Ekopolitik

Musul Vilayeti ve Türkiye

Mısır Kölemenlerinden olan ve 1885’de Kahire’de doğan Milis yarbayı Özdemir Bey “Mustafa Kemal Paşa’nın Revandiz’e takviye güç gönderilmesini öngören 1.2.1922 tarihli emri”[1] ile 9.3.1922 tarihinde Ankara’dan ayrıldığında hayatının sonraki 9 ayının ne kadar fırtınalı geçeceğini biliyor muydu bilmiyoruz. Görevi Musul Vilayeti’ndeki Kuvay-i Milliye güçlerini organize etmek olan Özdemir Bey’in 100 kişilik birliği 29 subay, aşiret gönüllüleri ve Fransız ordusundan kaçmış Tunuslu ve Cezayirli askerlerden oluşuyordu.[2]

Mısır Kölemenlerinden olan ve 1885’de Kahire’de doğan Milis yarbayı Özdemir Bey “Mustafa Kemal Paşa’nın Revandiz’e takviye güç gönderilmesini öngören 1.2.1922 tarihli emri”[1] ile 9.3.1922 tarihinde Ankara’dan ayrıldığında hayatının sonraki 9 ayının ne kadar fırtınalı geçeceğini biliyor muydu bilmiyoruz. Görevi Musul Vilayeti’ndeki Kuvay-i Milliye güçlerini organize etmek olan Özdemir Bey’in 100 kişilik birliği 29 subay, aşiret gönüllüleri ve Fransız ordusundan kaçmış Tunuslu ve Cezayirli askerlerden oluşuyordu.[2]

Özdemir Bey 15.5.1922 tarihinde Revandiz’e hareket etti.

“Aldığı talimat, Ulusal Ant (Misak-ı Milli) sınırları içinde olduğu belirtilen Musul Vilayeti’nin Faysal yönetimine geçmesini engellemek; İngilizlerin amacının İslam birliğini parçalamak olduğunu ve bu amaçla Faysal’ı bir alet olarak kullandıklarını halka anlatmaktı. Ayrıca, halka eşit ve adil davranılacak, taassup derecesinde güçlü olan dinsel duygularına saygılı olunacaktı.”[3]

Özdemir Bey, 22.6.1922 günü Revandiz’e ulaştı.

“Halka hitaben yaptığı konuşmada, on iki yılı aşkın süredir savaştıklarını, ama artık mutlu sona ulaşmak üzere olduklarını; bu aşamada tüm Müslümanların maddi ve moral olarak birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini; Anadolu’ya 400 çadırla gelen Türklerin büyük bir dünya imparatorluğu kurduklarını ve kısa zamanda eski prestijlerini yeniden kazanarak tüm Müslümanları kafirlerin elinden kurtaracaklarını; Almanlarla Bolşeviklerin desteğine zaten sahip olunduğunu; Fransa, İtalya ve ABD ile uzlaşma sağlandığını; geriye yalnız İngiltere’nin kaldığını; Musul Vilayeti’nin bırakışma sonrasında yasadışı olarak işgal edildiğini; en kısa sürede Türk birliklerinin Musul’u geri alıp, ardından Irak’ın diğer bölgelerini kurtaracağını; eğer İngilizler barışçı yoldan çekilmezlerse zorla çıkartılacaklarını; bunun için tüm Müslümanların yardımına gereksinimleri olduğunu anlattı.”[4]

İngilizler ise daha Özdemir Bey’in Musul Vilayeti’ne hareket etmesi öncesi bir Türk saldırısından ciddi olarak endişeliydiler. İngiliz Savaş Bakanlığı herhangi bir Türk saldırısı halinde Mezopotamya karargahına geri çekilmeleri emrini vermişti.[5] Ankara tarafından 17 Mart 1922’de Revandiz’e kaymakam olarak atanan Remzi Bey’in propagandaları ile Hamavand ve Cebbari aşiretleri ayaklanmış ve Kerim Fettah Bey’in liderliğindeki Hamavant aşiret savaşçıları İngiliz-Hint birliklerini Baziyan Boğazı’nda ağır bir yenilgiye uğratmıştı.[6]

Ancak esas destan Özdemir Bey liderliğindeki Kürt-Türk güçleri tarafından Derbent’te yazıldı. Musul Vilayeti’nde bulunan önemli Kürt aşiretlerinin neredeyse tamamının desteğini alan Özdemir Bey 31 Ağustos 1922 sabah saat 04:00’te saldırıya geçti. Derbent yakınlarındaki İngiliz On beşinci Sih Öncü Birliği bozguna uğrarken İngilizler aynı günün gecesinde kuvvetlerini tekrar toparlayıp karşı bir saldırıya geçmeyi denediler. Ancak bu sefer de Kürt-Türk birleşik kuvvetleri tarafından ağır bir yenilgiye uğradılar. Özdemir Bey Derbent’i ele geçirirken Köysancak’a kadar Musul Vilayeti’nin nerdeyse yarısı Türk Kuvay-i Milliye güçlerinin kontrolü altına girdi.[7]

İngilizler şaşkındı. Amerikalıların 2003’te Irak’ı işgal ettikten sonra Irak’a yönetici olarak atadıkları Paul Bremer’in bir yüzyıl önceki emsali ve selefi olan ancak ondan çok daha iyi Irak’ı tanıdığına kuşku duyulamayacak İngiliz yönetici Percy Zachariah Cox (1864-1937) “durumun çok tehlikeli olduğunu bildirerek, Churchill’den Süleymaniye’den hemen çekilmek için izin istedi.”[8]

Cox “Yalnızca 200 Türk askerinin, bölgenin tümüyle boşaltılması sonucunu doğuran bir etki yaratacak biçimde aşiretleri ayaklandırmayı başarabilmiş oldukları gerçeğinin çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini” belirtiyor ve “bu başarının ardından Türk propagandasının tüm Güney Kürdistan’ı kapsayacak biçimde genişleyebileceğinden duyduğu kaygıyı” ifade ediyordu.[9]

Türkiye’nin yaşadığımız tarihten 86 yıl öncesinde İngiliz işgalci güçlere karşı şimdi kuzey Irak denilen Musul Vilayeti’nde Kürt aşiretlerinin desteği ile sağladığı söz konusu üstünlüğü nasıl kaybedip üstüne üstlük hali hazırda Kürt sorunu denilen bir problemle mevcut sınırları içinde boğuşmak durumunda kalışı herhalde hepimizi derinden düşünmeye sevk etmesi gereken bir mesele ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Türkiye Özdemir Bey’in Musul Vilayeti’nde imkansız koşullar altında gösterdiği “harikulade performansından”[10] 2 yıl sonra tarihte karşılaşılmış en büyük iç isyanlarından ve Cumhuriyet’i kuran liderleri politik bakımdan derinden etkileyen Şeyh Sait İsyanı ile karşılaştı. 2 yıl öncesinde Musul Vilayeti’ndeki Kürtlerle İngilizlere karşı mücadele edebilen Cumhuriyet’in kendi sınırları içinde eski Osmanlı ve daha sonra Kuvay-i Milliye güçleri safında savaşmış Kürt subayları tarafından kurulmuş Azadi örgütünün organize ettiği bir isyanla boğuşmak zorunda oluşu manidardır.[11]

Günümüz Türkiye’sinde bu resim pek değişmiş gözükmüyor. Türkiye son 25 yıl içinde ekonomik, siyasi ve askeri kaynaklarının önemli bir kısmını Güneydoğu Anadolu’da terörist faaliyetlerde bulunan PKK’ya ayırmak zorunda kalırken Kuzey Irak’a sayısı bilinmeyen pek çok sınır ötesi harekat düzenledi. Türkiye Musul Vilayeti ile ister Kuzey Irak ister “Kürdistan” veya Vilayet bağlamında bir rabıtaya sahip olsun bu ilişkinin tek taraflı bir irade beyanı ile ortadan kaldırılabilecek türden olmadığı ortadadır. İlginç olan Türk ordusu PKK ile 1990’lı yılların başlarında en zorlu çatışma dönemlerini yaşarken 15 Mayıs 1992 tarihinde ülkenin başkentinde Kuzey Irak’taki 60’ı aşkın Kürt aşiretini temsil eden Musul Vilayeti Konseyi kendi deklarasyonunu ilan edebiliyor[12] ve Türkiye’deki en üst düzey sivil ve askeri yetkililerle görüşmelerde bulunabiliyor ve Türkiye’den yardım talebinde bulunabiliyordu. Daha ilginci Konsey’de ciddi bir ağırlığa sahip olan Sürçi aşireti tam da 70 yıl önce Özdemir Bey harekatının belkemiğini oluşturan ve Özdemir Bey’in İngilizlere karşı mücadelesini sonuna kadar destekleyen Sürücü (Sürçi) aşireti oluşudur.[13]

Tüm bu tarihsel paralellikler Musul Vilayeti’nin Türkiye’nin Kürt Sorunu’nu çözmesi bakımından olmazsa olmaz bir unsur olarak kendini ortaya koyduğunun açık göstergeleridir. Ancak anlaşılan Türkiye bölge ülkeleri ile birlikte Kürt Sorunu bağlamında uzun zamandır yazılı olmayan bir anlaşmaya uygun hareket etmektedir. Bu anlaşmaya göre Kürtler yaşadıkları ülkelerin bir parçası olacaktır. Görünen o ki bu anlaşmaya zamanında Düvel-i Muazzama olduğu gibi şimdinin ‘major’ güçleri de zımni destek vermektedirler.

Anlaşma temelde şu şekilde özetlenebilir: Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları ülkeler olan Türkiye, İran ve Irak –hatta Suriye- Batılı güçlerle işbirliği yaptığı sürece Düvel-i Muazzama “Kürdistan” projesinin uygulamaya sokulmasına müsaade etmeyecektir. Söz konusu ülkelerde bu bağlamda kendi bildiklerini okuyabileceklerdir. Ancak ne zamanki mezkur ülkelerin ezeli çoğunluğu bölgesel dengeleri Düvel-i Muazzama aleyhine çevirebilecek boyutta Batı karşıtı bir politika takip ederlerse bu durumda esen karşı rüzgarları farklı bir istikamete yönlendirmek için Kürdistan projesi devreye sokulacaktır. Bu çerçeve içinde Kürt Sorunu Şark Meselesi’nin önemli parçalarından biridir.

Sykes-Picot anlaşması ile I. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’nun nasıl şekilleneceğine karar veren İtilaf devletleri bağımsız bir Kürdistan devletinin Ortadoğu üzerinde yüzyıllardır güç mücadelesi yapan Türk, Arap ve Pers yapıları için temel bir rahatsızlık noktası olduğunun bilincindeydi. Kürdistan projesinin uygulamaya sokulması demek üç kadim bölge devletinin parçalanma riskinin göze alınması demektir. Özellikle projeyi ilk defa dillendiren Büyük Britanya’nın Kürdistan’ı çok geçmeden rafa kaldırması manidardır. Kuşkusuz Britanya’nın projeden vazgeçmesi Kürtlerin aşiret yapısı ve Anadolu’da süren anti-İngiliz Kuvay-i Milliye harekatına duydukları sempati ve verdikleri destek[14] ile direkt ilişkili olduğu kadar Britanya’nın Ortadoğu Satranç Tahtası’ndaki güç dengelerini kollaması ile de doğrudan alakalıdır. Britanya “balance of power” politikasını I. Dünya Savaşı’nda çok etkili bir şekilde kullanmış olup söz konusu politika hali hazırda Anglo-Amerikan halefleri tarafından uygulanmaktadır.

İngilizler için İngiliz yanlısı bir İran rejimi, Batı ile direkt çatışmadan kaçınacak bir Türk devleti ve doğrudan kendi mandaları altındaki bir Irak üçgeni içinde Kürdistan devletinin kurulması manasızdır ve menfaatlerine aykırıdır. Çünkü böyle bir devlet bölgede istikrarı sağlama ihtimali daha yüksek olan ve İngiliz menfaatleri ile direkt çatışmayacak üç devletin iç insicamını ciddi bir şekilde bozacaktır ve böylesi büyük bir riski İngiliz politikasının üstlenmesi için ortada temel bir rasyonel argüman mevcut değildir. Ortaya çıkması tartışılan Kürdistan projesinin hayatta kalabilirliği, devamlılığı ve bölgede istikrara katkı yapabileceği her şeyin ötesinde İngiliz menfaatleri için dayanıklılığı çok tartışmalıdır. İngiliz sivil ve askeri liderleri Gerhtrude Bell, T.E. Lawrence gibi bölge uzmanlarının tavsiyeleriyle söz konusu projeden kısa zamanda vazgeçmişler[15] ve Kürtlere verdikleri sözlere sadakatsizlik yapmaktan kaçınmamışlardır. Bu perspektifte ilk etapta Fransa’ya verilmesinde anlaşılan Musul Vilayeti petrolün önemini de iyi kavrayan İngilizler tarafından klasikleşmiş bir politik manevra ile Pax Britannica’ya dahil edildi.[16] Bu noktada nasıl Anadolu’da yaşayan Kürtler Türkiye ve İran’da yaşayanlar da Pers Pehlevi kontrolü çerçevesinde ise İngilizler Musul Vilayeti içinde yaşayan Kürtleri de Arap hakimiyeti altında tutmak için mandaları altına aldıkları Irak’a bağlamak istediler. Bu perspektifte Musul Vilayeti’nin Türkiye’ye bırakılması Türkiye’nin bölgedeki elini güçlendirecek ve kontrol edilmesini zorlaştıracaktır. Dolayısıyla Britanya mandası altındaki Irak’a Musul Vilayeti bağlanarak Kuzey Irak’taki Kürtler üzerinde Arap hakimiyeti sağlanmış oluyordu. Sözkonusu zımni anlaşma ancak bölge ülkeleri Anglo-Sakson ittifakın aleyhine döndüklerinde Kürdistan projesinin hayata geçirilmesini uygun görmektedir. Bu yapı İngiltere’nin yerini global bir güç olarak alan Pax-Americana ile yukarıdaki çerçevede varlığını sürdürmektedir.

Bu noktada neden son zamanlarda Kürdistan teriminin sıkça dolaşımda olduğunun kısa bir değerlendirmesinin yapılmasına ihtiyaç vardır. Öncelikle bölge aktörlerinde I. Dünya Savaşı sonrası yaşanan major değişikliklere bir göz atmakta fayda var.

Ortadoğu’daki ince ve hassas denge 1979 İran Devrimi ile ciddi bir türbülansla karşılaştı. Bu türbülans süreci ve onun ana faili Humeyni yönetimi kaosu daha da derinleştirmek yolu ile adam edilmek istendi. Yaklaşık on yıl süren Irak-İran savaşı kaosun hangi derinliklere ulaştığını göstermesi bakımından manidardır: Kendini Babil kralı Nabukadnazer zanneden Saddam Hüseyin’in Sünni azınlığının yönettiği çoğunluğu Şii olan Irak’a karşı Pers imparatorluğunu uyandırmaya çalışan Pehlevi hanedanını deviren Şii Ayetullahların yönettiği İran. Sözkonusu savaş biter bitmez Saddam bu sefer de Irak anayasasını yapan ve ordusunu kuran Cox’ın yarattığı Kuveyt Emirliğini işgal etti. Kuveyt’in işgali Anglo-Amerikan ittifaka Ortadoğu’ya daha doğrudan müdahale etme şansı verdi. Bu süreçte Saddam’ın Kuveyt’ten çıkarılmasından belki daha da dikkat çekici olan nokta Irak’ın kuzeyinde 36. paralel itibariyle uçuşa yasaklı bir Kürt bölgesinin oluşturulmasıydı. 1979 Devrimi ile İran’ı kaybeden Anglo-Amerikan ittifak (Atlantik ittifakı) Kuveyt işgali sonrası Irak ile problemli hale gelmiştir. Bu yapı içinde Türkiye güvenilir müttefik statüsünü korumaktadır. Hatta bu bağlamda özellikle Turgut Özal yönetimi altındaki Türkiye’ye Kuzey Irak’ın bırakılmasının bile mümkün olduğu tartışılmıştır. Bu konunun Türkiye cephesinde hararetli tartışmaları alevlediği malumdur. Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken nokta Kuzey Irak’ta özerk bir Kürt yönetiminin oluşturulduğu zamanın Atlantik ittifakının iki önemli bölge ülkesini kaybettiği bir zamana denk gelişidir. Anlaşılan ittifak bölgede kendi aleyhine olabilecek bir gelişmeye karşı önlemlerini aldığının işaretini vermektedir.

Kuşkusuz bölge ittifakı tehdit eden bir yapıya dönüşür ve Kürdistan projesi devreye sokulursa projeden en fazla zarar görecek ülke Türkiye’dir. Türkiye bu senaryoda ittifakla birlikte hareket etmesine rağmen bölge dengesi Atlantik aleyhine döndüğü için cezalandırılmaktadır. Hiç şüphe yok ki Türkiye böyle bir senaryo gündeme geldiğinde kendi ulusal kimliğini ve misyonunu koruyacak ve geliştirecek kontra bir projeye sahip olmalıdır. Türkiye devleti böyle bir senaryoya sahip midir? Bu konuda Musul Vilayeti’nin tarihsel derinliği ve semantik içeriği ve Özdemir Bey’in mücadelesi böyle bir proje ile ilgili kimi ipuçlarını belki de anlamak isteyenlere veriyordur.

Amerika’nın Anglo-Sakson misyonun I. Dünya Savaşı sonrası yaptığını Ortadoğu’da yenilemek ya da temerküz ettirmek için 1991 I. Körfez savaşı’nı müteakip 2003 Irak işgalini gerçekleştirmesi Kürdistan projesinin tekrar raflardan inmesini sağlayan birtakım gelişmeleri tetiklemiştir. Bu gelişmelerde TBMM’nin Amerikan Ordusu’na Türkiye üzerinden geçiş izni veren tezkereyi onaylamaması da önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’nin Irak işgalinde iyi müttefik rolünü oynayamaması Irak-İran problematiğini aşmak konusunda Türkiye’yi devreye sokmak isteyen Atlantik ittifakını zora sokmuştur. Türkiye-İran-Irak üçgeninde kendine müttefik bulamayan ittifak yeni bir müttefiki eskilerin enkazları üstünde kurmaktan eğer durum kötüye giderse çekinmeyecektir. Bu perspektifte Amerikan yönetiminin işgalden beri Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Hükümetini güçlendirmek için elinden geleni yaptığını not edelim. İttifak için Türkiye Kuzey Irak’ın yönetimi bakımından da idealdir; ancak Türkiye ittifak karşıtı bir resim verirse bu durumda Kuzey Irak yeni bir müttefikin neşvünema edeceği bir zemin olarak geliştirilebilir. Tezkere reddi sonrası Kuzey Irak’ta söz konusu gelişmelerin yaşandığı aşikardır. Son zamanlarda İran’da konuşlanan PKK’nın İran kolu olan PEJAK’ın Amerika tarafından desteklendiğine dair rivayetlerin dolaşımda olduğuna da burada dikkat çekelim.[17] Amerika-PKK ilişkisinin gizemli yapısı burada düğümü çözecek bir karaktere sahiptir.

Bu yapıyı anlamanın yollarından biri son zamanlarda Irak çapında Amerika’nın attığı adımları gözlemlemektir. Bu adımlardan ilki Amerika’nın Sünni bölgelerde yaşayan aşiretlerle yaptığı işbirliği çerçevesinde El Kaide’yi zayıflatma çabalarında kendini göstermektedir.[18] İkinci adım Baas üyelerinin tekrar hükümet görevlerine geri dönmesine Amerika’nın yeşil ışık yakmasıdır.[19] Üçüncü ve son adım Şii-Sünni Arapların Irak’ın Arap çatısı altında bir araya getirilmesidir. Özellikle son adım 140’ı aşkın Şii ve Sünni Arap parlamenterin Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine geçenlerde verdikleri ültimatom tarzı deklarasyonda kendini göstermektedir.[20] İlginç olan her iki adım da aynı gün içinde basına yansımıştır. Deklarasyon Kürt yönetimini Merkezi hükümetten bağımsız yabancı petrol şirketleri ile anlaşma yapamayacağı konusunda uyarmakta ve petrol şirketlerini de Kürt yönetimi ile yapacağı anlaşmaların Irak’ın diğer bölgelerinde yapılacak başka anlaşmaları engelleyebileceği konusunda ikaz etmektedir. Deklarasyon petrol zengini Kerkük’ün Kürt bölgesine bağlanması meselesinde de Şii ve Sünni Arapların birleşmesini göstermesi bakımından dikkat çekici. Araplar son deklarasyonda Kerkük’ün Kürt bölgesine bağlanmasına açıkça karşı çıkıyorlar.

Kürtler işgalden beri dışlanan Sünnilere karşı Şiilerle birlikte hareket ediyorlardı. Sonuç olarak Şiiler ve Kürtler Saddam’ın Sünnici Baas milliyetçiliğinin ortak mağdurları idiler. Ancak son gelişmeler belki de ibrenin Kuzey Irak Kürt yönetimi aleyhine döndüğünün bir göstergesi niteliğindedir. Bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak biraz da Amerika’nın işgal sonrası izlediği etnik ve mezhep temelli politikaların süreci ve bölgeyi Atlantik ittifakı karşıtı bir yapılanmaya doğru sürüklediğini gözlemlemekle ilişkilidir. Amerika’nın Şiileri temel alan yaklaşımları Sünnileri El Kaide ile işbirliğine zorlarken Kürtlerin de Kuzey’de semizlenmesini sağlamıştı. Ancak bu politika Irak üzerinde ittifak karşıtı, Putin liderliğinde tekrar sahneye çıkmaya hazırlanan Rusya destekli İran’ın etkisinin artmasına hizmet ederken Kürdistan konseptinden açık bir şekilde rahatsız olduğunu deklare eden Türkiye’yi de –tezkere sonrası süreç bağlamında- ittifaka teenni ile yaklaşmaya sevk etmektedir. Bu arada işgalden beri Türkiye’de İslamcı özellikleri bazı zamanlarda vurgulanan bir partinin hükümet ettiğine ve “Büyük Ortadoğu Projesi” diye isimlendirilen bir çerçeve ile kimi zamanlarda ılımlı İslam bağlamında beraber anıldığına dikkat çekelim. Ancak aynı hükümetin Dışişleri Bakanının Amerika’nın terörist örgütler listesine aldığı Hamas liderlerinden Meşal ile görüşmekten kaçınmadığını da bu noktada hatırlatalım.

Tüm bu gelişmeler belki de Amerika’yı etnik ve mezhep temelli bir politika üretmekten Irak’ın Arap kimliğine vurgu yapan bir siyasete yönelmeye motive etmiş olabilir. İlk politikanın Irak’ı bölünmeye iteceği açıktır. İkinci politika ise Irak’ın bütünlüğüne vurgu yapmaktadır ki bu Türkiye’nin de resmi politikasıdır. Bu noktada Türk Dışişleri AKP yönetimi altında da klasik Kemalist doktrine uygun bir Irak politikası takip etmekte Musul Vilayeti’nin Arapların yönettiği bir Irak devletinin parçası olmasını savunmaktadır. Bu I. Dünya Savaşı sonrasından beri Özdemir Bey’in harekatı müstesna tutulursa Türkiye’nin resmi politikasıdır. Ancak bu politikanın günü kurtarmakla birlikte ne Türkiye ne de bölge ülkeleri için özellikle Kürt sorunu bağlamında yaraları sardığına ve derde derman olduğuna dair güçlü emareler mevcut değildir.

Amerika’nın son zamanlarda uyguladığı yukarıda dökümü verilen politikaları Irak’ın bölünmesinin ittifak menfaatleri aleyhine sonuçlar vereceği düşüncesi ile bütünlük yanlısı politikalar geliştirdiğinin kanıtları olabilir. Bölünen Irak’ta Şiiler İran’ı hamileri gibi görecek ve kuzeyde temelleri atılacak Kürdistan güvenilir müttefik Türkiye’yi ittifaka soğutacaktır. Kürdistan projesi Irak’ın bölündüğü ve İran etkisinin Irak Şiileri üzerinden Suriye ve Lübnan’a yayıldığı bir Ortadoğu denkleminde hayata geçirilebilecek bir projedir ve ciddi risklere sahiptir. İttifak böylesi riskleri üstlenme konusunda ciddi argümanlara sahip olduğundan emin değildir. Sonuç olarak son Şii-Sünni Arap Deklarasyonu belki de Kürdistan projesinin I. Dünya Savaşı sonrası İngilizler tarafından yapıldığı gibi Amerikalılar tarafından da bir kez daha rafa kaldırıldığının bir işaretidir. Bu noktada Türkiye’nin Amerika tarafından yeşil ışık verilen Kuzey Irak harekatlarının yalnızca PKK’ya karşı değil fakat Kuzey Irak Kürt yönetimine karşı da bir eylem olduğuna dikkat çekelim. Ve belki de bu eylem yoluyla yalnızca Türkiye değil fakat Amerika’da Kuzey Irak’taki yönetime mesaj vermekte ve onlara kendi sınırlarını hatırlatmakta ve yeni Irak ve Kürt politikasının işaretlerini vermektedir. Bu haliyle belki de Kuzey Irak’ın tekrar Türk yönetimine bırakılabilecek bir olgunluğa hazırlanmakta olup olmadığı meselesi kuşkusuz ateşli tartışmaları beraberinde getirecek bir subje oluş karakterini sürdürmektedir.

Bu noktada Türk-Arap ilişkilerinin gelişeceği çizgi Musul Vilayeti’nin kaderini de belirleyecektir. Bu bağlamda Musul Vilayeti Türkiye’nin Ortadoğu’ya geri dönüşünün başlangıç hikayesi olabilir.

25.01.2008


[1] İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Otopsi yayınları, İstanbul, 2003, s.189-190

[2] A.g.e. s.190

[3] A.g.e. s.190

[4] A.g.e. s.191

[5] A.g.e. s.189

[6] A.g.e. s.189

[7] A.g.e. s.195-196

[8] A.g.e. s.196

[9] A.g.e. s.196

[10] A.g.e. s.325

[11] Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, İletişim yayınları, 2003, İstanbul, s.410-422

[13] Musul Sorunu, s.324

[14] Ağa, Şeyh, Devlet, s.410-411.

[15] Musul Sorunu, s.195 Kaymaz İngiliz arşivlerini esas alan çalışmasında projenin hangi maksatla uygulamaya geçirilip hangi maksatlarla rafa kaldırıldığını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Önce rafa kaldırılan projenin Özdemir Bey’in devreye girmesi ile tekrar kısa bir süreliğine olsa da gündeme gelmesi manidardır. Özdemir Bey’in bölgeyi terk etmeye zorlanmasını müteakip Süleymaniye’ye Kürtleri bölmek ve Özdemir Bey’i zayıflatmak için konuşlandırılan Şeyh Mahmut da İngilizler tarafından tasfiye edildi. Kürdistan projesi tekrar rafa kaldırılmıştı.

[16] William R. Polk, Irak’ı Anlamak, NTV, 2007, İstanbul, s.90-91

[17]The New York Times, In Iraq, Conflict Simmers on a 2nd Kurdish Front, October 23, 2007

[18] The New York Times, Uneasy Alliance Is Taming One Insurgent Bastion, April 29, 2007, U.S. Arming Sunnis in Iraq to Battle Old Qaeda Allies, June 11, 2007, The Former-Insurgent Counterinsurgency, September 2, 2007

[19] The New York Times, Iraq Eases Curb for Former Officials of Husseein’s Party, January 13, 2008

[20] Associated Press, , Iraqi Shiites and Sunnis criticize Kurds, January 13, 2008

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın

Kapalı
Kapalı