Ekopolitik

Menfi Düşüncenin Gücü

menfi düşünce

Antik Çağ felsefesi de, modern çağın psikoloji bilimi de kasvetli fikirlerin bizi aslında daha mutlu yaptığını öne sürüyor.

Tatil mevsimi ruhsal bir çıkmaza sürüklüyor insanları. Bu mevsimin tanımı haliyle “zevktir”- ancak görünen o ki zevklenmek için yaptığımız sıkı çabalar çoğumuzu daha da mutsuzluğa sürüklüyor. Aşırı kalabalık havaalanı localarındayken yahut sabrımızın sınırlarını ölçen akrabalarımızla günlerce yan yana kalırken mutlu olabilmek zor.

Bundan 60 sene önce “The Power of Positive Thinking” [Olumlu Düşüncenin Gücü] kitabında Norman Vincent Peale’in verdiği tavsiye gibi dergiler ve buna benzer şeyler tatillerle baş etmek için “olumlu düşünmeyi” tavsiye ediyor. (Peale, tatillerde insanların “şuurlu olarak her şey hakkında umutlu konuşmaya çalışmaları” gerektiğini öne sürmüştü.) Bu tavsiyelerin sonucu genellikle şu meşhur rahatsız edici oda oyununa benzer haller ortaya çıkıyor. Bir kutup ayısı ile aynı odadasınız ve ayıyı düşünmemeye çalışmak zorundasınız; düşünmemek için ne kadar kendinizi zorlarsanız, o kadar daha fazla aklınıza girecektir.

Sırf en kötü durum senaryolarını ince ayrıntılarıyla düşünmek bile, geleceğin kaygı üreticiliğinden kurtulmaya yardım edebiliyor.

Peal’in olumlu felsefesinin çeşitleri Amerikan kültürünün derinlerine kadar gidiyor, mesele sadece tatillerle nasıl başa çıkarız ve başka tür sosyal durumlarla nasıl mücadele ederiz değil, iş dünyası, siyaset ve bunların da ötesine geçiyor. Ancak gelin görün ki, araştırmalar bu tür, “kullanıcının” ruh halini, başaracağını tekrar tekrar telkin ile ve müstakbel başarıların tasviri ile canlandırıcı teşvikler genellikle amaçlananın tam zıttı sonuçlar veriyor.

Şanslıyız ki, hem antik felsefe hem de günümüz psikolojisi bize bir seçenek sunuyor: sezgisel beklentilerin tersine bir bakış ki bunu terimselleştirmek gerekirse “mutluluğa giden olumsuz yol” diyebiliriz. Bu yaklaşım, iktisadi olarak daha güvensiz olan memleketlerin vatandaşlarının genellikle daha müreffeh olanlara kıyasla araştırmalarda nasıl daha mutlu olabildikleri gibi bilmeceleri çözmemize de yardımcı olabilir. Ya da başka bir bilmece olan, çoğu başarılı iş insanlarının sabit gelecek hedefleri belirlemekten kaçmaları da bu yaklaşım sayesinde çözülebilir.

“Olumsuz yolun” bir öncüsü, 2007’de ölen New Yorklu psiko-terapist Albert Ellis’di. Antik Yunan’ın
Stoacı filozoflarının temel bir idrakini Ellis yeniden keşfetti: Bazen meçhul bir istikbale hitap etmenin en iyi yolu en güzel senaryoya değil en kötüsüne yoğunlaşmaktır.

Stoacılardan biri olan Seneka’nın fikirleri bu husus hakkında oldukça radikaldi. Refahını kaybetmekten korkuyorsan, “bir kaç gün kenara çekil ve en kıt ve ucuz öğünlerle ve bayağı ve kaba kıyafetlerle mutlu olabileceğini düşünüp kendine şöyle söyle: ‘Korktuğum durum da bu muymuş?’” diye öğüt vermişti kendisine akıl danışan birisine.

Parasız kalma korkusundan kurtulmak için, Ellis müşterilerine şu tavsiyeyi verdiğini söylemişti bana: New York metrosuna binin ve istasyonlardan geçerken yüksek sesle durakların isimlerini söyleyin. Ben kolaylıkla sinirlenebilen bir insanım, gazetecilik araştırması adına, tavsiyeyi dinledim ve Londra metrosunun merkez hattında bunu uyguladım. Acı verici bir şeydi. Fakat abartılmış korkularım kaybolup gittiler: kimse bana sözlü ya da fiziksel olarak müdahale etmedi. Bir kaç kişi garip garip baktı o kadar.

En kötü senaryoyu en ince ayrıntısına kadar düşünmek -Stoacıların “uğursuzluğun önceden planlanması” diye isimlendirdikleri teknik- geleceğin kaygı üreticiliğinden kurtulmak için yardım edebiliyor. Psikolog Julie Norem Amerikalıların üçte birinin bu stratejiyi içgüdüsel olarak kullandıklarını tahmin ediyor ve Norem bu stratejiyi “korunmacı kötümserlik” olarak nitelendiriyor. Buna karşılık, olumlu düşünmek, insanın kendisini işlerin iyiye döneceğine ikna etmesine yarıyor; ancak buradaki olumlu düşünmek ile ilgili sorun işler olumlu gitmediği takdirde her şeyin korkunç olacağı fikrinin kuvvetlendirilmiş olmasıdır.

Amerikan şirketlerinde belki de en çok kabul gören doktrin “olumluluk kültüdür”. Büyük oynamanın, riskli hedefler koymanın bir kurum için önemi çoktur, diğer taraftan çalışanlar SMART – zekice- hedefler koymaya teşvik edilir- hatta zorlanır —SMART kavramı [İngilizce “zeki“ manasına gelen kelimenin baş harflerinden ç.n.] (Specific) Spesifik, (Measurable) Ölçülebilir, (Attainable) Ulaşılabilir, (Relevant) Alakalı, (Timely) Doğru Zamanlama“ kavramlarını içerir. (Bu terimin ilk defa 1981’de George T. Doran tarafından bir makalede kullanıldığı düşünülüyor.)

Ancak hedef belirleme yanlısı mutabakatta çatlamalar başladı. Bunun nedenlerinden biri aşırı hedef belirlemecilik çalışanların ahlaki tutamakları yitirip işleri kitabına uydurmasına neden olabilmektedir. İşletme araştırmacısı olan Lisa Ordóñez ve meslektaşları tarafından yapılan bir çalışmada katılımcılardan Scrabble oyununda olduğu gibi harflerden kelimeler türetmeleri istenmiş. Deney, katılımcılara ulaştıkları sayıyı isim vermeden bildirmelerini istemiş ve belirli bir hedef verilmiş kişiler, “yapabildiğinin en iyisini yap” denilen diğer gruba kıyasla çok daha fazla yalan söylemişler.

Hedefler başarısızlığa bile götürür. Bir grup iktisatçı, birçok New Yorklu taksicinin yağmurlu günlerde normal günlerde kazandıklarından daha az para kazandığını ortaya çıkarttı. Çünkü taksiciler kafalarındaki iyi bir günün kazancı olarak gördükleri miktara ulaştıkları anda çalışmayı bırakıyorlardı.

Diğer tüm değişkenler pahasına tek bir hedefe kilitlenmek bir şirket işini de bir insan hayatını da mahvedebiliyor. Washington’daki George Washington Üniversitesi’nde “aşırı peşine düşülmüş” hedefler hususunda çalışan Christopher Kayes bir üst düzey yönetici ile olan konuşmasını aktarıyor: “bana hedefinin 40 yaşına geldiğinde bir milyoner olmak olduğunu söyledi… Ve bunu başarmıştı da. [Ama] aynı zamanda eşinden boşanmış, sağlık problemleri ortaya çıkmış ve çocukları artık onunla hiç konuşmaz olmuştu.” Hedeflere kilitlenmemizin arkasında belirsizliklerin getirdiği derin bir rahatsızlığın yattığını iddia ediyor Profesör Kayes’in çalışması.

Virginia Üniversitesi’nde işletme yönetimi hakkında çalışan Doçent Saras Sarasvathy belirsizlik korkusu ile uyumu sağlamanın, daha dengeli bir hayatın anahtarı olmasından başka, aynı zamanda refaha götüren yol da olduğunu söylüyor. Doçent Sarasvathy bir proje için, başarılı 45 girişimci ile röportaj yapmış, bu kişilerin her birinin en az bir işi kamuoyuna mal olmuş. Neredeyse hiç biri tafsilatlı iş planları yazıp ayrıntılı pazar araştırmaları yapma fikrini benimsemiyor.

Bu insanların yaptığı şey Doçent Sarasvathy’in “işi halletme” dediği şey. Bir hedef belirleyip ona ulaşmak için planlar yapmaktansa, araç ve gereçlerini alıp muhtemel sonuçları tahayyül etmişler. “İşi halletme” aynı zamanda “karşılanabilir kayıp prensibini” de içinde barındırıyor. Bir işten harika gelir kazanmanın imkânına yoğunlaşmak yerine, battığında ne kadar kaybederim hesabı yapmalı. Eğer potansiyel kayıp tolere edilebilir düzeydeyse, ikinci adım da atılabilir.

“Olumsuz yolun” nihai kıymeti iyimser duyguları ya da başarıyı kolaylaştırmak değil. Bunun amacı sadece gerçekçi olmak. Gelecek gerçekten belirsiz, her şeyden önce işler yolunda gittiği kadar, yoldan çıkıyor da. Sürekli olarak hayatımızdaki beklenmedik sürprizlere bir son vermek arzusuyla motive edilmiş olarak yaşıyoruz.

Bu tüm zamanların en büyük “olumsuzu” için bilhassa doğru bir önerme. Ölümlü olduğumuzu normalde olduğundan daha fazla düşünmek bize fayda getirebilir mi? Steve Jobs’un meşhur sözünde deklare ettiği gibi: “Öleceğini hatırlamak, ‘kaybedecek bir şeylerin var’ tuzağına düşmekten kurtulmanın en iyi yoludur.”

Ne kadar çok Woody Allen’ın -Allen “Ölüme şiddetle karşıyım” demişti-.ölüm hakkındaki fikri ile mutabık kalmayı istesek de ölümü inkâr etmektense onunla yüzleşmek için söylenebilecek daha çok şey var. Öyle kuvvetli ve değiştirilemez gerçekler var ki en kuvvetli olumlu düşüncelerin bile bunları değiştirmesi mümkün değildir.

(WSJ, The Power of Negative Thinking, 7 Aralık 2012, Oliver Burkeman’ın Kitabından Uyarlanmıştır, “The Antidote: Happiness for People Who Can’t Stand Positive Thinking” [Panzehir: Olumlu Düşünmeye Dayanamayanlar için Mutluluk] Kasım 2012, Faber & Faber)

Çeviren: Mehmet Yılmaz Akbulut

 

menfi düşünce

Antik Çağ felsefesi de, modern çağın psikoloji bilimi de kasvetli fikirlerin bizi aslında daha mutlu yaptığını öne sürüyor.

Tatil mevsimi ruhsal bir çıkmaza sürüklüyor insanları. Bu mevsimin tanımı haliyle “zevktir”- ancak görünen o ki zevklenmek için yaptığımız sıkı çabalar çoğumuzu daha da mutsuzluğa sürüklüyor. Aşırı kalabalık havaalanı localarındayken yahut sabrımızın sınırlarını ölçen akrabalarımızla günlerce yan yana kalırken mutlu olabilmek zor.

Bundan 60 sene önce “The Power of Positive Thinking” [Olumlu Düşüncenin Gücü] kitabında Norman Vincent Peale’in verdiği tavsiye gibi dergiler ve buna benzer şeyler tatillerle baş etmek için “olumlu düşünmeyi” tavsiye ediyor. (Peale, tatillerde insanların “şuurlu olarak her şey hakkında umutlu konuşmaya çalışmaları” gerektiğini öne sürmüştü.) Bu tavsiyelerin sonucu genellikle şu meşhur rahatsız edici oda oyununa benzer haller ortaya çıkıyor. Bir kutup ayısı ile aynı odadasınız ve ayıyı düşünmemeye çalışmak zorundasınız; düşünmemek için ne kadar kendinizi zorlarsanız, o kadar daha fazla aklınıza girecektir.

Sırf en kötü durum senaryolarını ince ayrıntılarıyla düşünmek bile, geleceğin kaygı üreticiliğinden kurtulmaya yardım edebiliyor.

Peal’in olumlu felsefesinin çeşitleri Amerikan kültürünün derinlerine kadar gidiyor, mesele sadece tatillerle nasıl başa çıkarız ve başka tür sosyal durumlarla nasıl mücadele ederiz değil, iş dünyası, siyaset ve bunların da ötesine geçiyor. Ancak gelin görün ki, araştırmalar bu tür, “kullanıcının” ruh halini, başaracağını tekrar tekrar telkin ile ve müstakbel başarıların tasviri ile canlandırıcı teşvikler genellikle amaçlananın tam zıttı sonuçlar veriyor.

Şanslıyız ki, hem antik felsefe hem de günümüz psikolojisi bize bir seçenek sunuyor: sezgisel beklentilerin tersine bir bakış ki bunu terimselleştirmek gerekirse “mutluluğa giden olumsuz yol” diyebiliriz. Bu yaklaşım, iktisadi olarak daha güvensiz olan memleketlerin vatandaşlarının genellikle daha müreffeh olanlara kıyasla araştırmalarda nasıl daha mutlu olabildikleri gibi bilmeceleri çözmemize de yardımcı olabilir. Ya da başka bir bilmece olan, çoğu başarılı iş insanlarının sabit gelecek hedefleri belirlemekten kaçmaları da bu yaklaşım sayesinde çözülebilir.

“Olumsuz yolun” bir öncüsü, 2007’de ölen New Yorklu psiko-terapist Albert Ellis’di. Antik Yunan’ın
Stoacı filozoflarının temel bir idrakini Ellis yeniden keşfetti: Bazen meçhul bir istikbale hitap etmenin en iyi yolu en güzel senaryoya değil en kötüsüne yoğunlaşmaktır.

Stoacılardan biri olan Seneka’nın fikirleri bu husus hakkında oldukça radikaldi. Refahını kaybetmekten korkuyorsan, “bir kaç gün kenara çekil ve en kıt ve ucuz öğünlerle ve bayağı ve kaba kıyafetlerle mutlu olabileceğini düşünüp kendine şöyle söyle: ‘Korktuğum durum da bu muymuş?’” diye öğüt vermişti kendisine akıl danışan birisine.

Parasız kalma korkusundan kurtulmak için, Ellis müşterilerine şu tavsiyeyi verdiğini söylemişti bana: New York metrosuna binin ve istasyonlardan geçerken yüksek sesle durakların isimlerini söyleyin. Ben kolaylıkla sinirlenebilen bir insanım, gazetecilik araştırması adına, tavsiyeyi dinledim ve Londra metrosunun merkez hattında bunu uyguladım. Acı verici bir şeydi. Fakat abartılmış korkularım kaybolup gittiler: kimse bana sözlü ya da fiziksel olarak müdahale etmedi. Bir kaç kişi garip garip baktı o kadar.

En kötü senaryoyu en ince ayrıntısına kadar düşünmek -Stoacıların “uğursuzluğun önceden planlanması” diye isimlendirdikleri teknik- geleceğin kaygı üreticiliğinden kurtulmak için yardım edebiliyor. Psikolog Julie Norem Amerikalıların üçte birinin bu stratejiyi içgüdüsel olarak kullandıklarını tahmin ediyor ve Norem bu stratejiyi “korunmacı kötümserlik” olarak nitelendiriyor. Buna karşılık, olumlu düşünmek, insanın kendisini işlerin iyiye döneceğine ikna etmesine yarıyor; ancak buradaki olumlu düşünmek ile ilgili sorun işler olumlu gitmediği takdirde her şeyin korkunç olacağı fikrinin kuvvetlendirilmiş olmasıdır.

Amerikan şirketlerinde belki de en çok kabul gören doktrin “olumluluk kültüdür”. Büyük oynamanın, riskli hedefler koymanın bir kurum için önemi çoktur, diğer taraftan çalışanlar SMART – zekice- hedefler koymaya teşvik edilir- hatta zorlanır —SMART kavramı [İngilizce “zeki“ manasına gelen kelimenin baş harflerinden ç.n.] (Specific) Spesifik, (Measurable) Ölçülebilir, (Attainable) Ulaşılabilir, (Relevant) Alakalı, (Timely) Doğru Zamanlama“ kavramlarını içerir. (Bu terimin ilk defa 1981’de George T. Doran tarafından bir makalede kullanıldığı düşünülüyor.)

Ancak hedef belirleme yanlısı mutabakatta çatlamalar başladı. Bunun nedenlerinden biri aşırı hedef belirlemecilik çalışanların ahlaki tutamakları yitirip işleri kitabına uydurmasına neden olabilmektedir. İşletme araştırmacısı olan Lisa Ordóñez ve meslektaşları tarafından yapılan bir çalışmada katılımcılardan Scrabble oyununda olduğu gibi harflerden kelimeler türetmeleri istenmiş. Deney, katılımcılara ulaştıkları sayıyı isim vermeden bildirmelerini istemiş ve belirli bir hedef verilmiş kişiler, “yapabildiğinin en iyisini yap” denilen diğer gruba kıyasla çok daha fazla yalan söylemişler.

Hedefler başarısızlığa bile götürür. Bir grup iktisatçı, birçok New Yorklu taksicinin yağmurlu günlerde normal günlerde kazandıklarından daha az para kazandığını ortaya çıkarttı. Çünkü taksiciler kafalarındaki iyi bir günün kazancı olarak gördükleri miktara ulaştıkları anda çalışmayı bırakıyorlardı.

Diğer tüm değişkenler pahasına tek bir hedefe kilitlenmek bir şirket işini de bir insan hayatını da mahvedebiliyor. Washington’daki George Washington Üniversitesi’nde “aşırı peşine düşülmüş” hedefler hususunda çalışan Christopher Kayes bir üst düzey yönetici ile olan konuşmasını aktarıyor: “bana hedefinin 40 yaşına geldiğinde bir milyoner olmak olduğunu söyledi… Ve bunu başarmıştı da. [Ama] aynı zamanda eşinden boşanmış, sağlık problemleri ortaya çıkmış ve çocukları artık onunla hiç konuşmaz olmuştu.” Hedeflere kilitlenmemizin arkasında belirsizliklerin getirdiği derin bir rahatsızlığın yattığını iddia ediyor Profesör Kayes’in çalışması.

Virginia Üniversitesi’nde işletme yönetimi hakkında çalışan Doçent Saras Sarasvathy belirsizlik korkusu ile uyumu sağlamanın, daha dengeli bir hayatın anahtarı olmasından başka, aynı zamanda refaha götüren yol da olduğunu söylüyor. Doçent Sarasvathy bir proje için, başarılı 45 girişimci ile röportaj yapmış, bu kişilerin her birinin en az bir işi kamuoyuna mal olmuş. Neredeyse hiç biri tafsilatlı iş planları yazıp ayrıntılı pazar araştırmaları yapma fikrini benimsemiyor.

Bu insanların yaptığı şey Doçent Sarasvathy’in “işi halletme” dediği şey. Bir hedef belirleyip ona ulaşmak için planlar yapmaktansa, araç ve gereçlerini alıp muhtemel sonuçları tahayyül etmişler. “İşi halletme” aynı zamanda “karşılanabilir kayıp prensibini” de içinde barındırıyor. Bir işten harika gelir kazanmanın imkânına yoğunlaşmak yerine, battığında ne kadar kaybederim hesabı yapmalı. Eğer potansiyel kayıp tolere edilebilir düzeydeyse, ikinci adım da atılabilir.

“Olumsuz yolun” nihai kıymeti iyimser duyguları ya da başarıyı kolaylaştırmak değil. Bunun amacı sadece gerçekçi olmak. Gelecek gerçekten belirsiz, her şeyden önce işler yolunda gittiği kadar, yoldan çıkıyor da. Sürekli olarak hayatımızdaki beklenmedik sürprizlere bir son vermek arzusuyla motive edilmiş olarak yaşıyoruz.

Bu tüm zamanların en büyük “olumsuzu” için bilhassa doğru bir önerme. Ölümlü olduğumuzu normalde olduğundan daha fazla düşünmek bize fayda getirebilir mi? Steve Jobs’un meşhur sözünde deklare ettiği gibi: “Öleceğini hatırlamak, ‘kaybedecek bir şeylerin var’ tuzağına düşmekten kurtulmanın en iyi yoludur.”

Ne kadar çok Woody Allen’ın -Allen “Ölüme şiddetle karşıyım” demişti-.ölüm hakkındaki fikri ile mutabık kalmayı istesek de ölümü inkâr etmektense onunla yüzleşmek için söylenebilecek daha çok şey var. Öyle kuvvetli ve değiştirilemez gerçekler var ki en kuvvetli olumlu düşüncelerin bile bunları değiştirmesi mümkün değildir.

(WSJ, The Power of Negative Thinking, 7 Aralık 2012, Oliver Burkeman’ın Kitabından Uyarlanmıştır, “The Antidote: Happiness for People Who Can’t Stand Positive Thinking” [Panzehir: Olumlu Düşünmeye Dayanamayanlar için Mutluluk] Kasım 2012, Faber & Faber)

Çeviren: Mehmet Yılmaz Akbulut

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın

Kapalı
Kapalı