hukuki Geçerliliği Araştırması”na göre BM anayasası “Milletler Cemiyeti Anlaşması ‘ nda olmayan yeni bir konsepti tanır: İnsan hakları ve ayrımcılığın durdurulması konsepti. İnsan haklarının korunması azınlıkların korunmasının temel bir unsurudur. Azınlıkların korunmasıyla ilgili yükümlülükler bu grupların aslında insan hakları olarak ifade edilen ferdi ve medeni hakları olmasını ve toplumun diğer kesimlerine nazaran ayırımcı tedbirlere tabi tutulmamalarını öngörür.” “Sonuçta BM anayasası, azınlıkların korunması kavramıyla büyük oranda örtüşen, yeni insan hakları konseptini kabul ederek ikinciyi birincinin yerine koymak ve böylece azınlıkların korunmasına yönelik özel yükümlülükleri zımnen kaldırmak istemiştir, denemez mi?” Yukarıdaki bağlayıcı araştırmanın yazarları bu soruyu kendileri cevapladılar: “Soru olumsuz(hayır) bir şekilde cevaplanabilir.” (a.g.e., s.19) Dahası BM Azınlık Çalışma Grubu ‘ nun “Önceki, Şimdiki ve Sonraki Azınlıklar” (Minorities Then, Now and Hence) çalışmasında denir ki (30 Ağustos 1995):

“Etnik, dini ve dilsel gerilimler şeklinde yeniden ortaya çıkan yaygın kimlik problemleri yetersiz örgütlü, kötü yönetilen, istikrarsız ve potansiyel patlama riskli toplumlara işaret etmekte olup, uluslararası garantileri de kapsayan etkin ve güvenilir azınlık korumasına her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Giderek sulandırılan ve daha az uygulanan haklara doğru yönelim geri çevrilmeli ve teşvik edilmemeli, aynı şekilde azınlık statüleri mültecilere, sığınmacılara, sınır boyu ahalisine, göçmen işçilere de tanınmalıdır. “ BM Genel Kurulu ‘ nun “Ulusal ya da Etnik, Dini ya da Dilsel Azınlıklara Dahil Kişi Hakları Deklarasyonu”nun (18 Aralık 1992) 8. maddesi açıkça der ki: “1. Şimdiki Deklarasyon ‘ da hiçbir şey devletlerin azınlıklara dahil kişilere karşı uluslararası sorumluluklarını yerine getirmesine engel olamaz. Özellikle devletler iyi niyetle, taraf oldukları uluslararası anlaşmalardan doğan görev ve yükümlülüklerini yerine getireceklerdir.” Daha da önemlisi “Uluslararası Adalet Divanı” 1950 Güney Afrika Manda İdaresi ‘ ne tavsiye kararı”nda şu temel görüşünü açıklamıştır: “Bu yükümlülükler medeniyetin kutsal ilkelerinin ruhunu temsil eder. Onların varlık sebebi ve asli amacı saklıdır. Onların uygulanması Milletler Cemiyeti ‘ nin varlığına bağlı olmadığından, nezaretçi organın varlığının kalkması ile (Milletler Cemiyeti Kurulu) yürürlükten kalkmazlar. Yönetilen toprağa bağlı halkın bu yasalarca öngörülen hakları da kalkmaz.” (I. C. J. Reports 1950, s. 133). Tüm bu bağlayıcı kaynakların ışığında ve daha önce söylendiği gibi görülüyor ki, iyi hazırlanmış bir Türk diplomatik inisiyatifi başarıyla “1932 Irak Anayasal Deklarasyonu” temeline oturtulabilir. Ortak garantör imzalar için, bunun “zaten uluslararası hukukta cari” olması ek avantaj demektir ve diğer devletlerin her zaman kolayca alınamayacak imzalarına gerek bırakmaz. Böylece inisiyatif etkili şekilde diplomatik yolları kullanarak, birtakım yararsız ve istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerin kimi kötü niyetli topluluklar tarafından Türk-Irak sınırı ve Musul Vilayeti ‘ nin diğer hassas noktalarında yürütülmesini etkisizleştirebilir ya da savuşturabilir. Uluslararası Adalet Divanı ‘ ndan Irak ve özellikle Musul Vilayeti hakkında alınacak bir “gözlemci tavsiye kararı” etkin ve faydalı bir siyasi katalizör görevi yapabilir. Bu aynı zamanda, halihazırda döşenmiş rayların dışına başarıyla çıkmak için çok kıymetli “liderlik güdüleri” de sağlayacaktır. Ve en önemlisi o, bölge gençliğine gerçek ümitler ve bir vizyon sunarak diğer bölgesel sorunlara nihai ve etkin bir çözüm için taze bir bakış imkanı verecektir. Zaten Lozan Anlaşması ‘ nın 3. maddesi de bunu öngörmektedir: “Türk-Irak sınırı Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostane bir anlaşmayla 9 ay içinde belirlenecektir. Bahsedilen süre içinde iki hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa konu Milletler Cemiyeti Kurulu ‘ na aktarılacaktır.” Bir yandan bu madde işletilmiş, ve şimdiki Türkiye-Irak sınırı çizilmişken bu Milletler Cemiyeti Kurulu ‘ na uluslararası hukukta egemen devletler için geçerli ve Cemiyet ‘ in başka kaynaklardan sahip olmadığı yetkiler vermemiştir. Dolayısıyla ve özellikle Irak tarafından 1932 ‘ de Musul Vilayeti ‘ ne ilişkin tanınan uluslararası azınlık koruması ve özel mülk garanti ve yükümlülükleri, görülüyor ki, bölgesel ihtiraslardan çok bu bölgedeki “meşru” menfaatler için bir temel sağlamakta olup, daha önce dediğim gibi, bunlar Türk Hükümetince Uluslararası Adalet Divanı ve diğer BM kurumları gibi uluslararası platformlarda gündeme getirilebilir. Şimdi, böyle tarihte esinlenen ve meşru zemine dayalı bir eylem çizgisi, Filistinliler ve İsrail ‘ in konumuna nasıl faydalı etki yapar? Önce, Henry Ford ‘ un dediği gibi, ilgili herkese tarihin çöplük olmadığı gösterilerek. Ve bizden öncekilerin de iyi fikirleri olduğu, ancak zamanla olgunlaştığını -tabi eğer biz onları ciddiyetle inceler ve gelişmelerine izin verirsek- göstererek . Bu yolda şunu hayal etmek zor olmayacaktır: Tarih ve hatta unutulmuş hukuki araçlar başarılı şekilde köklere saygı ve halihazırdaki problemin görünür sınırları ötesine geçecek hayal gücü ve hazırlığı seferber etmek için kullanılabilir. Yandaki bulmacada vurgulanan konu resmedilmiştir. Ve ben insanların bulmacanın çözümünden azami tatmin sağlamaları için çözümü kendilerinin keşfetmesini arzularım. Ama belki burada çözümü göstermek en iyisi olabilir. Bulmacanın sahibi ve kökenini bilmiyorum (biliyorsanız lütfen bilginizi paylaşın). Ve işte problem: Tüm 9 noktayı 4 düz çizgiyle birleştirin; çizgileri çizerken kalemi kağıttan kaldırmayacak, çizdiğiniz çizgi üzerinden geri yönde de gitmeyeceksiniz. Ve çözüm: bir köşeden çapraz bir çizgi çekin. Sonra bir kenar boyunca giderek son noktayı biraz geçin; dönerek 2 noktayı bağlayacak çapraz çizgiyi çekin ve çizgiyi açıkta kalmış son noktaların hizasına dek uzatın. Son kenar üzerindeki noktaları son çizgiyle birleştirin. Bu tecrübelerden bence herkesin kendi yararına sağlayacağı fayda şudur: Birçok günlük sorunda olduğu gibi problemin görünür sınırları içinde çözüm aramak gereksiz derecede sınırlayıcı olup kişiyi alışılageldik raylar üzerinden yürütür, ama hiçbir hedefe vardırmaz. Kendini bu suni sınırlamalardan kurtarmak, genelde yaratıcı ve faydalı düşünce ve eylemin ilk adımıdır. Ve gerçi problemimizde noktalı kare sınırları dışına çıkmak bir zihniyet kuantum sıçramasını gerektirirse de, bu örnekte sorunun tek çözümüdür. Bunu unutmamak faydalı olur, eğer bu zorlayıcı sanatta eğitim görüyor ve bu ayırdedici düşünce metodunu edinmeye çalışıyorsanız. Bu arkaplan üzerinde -ve yalnız bu perspektifle- aşağıda “International Fellowship of Reconciliation ” (Uluslararası Uzlaştırma Cemiyeti) tarafından BM Insan Hakları Komisyonu ‘ na sunulan “Irak İçin Muhtemel Çatışma Çözüm Yolları” (25 Şubat 1994) bildirisinden 16 Ekim 2001 tarihli Musul Vilayet Konseyi Dayanışma Bildirisi ‘ ne aşağıdaki paragrafı aldık: “Ayrıca Bağdat ve Basra vilayetlerinin Hıristiyan, Şii ve Sünni sakinleriyle ilgili olarak, bu halkın yüksek kültür geçmişinden kaynaklanan yeni gelişmeler beklenebilir. Bu her inanıştan Filistinli için ara çözümleri de kapsayabilir. Bu takdirde onlar tamamlayıcı çözümler ve acil durum mülahazalarına ihtiyaç duyarlar. Oysa bu yol ancak, varolan yapıların ustalıklı ve müdahalelere dayanıklı, münhasıran Ürdün krallığı ‘ nı da kapsayan bir federal devlete dönüştürülmesiyle açılabilir.” M.S: Son olarak, kendi konumunuzu Musul Vilayeti ‘ yle ilişkili olarak nasıl görüyorsunuz? Uzun bir yol geldim ve değişik yerlerdeki birçoklarının görüşleri açısından bu yaşadıklarımdan fazla bir şey kazanamadım, belki alışılagelmedik ve buradaki güçlerin hoşuna gitmeyen fikirler ileri sürmem bundan hariçtir. Bu fikirlerin şimdi ve gelecekte değer taşıdığını kabul edersek, çabalarımın sonucundan bir şey elde edeceğimi görecek kadar yaşamayabilirim de. Ve eğer kader başka türlü tecelli ederse, niyetim anlaşmamın gereklerini yerine getirmek, tavsiyelerimi dinlemeyi tercih edenlere hizmet etmek, herşeyin yolunda gittiğini görmek ve en kısa zamanda da bu işlerden boşa çıkmaktır. Tıpkı Würzburg Üniversitesi ‘ nin girişinde inanç ilkesi yazılı olan profesör Kaufmann ‘ ınki gibi: “Diş hekimliğinin nihai amacı kendi varlık gereğini kaldırmaktır.”

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı