Ekopolitik

İttihatçılığın (Yeni) Zaferi mi?

Türkiye’deki değişim/ dönüşüm son zamanlarda herkesin dikkat ve rikkatine mazhar oluyor.

Kemalistlerden başlamak gerekirse -ve bugünlerde artık Ergenekon diye anılan kesim açısından- Türkiye AKP yönetimi altında bir tür padişahlık-saltanat düzenine doğru ilerlerken BDP’den PKK’ya ulaşan Kürt siyasi hareketi tarafında ise AKP iktidarı Kürtler için yeni bir asimilasyonu devreye sokmuş bir yönetim modeli olarak algılanmaktadır.

 


Türkiye’deki değişim/ dönüşüm son zamanlarda herkesin dikkat ve rikkatine mazhar oluyor.

Kemalistlerden başlamak gerekirse -ve bugünlerde artık Ergenekon diye anılan kesim açısından- Türkiye AKP yönetimi altında bir tür padişahlık-saltanat düzenine doğru ilerlerken BDP’den PKK’ya ulaşan Kürt siyasi hareketi tarafında ise AKP iktidarı Kürtler için yeni bir asimilasyonu devreye sokmuş bir yönetim modeli olarak algılanmaktadır.

 

AKP iktidarını mümkün oldukça sessizlikle takip ettiğini gözlemlediğimiz Türkiye’deki İslamcılık açısından da durum kafa karıştırıcı. Sonuç olarak İran’a karşı olduğu izlenimi veren bir füze kalkanı projesine evsahipliği yapmayı Türkiye kabullense de İsrail Cumhurbaşkanı’nın Davos’ta fırçalamaya muktedir de bir başbakanı var. Üstelik aynı iktidar askeri vesayetle de görülmemiş bir mücadele içinde.

 

Sosyalistler ve liberaller açısından ise AKP nereden bakılsa ehven-i şer. Zaman zaman çatışsalar da ne de olsa AKP reformist bir parti, mevcut durumda alternatifi yok ve ülkenin demokratikleşmesi bakımından bir tür zorunlu müttefik.

 

Dış dünya açısından bakıldığında ise Türkiye, hem ekonomik hem politik modeli bakımından Arap Baharı rüzgarlarının hızlı bir şekilde estiği Ortadoğu’daki din kardeşlerine demokrasisi ve sekülarizmi ile ağabeylik yapabilecek bir ülke.

 

Bu haliyle AKP/AK Parti nereden bakılsa Türkiye’nin iç kamuoyu ve dış kamuoyu bakımından da Fethullah Hoca’nın geliştirdiği Nurcu hareket dışında bir rakibe sahip değil ve “cemaat”le de şu ana kadar en azından dışarıdan görüldüğü kadarıyla bir uzlaşma halinde işler götürülebildi.

 

Peki AKP’nin “cemaat” ile işbirliği halinde yürüttüğü Türkiye’nin değişim ve dönüşüm projesi nasıl bir karaktere sahip? Türkiye “ne”den neye dönüşmüş oldu? Şu kesin ki Türkiye Ergenekon operasyonlarının da tüm açıklığı ile gösterdiği gibi tüm kurum ve kuruluşları ile “Kemalist” olmaktan çıkıyor. Burada sorulacak soru ülkenin “neo-Kemalizm”e mi yoksa post-Kemalist bir evreye mi yöneldiğidir.

 

Durumu anlamak için belki ufak bir tarih yolculuğuna çıkmak ve Osmanlı’nın çöküş sürecinde ve Türkiye’nin kuruluşunda yaşanan iktidar mücadelelerine geri dönmek gerekiyor.

 

XIX. yüzyıl sonlarında kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) Jön-Türkler’in siyasi kanadı olarak kurulan ve fikirlerini belli bir çerçevede iktidara taşıyan bir yapılanma olarak Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında kendini gösterdi. II. Abdülhamit’in otokratik yönetimine karşı çıkan İTC radikal bir modernleşme taraftarıydı ve Abdülhamit’in reformlarını çok yavaş ve yetersiz buluyorlardı. Hal böyle olunca II. Abdülhamit idaresi ile Jön-Türk hareketi ve İTC arasında çatışma kaçınılmaz oldu. Bu süreçte Elmalılı Hamdi (Yazır), Said Nursi, Esat Erbilli gibi dini meşayihin kimi önde gelenlerinin 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı noktasında Jön-Türklerle birlikte hareket ettiklerini biliyoruz.

 

İktidara geldikten sonra Jön-Türkler’in özellikle Ahmet Rıza kanadı, Osmanlı coğrafyasında ilk kitle hareketi olma özelliğine sahip İTC üzerinden etkili oldukları ordunun belirleyici rolünü de kullanarak siyasi sistemi kontrolü altına almıştı. Bu süreçte dini liderlerin oynadığı rol ilginçtir. Özellikle günümüzde olağanüstü bir öneme sahip olan Nurcu hareketin üstadı olan Said Nursi’nin kimi ihtilaflarına rağmen İttihatçı liderlerle, yüksek ihtimal İmparatorluğun dört bir tarafta savaşta olmasının da etkisiyle, işbirliği yaptığını biliyoruz. İTC’nin kurduğu istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Kuşcubaşızade Eşref Sencer ile Said Nursi arasındaki arkadaşlığın sıradan bir dostluk olmadığı kesindir.


Dünya savaşı sonrası İTC liderleri Enver, Talat ve Cemal Paşaların ülkeyi terk etmeleri sonucunda İTC kendi içinde birtakım çalkantılar yaşasa da kendisi İttihatçı olan Mustafa Kemal ve hemen hepsi İttihatçı olan silah arkadaşlarının işgalcilere karşı sürdürdüğü etkili mücadele ve İstiklal Harbi neticesinde süreç Cumhuriyet’in kurulması ile neticelendi. Bu mücadeleyi Said Nursi başta olmak üzere pek çok dini lider de desteklemişti. İttihatçılar gene kazanmıştılar. Şimdi Cumhuriyet’in yöneticileri olmuştular.

 

Ancak Mustafa Kemal ile silah arkadaşları arasında ülkenin nasıl ve kimler tarafından yönetileceğine ilişkin çözülemeyen ihtilaf ve Mustafa Kemal’in II. Meşrutiyet’i de çok aşan radikal modernleşme projesinin ülke sathında uygulanması bir takım sonuçlar oluşturmuştu. En belli başlı sonuç Milli Mücadele’yi kazanan İttihatçılar’ın kendi aralarında iki büyük ve farklı gruba ayrılmalarıydı. Bu gruplar TBMM’nin kurulmasından sonra ilk olarak kendisini I. Grup ve II. Grup şeklinde gösterdi. İlk grup bir bakıma Kemalist İttihatçılık’ı benimserken II. Grup bir tür Anti-Kemalist İttihatçılık programını benimsemişti. II. Grup’un Lozan’da Musul Vilayeti (Kuzey Irak)’nin terk edilmemesi ile ilgili şiddetli bir muhalefet yaptığını da burada hatırlatalım.

 

Mustafa Kemal’in II. Grup’tan gelen muhalefeti büyük ölçüde bertaraf etmesini müteakip kendi güç konsolodisyonunu sürdürmesi karşısında bu sefer Anti-Kemalist İttihatçılık(AKİ) başka bir organizasyonla Mustafa Kemal’e karşı koymaya çalıştılar. Bu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denemesiydi. Fırka Mustafa Kemal’e ve partisi CHF’na karşı etkili bir muhalefet geliştirmeye çalıştı. Fırka’nın programına “dine hürmet edileceği”nin koyulması da ilginç çağrışımlar oluşturmaya adaydı. Bu muhalefet fırkası İTC tarihine uygun bir şekilde bu sefer Şeyh Sait İsyanı bahanesiyle Mustafa Kemal yönetimi tarafından kapatıldı. Liderleri Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay ve diğerleri kovuşturmaya uğradılar.  

 

Nihayetinde AKİ’ın bir komplosu olup olmadığı bilinemeyen Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikasti’ni müteakip azmettirici olduğu varsayılan İttihatçı liderler Mustafa Kemal liderliğindeki Cumhuriyet yönetiminin kurduğu İstiklal Mahkemeleri tarafından ya idam edilecek ya da hapsedilecekti.

 

1926 İttihatçı temizlikleri ile Kemalist İttihatçılığın AKİ’ın sonunu getirdiği ve tamamen etkisiz hale getirildiği düşünüldü. Bu arada Said Nursi gibi kendine özgü bir İslamcılığı savunan ve İttihatçı liderlerle işbirliği yapmış dini liderler de adli kovuşturmalardan nasibini aldı. Kemalist İttihatçılığın benimsediği Fransız usulü sekülarizmden nasibini diğer dini cemaatler ve tarikatler de aldı.

 

Bütün bunlara karşın Kemalist İttihatçılık özellikle karizmatik lideri Mustafa Kemal’i yitirdikten sonra yavaş yavaş örgütlenen bir muhalefetle karşılaşmaya başladı. Demokrat Parti’den Nakşibendiliğe, Nurculuğa ve Sosyalizme uzanan bu muhalefet spektrumu ile Anti-Kemalist İttihatçılık arasında bizim bilmediğimiz cinsten bir takım ilişkiler var mıydı? Bu herhalde kolay cevaplanamayacak bir soru olsa gerek.

 

AKİ’ın ne ölçüde Türkiye bürokrasisinde, TSK’de, istihbarat örgütünde ve diğer siyasi kurumlarda varlığını koruyabildiğini bilebilmek de mümkün değil. Dolayısıyla Kemalizm’e muhalefet olarak gelişen sosyalist ve İslamcı hareketlerle AKİ arasında ilişki kurmak her bakımdan zor. Siyasi iktidar mücadelesinde kimin diğerini ne ölçüde etkilediğini bilebilmek de oldukça güç.

 

Ancak bildiğimiz bazı şeyler var. Nurculuk gibi Nakşibendi bir ilhama sahip Milli Görüş hareketi tüm İslamcı söylemine rağmen günün sonunda ne hikmetse hep kendine Milli ile başlayan isimler bulmayı tercih etmişti. (Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, hareketin yayın organı Milli Gazete) Said Nursi ve Nurculuk ile İttihatçılık ve özellikle AKİ arasında çok daha net ve önemli bağlar bulunduğunu daha önceden belirtmiştik. Şimdi Türkiye’de her iki harekette başat bir yere sahip.

 

Ayrıca her iki hareketin “Kürt Sorunu”na bakışında yaşananlar ile İttihatçıların İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçişte Musul Vilayeti Meselesi ve Şeyh Sait İsyanı bağlamında kendi aralarında yaşadıkları türbülanslar arasında sanki garip ilişkiler var.

 

 Başa dönersek aradan geçen 85 yıl sonra Türkiye dönüşüyor ve dönüşümün motorluğunu da büyük ölçüde halihazırdaki durum açısından bakılırsa Nurculuk ve Milli Görüş kökenli AK Parti yapılanmaları yapıyor. Her iki hareket AKİ tarafından desteklendi mi veya destekleniyor mu? Daha ilerisi bu iki örgütlenme de AKİ kökenli yapılanmalar olabilirler mi?

 

 Kuşkusuz bu sorulara verilecek cevaplar Türkiye’deki dönüşümün nasıl bir hususiyet ve istikamet arzettiğini göstermek bakımından da büyük önem taşıyor. Türkiye’nin bir İttihatçılık “tarz”ından bir başka İttihatçılık “tarz”ına mı evrildiğini anlamak bakımından da bu sorular sanırız önemli.


Günümüz Nurculuk hareketinin evrensel örgütlenmesi ve AK Parti liderinin her geçen gün Ortadoğu’da ve İslam Dünyası’nda karizmasının artması ve Dışişleri Bakanı’nın “Stratejik Derinlik” konsepti İttihatçılığın o eski pan-İslamist dürtülerini de akla getirmiyor değil.

 

Tabi bunlar tesadüfi şeyler de olabilir. Tarihin rasyonel bir zeminde gerçekleştiğini iddia etmek çok güç. Türkiye’nin dönüşümüyle tüm bu dinamikler arasında nasıl bir ilişki var bunu bilmiyoruz. Ama yukarıdaki ilişkiler tesadüf değilse ve Anti-Kemalist İttihatçılık sanıldığı gibi ölmediyse o zaman herkes şimdiden kendini neo-Kemalizm’e ya da post-Kemalizm’e değil fakat neo-İttihatçılık’a hazırlasın.

 

 

Murat Sofuoğlu

 

*07.01.2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanmıştır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı