Ekopolitik

Kapıdaki Düşman Osmanlılar Viyana’da

Kitap Adı: THE ENEMY AT THE GATE- Habsburgs, Ottomans and the Battle for Europe
Yazar Adı: Andrew Wheatcroft
339 Sayfa. Basic Books

Osmanlı sadrazamı Kara Mustafa 1683 yılına gelindiğinde hala ispatlayacak şeyleri olan bir paşa idi. Kara Mustafa, sonları her ne kadar talihsiz bitse de Osmanlı sarayına kesintisiz bir şekilde başarılı vezirler gönderen ünlü Köprülü ailesi tarafından yetiştirilmişti. Akranları tarafından ahlaksız, zalim ve adaletsiz olarak tasvir edilen Kara Mustafa, Ege Denizi kadırga filosu amiralliğine kadar yükseldi. Osmanlı sarayındaki ihanet dolu entrikaları idare etmekte gösterdiği başarısı sayesinde Sultan’ın kızıyla evlendirildi.

Kara Mustafa’nın devamlı yükselişi, dinmek bilmeyen tutkusunu tatmin etmiyordu. Kara Mustafa için nihai ödül Batı’ya açılmaktı. Bir asırdan daha da önce, 1529’da Muhteşem Süleyman Viyana’yı kuşatmıştı. Kış ayının başlaması Süleyman’ı taarruzu sonlandırmaya zorlamıştı. Süleyman’ın kaldığı yerden başarı elde etmek, imparatorluk şerefinin zirvesini temsil ediyordu.

Andrew Wheatcroft’un “Kapıdaki Düşman” adlı yapıtında dahice bir şekilde gösterdiği gibi, Osmanlılar ile Habsburglular arasında asırlar boyunca süren çetin savaşlar, taarruzlar ve her iki tarafta bulunan bir hayli sayıdaki tebaa medeniyetler çatışmasından ziyade daha çok imparatorlukların çarpışmasını temsil ediyordu. Bu mücadeleyi takip eden dini sloganlar açısından savaş sadece Hıristiyanlık ve İslam arasında idi. Asıl amaç ise toprak ilhakı idi, ancak bundan daha az somut olan ama eşit bir gereklilik arz eden başka bir amaç var ise, o da Roma İmparatorluğu’nun varisi olmaktı. Kutsal Roma Cermen İmparatoru, 1.Leopold haklı olarak Roma’nın varisinin Habsburg hanedanlığı olduğu kanaatindeydi, ancak Sultan 4. Mehmed tutkulu bir şekilde Roma İmparatoru Sezar’ın ünvanının kendisine ait olduğuna inandı. Bizans’ı devirip İstanbul’u 2 asır önce ele geçiren atası Fatih Sultan Mehmed bu tutkuyu gerçekleştirememiş miydi? Osmanlıların Bizans’ı almak gibi bir niyetleri yoktu, zaten Bizans’ı kendilerinin gibi görüyorlardı ve asıl hedefleri Habsburg İmparatorluğu’nun payitahtı Viyana idi.

Kara Mustafa, Wheatcroft’un bilgece fakat hızlı bir şekilde akan öyküsünde sahneye emin adımlarla sürdüğü kompleks ve gözü kara karakterlerden sadece biri. Wheatcroft özellikle canlandırdığı şahsiyetlerin gizli çelişkileriyle uyum içinde. Çelişkili karakter özellikleri bir arada. 1. Leopold aynı zamanda hem dik başlı hem de korkakken, 4. Mehmed ise kitap okumayı seven, çekingen ve askeri harekattan zevk alan biri: Nitekim devasa ordusunu Kara Mustafa’nın emrine vermeden önce, Belgrad’a kadar kendisi yönetmişti. Wheatcroft tarihin gizli şahsiyetlerini resmetmek için bu gibi hünerli karşıtlıklara dayanıyor. Bundan dolayı, Habsburg efsanesinin asil şovalyesi olan Savoy Prensi Eugene, sadece çağının en büyük generallerinden biri değil, özel yaşamını başarılı bir şekilde yöneterek günümüzde dahi gizemli kalabilen tutkulu bir kitapseverdi. O’ndan başka, diğer bir Habsburg kahramanı olan Lorraine Dükü 5. Charles ise bütün hayatı neredeyse at sırtında geçmiş, tamamen halis bir cesaret ve korkusuz bir atılganlık abidesi olarak tezahür etmiştir.

5. Charles “Düşmanından korkmaz, savaş nedir bilmez” biriydi. Bu gözlem Wheatcroft’un eserinde merkezi bir yere sahiptir. Wheatcroft’un üzerinde yoğunlaştığı şey sadece “Avrupalıların Türklerden Korkusu” değil bizatihi korkunun kendisini işliyor. (Wheatcorft’un son cümlesinde belirttiği gibi bu korku aşırı boyutlara ilerliyor ve bilhassa Avusturyalılar başta olmak üzere Avrupalıların Türkiye’nin AB üyeliğine gösterdikleri tepkilerin altında bu korku büyük bir yer işgal ediyor) Tüm iyi niyetlerine rağmen, Wheatcroft’un öyküsü bu gibi korkuları azaltamıyor. Osmanlı süvarilerinin ve haşmetli sipahi ve yeniçerilerden oluşan piyadelerin saldırısını betimlerken, Wheatcroft şöyle yazıyor; “Yeniçerilerin size doğru koşarken oluşturduğu muazzam ilerleyişiyle yüz yüze gelmek ve sipahi kılıcının keskin ucuyla ayrışan başları ve kolları seyretmek, tabi ki özel bir cesaret ister”. Wheatcroft, Türk savaşçılarının şehir surlarının altından tüneller vasıtasıyla saldırıya geçmesiyle birlikte kuşatılmış Viyanalılarda oluşan tüyler ürperten, yoğun panik havasını ve şehir halkının sokakların altından gelen kazma ve kürek seslerinin oluşturduğu dedikodulara gece gündüz kulak kabartmasını aktarıyor.

Bundan önce de Habsburg ve Osmanlılarla ilgili birkaç kitap kaleme alan Wheatcroft, bu kitabında Osmanlı’nın savaş yüzünü resmetmeye çalıştığını ifade ediyor. Wheatcroft, John Keegan’ın klasik çalışmasından bir deyimi de eserinde kullanarak çok ender görülen bir kombinasyonu başarıyor: Öyküsü heyecanlandırıcı ve itina ile düşünülmüş. Tüm bunlara rağmen bazı ince dengesizlikler hissediliyor. Osmanlılar düşmanlarında oluşturdukları korkudan esinleniyorlardı ve korku Osmanlıların askeri teçhizatının bir parçası idi. Ancak Wheatcroft’un da tekrar tekrar gösterdiği gibi Habsburglular da korku yaymakta Osmanlılar’dan geri kalmıyorlar ve sadece toplu katliam yapmada değil, ayrıca kafa kesmede, deri yüzmede ve kazığa oturtarak öldürmede de en az rakipleri kadar zalimler.

Muhtemelen Wheatcroft Osmanlı Türk kaynaklarını kullanmadığı için, Osmanlıları resmetmekteki tüm tasvir yeteneğine rağmen onun Osmanlıları tuhaf bir şekilde kendinden emin görünüyor. Kara Mustafa Viyana surları önünde uğradığı bozgundan ötürü Belgrad’a çekildi. 1683 yılının Noel günü Belgrad’da Sultan’ın cellatlarını selamladı ve “soğukkanlı bir Osmanlı azimeti” ile onların önünde diz çöktü. Soğukkanlılığını bozmadan kibar bir şekilde sakalını kaldırdı ki böylece boğazı ipekten yapılmış idam ipine rahatça girebilsin. Bu hikaye oldukça destansı ve Wheatcroft bunu bizlere çok iyi nakletmiş. Tıpkı diğer efsanelerde olduğu gibi bu efsanenin de ardındaki gerçek kalp atışlarının sesini duymak isteriz.


(The New York Times, 14 Haziran 2009, Eric Ormsby, Empires in Collision)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu