Politik AjandaSentez MasasıYazarlar

Komünizmden Geriye Kalan

Rus Devrimi’nden yüz yıl sonra, anka kuşu küllerinden geri doğabilecek mi ?

Oxford,İngiltere – Komutanlarının selamlanması için bir araya gelen gri üniformalı askerlerin “Vur! Vur! Vur!” (Ura! Ura! Ura!) şeklindeki şiddetli sesini net bir biçimde hatırlıyorum. “ Büyük Ekim Devrimi’nin 70. Yılını kutluyorum!”

1987’de değişim öğrencisi olarak bulunduğum Moskova’da, soğuk bir Kasım sabahı Kızıl Meydan’a doğru yürüyen askerleri görmek için gittim. Bir grup Sovyet ve yabancı temsilci, genç askerlerin önderliğinde Lenin’in Mozolesi’ne saygı gösterisinde bulundu. Etkileyici gösteri, Komünizmin süregelen devrimci enerjisinin ve onun küresel etkisinin (erişiminin) vitrini konumundaydı.

Sovyet lider Mihail Gorbaçev, içlerinde Afrika Ulusal Kongresi’nden Oliver Tambo ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nden Yaser Arafat gibi solcu liderlerin önünde yaptığı konuşmada, 1917 değerlerini canlandıran bir hareketten bahsetti. Pankartlar, Vladimir Mayakovski’nin bildirisindeki “Lenin yaşadı, Lenin yaşıyor, Lenin her zaman yaşayacak” şeklindeki şiirini taşıyordu.

İddia, özellikle yetersiz şekilde yemek tedarik edilen üniversitelerde okuyan Rus öğrenci arkadaşlarımın yaşadığı gibi, SSCB’nin bütün bunlara kanıt olabilecek ekonomik sorunları nedeniyle gerçekçi gelmiyordu. Yine de sistem mozolenin mermeri kadar sağlam görünüyordu. Ben de tıpki diğer gözlemciler gibi Komünizmin iki yıl içinde parçalanacağına ve dört yıl içinde Sovyetler Birliği’nin kendisinin çökeceğine inanmıyordum.

Yakın zaman içinde, 1917 hakkındaki genel görüşler tümden değişti : Komünizm Lev Troçki’yi “tarihin çöplüğüne” mahkum eder bir izlenim verirken,  serbest piyasalar doğal ve kaçınılmaz görünmeye başlandı. Küreselleşmiş liberal düzene meydan okumalar olabilir ancak bunlar artık gözden düşen Marxism’den değil İslamcılık’tan ya da Çin’in devlet kapitalizminden gelecek.

Lenin’in Bolşevikleri’nin Kasım ayındaki darbesinin ilk aşaması olan Şubat Devrimi’nin yüzüncü yılını yaşadığımız bugünlerde, tarih tekrar döndü. Çin ve Rusya liberal karşıtı milliyetçiliği güçlendirmek için Komünist geçmişin sembollerini kullanıyorlar; Batı’da, serbest piyasa kapitalizmine olan güven 2008 finansal krizinden bu yana düzeltilemedi, ve aşırı sağ ve aktivist sol gibi yeni güçler halk desteği için yarışıyorlar. Amerika’da bağımsız sosyalist aday Bernie Sanders’in geçen yılki Demokratik yarıştaki beklenmeyen gücü, İspanya’da eski bir Komünistin önderlik ettiği Podemos partisinin seçim başarısı solun tabandaki canlanışının işaretleri. Marx ve Engels’in 1848 yılında yazdığı “Komünist Manifesto” klasiği, Britanya’da 2015 yılının en çok satanları arasındaydı.

Peki ben o gün Moskova’da Komünizmin jübilesine tanıklık etmedim mi, ya da 21. Yüzyıl için yeniden şekillenmiş bir Komünizm meydana çıkmak için mi mücadele ediyor ?

Bu karmaşık ve yüzyıl süren destanda; yanlış başlangıçlar, ölüme yaklaşımlar ve beklenmeyen canlanışlar içeren hikayede cevap için bazı ipuçları var.

Semyon Kanatchikov’un yaşamını ele alalım. Eski bir kölenin oğlu olan Kanatchikov, kır yoksulluğunu bir fabrika işi ve modernite heyecanı için terketti. Enerjik ve sosyal olan Kanatchikov kendisini, “Dans ve İyi Davranış Öğretmenliği”ni kılavuz edinerek geliştirmeye koyuldu. Bir zamanlar Moskova’da sosyalist bir tartışma ağına ve bunun sonucunda Bolşevik partisine katıldı.

Kanatchikov’un deneyimleri onu devrimci fikirleri kavrayabilir bir hale getirdi: zengin ve fakir arasındaki uçurumun farkına varabilme inceliği, eski düzenin yeninin yükselişini engellediği duygusu ve keyfi güce nefret. Komünistler net ve ikna edici çözümler önerdi. Liberallerin aksine, Komünistler ekonomik eşitliği savundu; ancak Anarşistlerin aksine, modern sanayiyi ve devlet planlamasını kabul ettiler ve ılımlı sosyalistlere karşı, değişimin devrimci sınıf mücadelesi yoluyla gelmesi gerektiğini savundular.

Pratikte bu düşünceleri bir araya getirmek zor. Son derece güçlü devlet, yeni elitleri terfi ettirirken büyümeyi bastırabilir, ve devrimin şiddeti “düşmanları” için dönemsel kıyımlara yol açar. Kanatchikov da kurban oldu. Devrimden sonra prestijli atanmalarla ödüllendirilse de, Stalin’in ezeki rakibi Troçki’yle olan ilişkisi 1926’da rütbesinin düşmesine neden oldu.

Daha sonra, Komünizm için manzara ümitsizdi. I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Orta Avrupa’daki ilk devrim ateşleri bastırıldı. SSCB kendisini izole halde buldu ve diğer yerlerdeki Komünist partiler küçüktü ve kuşatılmış haldeydi. Amerika’nın şekillendirdiği 1920’ler komünist değil tüketimciydi.

Ancak daha sonra “Bırakınız yapsınlar” anlayışının kusurları Komünizm’in imdadına yetişti.  1929’da Wall Street çöküşünü ve Bunalımı, sosyalist eşitlik ve piyasalardaki görünmez eli zorlayan bir alternatif olarak devlet planlaması fikri takip etti. Komünist militanlık da Faşizm tehlikesine karşı mücadele etmeye hazırlanan birkaç siyasi güçten birisi olarak ortaya çıktı.

Kollektifizmin sıkıcılığı ve dinsiz sosyalizm, Birleşik Devletler’in ümitsiz nüfuz alanında bile verimli bir alan bulmuştu. Moskova’nın 1935’te “halk cephesi(popular front)” destekleme politikasını terk etmesinin ardından, Amerikalı Komünitler ılımlı solcularla faşizme karşı dava arkadaşlığı yapmaya başladı. The Daily Worker’den New Yorklu gazeteci Al Richmond, bu yeni optimizmi, kendisi ve arkadaşları bir İtalyan restorantında bardakları şerefe diye kaldırdığında “yaşam tam o esnada, o çağın tüm kötülük belirtilerine ve umutlarına verip emin olduğumuz cevaplarda kendi ritmimizi duymamızdı” şeklindeki söylemiyle ifade etti.

Bu optimizm seçkin bir grup tarafından paylaşılıyordu. Stalin’in tasfiyelerinin kurbanlarından birisi olan Semyon Kanatchikov 1940’ta çalışma kampında (gulagda) öldü.

Birçokları Stalin Terörünü faşizm karşıtı birlik için hoşgörmeye istekliydi. Ancak 1930’ların sonunda ve 1940’ların başında gelen ikinci dalga faşizmin yenilmesinin ardından çok fazla sürmedi. Soğuk Savaş’ın şiddeti yoğunlaştıkça, Doğu Avrupa’da Komünizmin Sovyetler ile özdeşleşmesi onun özgürleştirici olduğuna dair iddayla özdeşleşti. Batı’da, Birleşik Devletler tarafından  desteklenen düzenni ve reforme edilmiş kapitalizm daha yüksek yaşam koşulları ve refah devletleri sunuyordu. Savaş zamanı anlam ifade eden merkezi ekonomiler barış zamanına daha az uygundu.

Eğer küresel Kuzey’de Komünizm zayıflıyorsa, Güney’de gelişiyordu. Buralarda, Komünistlerin hızlı, devlet öncülüğündeki modernizasyonu birçok kolonyalizm karşıyı milliyetçinin tahayyülünü sarmıştı. Burada üçüncü dalga, 1940’larda Doğu Asya’da ve 1960’ların sonlarına doğru kolonyalizm sonrası Güney’de yükseldi.

1952 yılında, Mao Zedong’un Komünist gerillalarının Pekin’e girmesinden üç yıl önce, Gen Changsuo adlı Çinli Ukrayna’ya kollektif tarım modelini gözlemlemeye geldiğinde, 1917’nin mirası hala güçlü görünüyordu.  Pekin’in 120 mil güneyindeki Wugong köyünden temkinli bir köy lideri olan Changsuo, bu ziyaret sonrası dönüştü. Eve geri döndüğünde, sakalını ve bıyığını kesti, Batılı kıyafetler giydi ve tarımsal kollektifi ve mucizevi traktörü yaymaya başladı.

Devrimci Çin sadece Washington’un Komünizmi sınırlama kararlılığını pekiştirdi. Ancak Amerika Vietnam’da felaket bir savaş verirken, Güney’de ortaya çıkan yeni Marxist milliyetçi jenerasyon, ılımlı sosyalist atalarının hoçgörülü davrandığına inandıkları “yeni-emperyalizm”e saldırmaya başladı. Küba sponsorluğunda 1966’da Afrikalı, Latin Amerikalı ve Asyalı sosyalistleri bir araya getiren Tricontinental Konferansı yeni devrimci dalgalar yarattı; 1980’e kadar Marxist-Leninist devletler Afganistan’dan Angola’ya, Güney Yemen’den Somali’ye kadar genişledi.

Batı 1960’larda Marxist bir canlanmaya daha tanık oldu ancak o dönemin radikal öğrencileri bireysel özerkliğe, günlük hayattaki demokrasiye ve kozmopolitan fikirlere, Leninist disiplinden, sınıf mücadelesinden ve devlet gücünden daha fazla bağımlıydılar. Alman öğrenci hareketinden Joschka Fischer’in kariyeri çarpıcı bir örnek. 1971’de otomobil fabrikasında çalışanlar arasında Komünist bir ayaklanma başlatmaya çalışan Devrimci Mücadele adlı grubun bir üyesi olan Fischer, daha sonra Alman Yeşiller Partisi’nin lideri oldu.

1970’lerin sonunda Amerika önderliğindeki düzenin küresel marketleri domine edişini 1980’lerin sonunda Sovyet Komünizmi’nin çöküşü izledi ve bu dünyanın her yerindeki radikal solda krize neden oldu. Diğer birçokları gibi Fischer de yeni bir dünya benimsedi: Almanya Dış İşleri Bakanı olarak, Amerika’nın 1999’da Kosova’daki bombalamasını (Eski Komünist Sırp lider Slobodan Milosevic’in güçlerine karşı) destekledi ve Almanya’nın 2003’deki refah kesintilerini savundu.

Güney’de, IMF (Uluslararası Para Fonu) borç batağındaki eski Komünist ülkeleri piyasa reformları yapmaya ve bazı eski Komünist elitlerin neoliberalizme geçişe niyetli olduğunu kanıtlamaya zorladı. Sadece bir avuç sözde Komünist ülke kaldı: Kuzey Kore ve Küba ve daha kapitalist forma sahip Çin, Vietnam ve Laos.

Bugün, SSCB’nin çöküşünün üzerinden çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçmişken, Komünizm’in dördüncü kez canlanışı mümkün mü ?

1960’lar sonrası ekonomik eşitliği önceleyen eski sol ile kozmopolitan değerleri, cinsiyet politikasını ve çokkültürlülüğü vurgulayan Fischer’in takipçileri arasında ortaya çıkan ayrım/çatlak en önemli engellerden bir tanesi.  Dahası, küresel çapta imkanları az olanların çıkarlarını savunmak neredeyse imkansız bir görev. 2008 çöküşü, Trump ve Marine Le Pen gibi küresel Kuzey’de ortaya çıkan ekonomik eşitsizlikten kaynaklı öfkeyi suistimal etmek isteyen radikal milliyetçilere fırsat yaratan solun ikilemini şiddetlendirdi.

Bizler şu an büyük çaplı ekonomik değişimin ve sosyal karmaşanın henüz başındayız. Son derece eşitsiz teknoloji kapitalizmi yeterince ücretli iş sağlayamıyor, böylece gençler daha radikal ekonomik gündemler benimseyebiliyor. Yeni sol, yeni ekonomik düzende hem beyaz yakalı hem de mavi yakalı kaybedenleri birleştirerek kazanabilir. Hollanda ve Finlandiya’nın denediği evrensel vatandaşlık geliri gibi fikirler, Marx’ın Komünizm vizyonu olan “ herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacınca göre” düsturuna yakın bir ruha sahip.

1987’deki Moskova’dan Kızıl Meydan’a olan yürüyüş, 1917 yılında Petrograd’taki Kışlık Saray’dan yapılan yürüyüşten daha uzundu. Komünizmin beş yıllık planlarına ve gulag (çalışma kamplarına) geri dönüş olmayacak. Ancak eğer bu çalkantılı tarih bize bir şey öğrettiyse, bu “jübilenin,” 1950’lerde “ideolojinin sonu” ya da Francis Fukuyama’nın 1989’da “tarihin sonu” şeklindeki tahminleri kadar yanıltıcı olabileceği.

Lenin artık yaşamıyor olabilir, eski Komünizm ölmüş de olabilir, ancak adeletsizlik duygusu onları son derece canlı tutuyor.

Çeviren (Tam Metin): Cemal Taşpınar

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı