Genel

Gerçek Komplo

Güzel ülkemizde herhangi bir sorunu çözmek konusunda genelde iki değişik yönteme başvurulur: 1. Sorun hiç bir zaman mevcut olmamıştır. Olmayan meseleyi sorun gibi gösterenler kendini bilmez bir takım gafiller ve hainler topluluğudur. 2. Sorun her zaman dünya üzerinde korkunç bir etkiyi şu ya da bu nedenle sürdürmüş özel ve üstün bir takım araçlara ve özelliklere sahip ve bilinmez kimi kontakları olan bir insan topluluğu tarafından üretilmiştir. O halde çözüm de ancak aynı yöntemle bulunabilir. Yani bizim anlamaktan aciz olduğumuz komplo teorileri[1] deşifre edildiğinde dünya üzerinde oynanan dolaplar açığa çıkartılacaktır.

Kuşkusuz her iki yöntem de bir insan topluluğu olarak Türklerin ne kadar sorunları algılamaktan da çözmekten de aciz olduğunu göstermesi bakımından manidar olduğu kadar acı vericidir de. Ancak bu konuda her hangi bir çözüme yakında ulaşabileceğimize inanmakta ham bir hayalcilik olur. Yukarıdaki yöntemlere başvuran bir insan topluluğuna ne zaman dönüşmeye başladığımız ve neden dönüşmeye başladığımız üzerinde önemle durulması gereken meseleler olmakla birlikte bunu yapmak belki ciltler tutan tarihsel analizlerin ulusal bilincimize ilişkin temel aksiyomlarını ortaya koymasıyla mümkün olabilir.

Ülkemizde bu ağır sorumluluk altına girmeye temayüllü insan sayısı yokluk ile kitlik arasında gidip gelme halindedir. Her şeye rağmen son dört yüz yıl boyunca yaşadığımız travmalar, yenilgiler, geri çekilmeler, kayıplar ve ihanetler bizi herşeyden şüphelenen II. Abdülhamitçi bir korku ve şüphe denizinin komplocu kazazedelerine çevirdiğini görmek için de dahi olmaya gerek yok. Böyle bir psikoloji içinde biz normal insanların bile başarabileceği basit işlerin üstesinden gelemediğimiz zor olmayan meseleleri bile içinden çıkılmaz bir labirentsi yapıya dönüştürdüğümüzü görmek hiçbir gözlemci için mutluluk veren bir tecrübe olmasa gerek. Basit bir kılık kıyafet sorununu ülkeyi iki kampa böldürüp ulusal birlik beraberliği tehdit eden bir mesele haline dönüştürürken insanların etnik kimlikleri ülkemizde tamamıyla ırkçı bir yaklaşımla tartışma konusu haline gelebilmektedir.

Üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken meseleler ise sanki bowling topunu yuvarlamak kadar basitmiş gibi ele alınabilmektedir. Irak savaşını petrol şirketlerinin çıkarttığına inanan bir grup yorumcumuz mesela Irak’ta süren çatışma ortamının petrol şirketlerinin işine geleceğini savunabilmektedirler. Irak’ta süren çatışma Amerika’da veya dünyanın başka yerlerindeki petrol fiyatlarını arttırdığının ve bunun da en çok petrol zengini körfez Müslüman Arap ülkelerine yaradığının veya Amerikan karşıtlığı tescillenmiş Chavez’in Venezuellası gibi ülkeleri zenginleştirdiği ise düşünülmeye değer bulunmamaktadır.

Amerika ve İsrail’in bir numaralı düşmanı İran’ın petrol fiyatlarının artmasından özellikle politik düzeyde en fazla yararlanan bir Müslüman Orta-Doğu ülkesi olduğu ve bu ekonomik avantajını da Hizbullah’ı olanca gücüyle Lübnan savaşında desteklemek üzere kullandığı dikkatleri çekememektedir. Dahası benzin fiyatlarının inanılmaz düzeylerde arttığı Amerika gibi ülkelerde Irak savaşının direkt etkisi ile bir ekonomik gerilemenin başlayabileceği düşüncesi ise petrol firmalarının zenginleşmesinin önemli olan olduğu, dolayısıyla fakir halkın benzin sıkıntısı çekmesinin hiçbir önemi olmadığı şeklinde algılanabilmektedir. Sanki petrol firmaları tüm politikekonomik ve insanı denklemlerden arı bir şekilde “operate” edebilme yeteneğine sahiptirler.

Sanki sıradan Amerikan orta sınıfının arabasını kullanamaması, alışveriş yapamaması, okul otobüslerinin öğrencileri okullarına taşımaması, tırların ticari yüklerini taksilerin müşterilerini transport etmemesi Amerikan ekonomisini hiçbir şekilde etkilemeyecek fakat yalnızca petrol firmalarının yapacağı karlar Amerika’yı ayakta tutmaya mucizevi bir şekilde vasıl olacaktır. Benzin fiyatları yüzünden yapacağı alışveriş turlarını yarıya düşüren sıradan Amerikalının bu eyleminin Amerikan yiyecek sektöründen, giyim ve her türlü diğer sektöre hiç bir etkisi sanki olmayacaktır. Veya okul otobüsünün masraflarını artıran kamu ve özel okulları sanki bu masrafları hem devlete hem de bireylere yüklemeyeceklerdir. Tüm bu gelişmeler sonrasında hem bireylerin ve hem de devletin gelirleri sanki düşmeyecektir. Ve ekonomik gerileme de bu verilere göre değil fakat başka bilinmez faktörler yüzünden gerçekleşecektir.

Garip olan normal hayatlarının önemli bir kısmında bu normal rasyonel verilere göre hareket eden insanların büyük kısmı bile ulusal veya evrensel siyaset boyutundaki olaylar düzleminde böylesi veri tabanlı rasyonel açıklamalardan ziyade komplo teorilerine rağbet etmeyi tercih edebilmektedirler. Örneğin bir restorant sahibini ele alalım: Bir restorant sahibi piyasadaki hareketlenmeyi veya bir gün içindeki müşteri portföyünü neye göre ölçmekte ve tanımlamaktadır? (1)Hava durumu: Havanın yağmurlu olup olmaması? İnsanların evlerinden başka bir yere seyahate uygun bir sıcaklığın var olup olmaması? (2) Genel ekonomik durum: ekonomik büyüme perspektifinde gelirler artmakta veya tersi durumda azalmakta ve insanlar daha fazla paralarını harcama opsiyonuna sahip olmakta veya olmamaktadır? (3) Çevresel faktörler: Restorantın bulunduğu yerde yeni yerleşimler ve hacmi yükselmekte veya yükselmemekte? Veya başka restorantlar piyasaya girmekte veya girmemekte ve rekabet artmakta veya artmamakta? (4) İşletme yöntemi: restorant normal işletme kurallarına göre çalıştırılmakta veya çalıştırılmamakta? Çalışanlar hallerinden mutlu ya da değil? Restorantun yapısı kadar sunduğu menü içeriği de müşteriler için bir cazibeye sahip midir değil midir? (5) Reklam: Restorant ısrarlı bir şekilde tanıtılmakta mıdır yoksa tanıtılmamakta mıdır?

Görüldüğü üzere normal bir işletmeci için kendi işinde dikkat edilmesi gereken temel konular aşağı yukarı yukarıda listelendiği şekildedir. Kuşkusuz bir restorant sahibi kendi işi aleyhindeki propagandalara da dikkat etmeli ve piyasada dönen dolaplardan da haberdar olmalı ve kendini ve işini korumak için de gerekli hazırlıkları yapmalıdır. Ancak tüm bu durum önün kendi sunduğu yiyeceğin tadının ve diğer faktörlerin değil fakat kimi ayak oyunlarının sadece kendi dünyasını etkilediğine ve belirlediğine inanmasına yol açtığı an itibariyle piyasadaki etkisini ve gücünü yitirecek ve sızlandığı ve şikayet ettiği ayak oyunlarının bir kurbanı olmaya kendini mahkum edecektir. Kuşkusuz böyle bir düzlemde dünyaya ve önün üzerinde olanlara bakanlar için de ortada yalnızca bir takım ayak oyunları ve dönen dolaplar vardır. O halde kendisinin faziletlerine inananlar için böyle bir dünya ve önün kuralları onlara hiç uygun düşmemektedir. Bu dünya pek çok kişi için de çok karışık ve anlaşılmaz gözükmektedir. O halde onlar bu oyuna hiç dahil olmasalar daha iyidir.

Bazı bakımlardan profilimiz yukarıda tanımlanan ya iflas etmiş müflis tüccar prototipine ya da işlere girmeye hiç zahmet etmeyen tembel, yorgun ve korkak insan tipine denk düşmektedir. Dünya tarihi son dört yüzyıl içinde Türkler için daha komplike, daha karışık ve daha zor bir karakter arzetmeye başlamıştır. Aktörler kadar, roller de değişmiş ve bize göre rakiplerimiz her zamankinden daha acımasız daha gaddar ve daha kötü olmuşlardır.

Gelişmeler önümüzden su gibi akmaktaolaylar jet hızıyla gerçekleşmekte bizler ise ağzımız açık bir şekilde ne olduğunu birbirine soran kaotik bir kalabalık durumuna temellük etmiş vaziyete düşmekteyiz. İşlerin bizim açımızdan kötüye gitmesi bizim doğruluğumuzu ve iyiliğimizi daha da kuvvetlendirdiğini düşünürken düşmanlarımızın da ne şirret ve melanet bir karakterinin olduğunu bize göre göstermektedir. Bu denklem de mazlum olmak bizim için en iyisidir. Çünkü mazlum herhangi bir talebi olmayan olsa da ondan vazgeçmeye her an hazır olan komplike ilişkilere girmektense herşeyini kaybetmeye razı olan bir psikoloji arzeder. Bu perspektifte restorant işine hiç girmemiş ve dışardan baktığında yalnızca karmaşıklık içinde kaotik bir ada gören veya girip de o karmaşıklığın için de şu ya da bu nedenden dolayı kontrolü ve dolayısıyla işini yitirmiş bir insan gibi dünya tarihi olaylarını dışarıdan sanki sanki tümüyle bozulmuş bir dünyanın çürük işleyişi gibi seyretmeyi tercih ediyoruz. Bu seyretme durumumuz uzadıkça dünyaya olan izolasyonumuz ve tarihe olan yabancılaşmamız da artmaktadır. En kötüsü seçtiğimiz bu konum bizi dünyanın kötülüklerinden korumaktansa bizi önün içine daha fazla çekmekte ve bizi pasif bir teslimiyet için de var olan dünya düzeninin tam bir kölesi haline getirmektedir.

Ancak daha da kötüsü biz bu durumu da kabullenmeyi reddetmekteyiz. Hasta olduğunu reddeden bir hastanın sonunun ne olacağı veya yorgun olduğunu kabullenmeyen bu yüzden de dinlenmeye de ihtiyacı olduğunu düşünmeyen bir insan ve toplum psikolojisinin sonunun ne olduğu üzerinde fikir yürütmek herhalde pek zevkli bir olmasa gerek.

Özelliklehasta adamveyorgun savaşçıkonseptlerinin olabildiğince güçlü bir şekilde ulusal literatürüne damgasını vurmuş bir ülkenin evladı için!

(12.08.2006)

 

——————————————————————————–

[1] Komplo teorileri genelde ezoterik gizli örgütlerin işleyişleri ile ilişkilendirilmektedir. Bu yazı böylesi örgütlerin olmadığına veya varoluşlarının dünya tarihi düzleminde gerçekte temel bir değişim oluşturmadığı görüşüne adanmamıştır. Yalnızca bu görüşün tersine iman etmişlere sadece saf bir düzeyde bu örgütlerin insanlık tarihi üzerindeki etkilerini diğer tüm etkilerden ve temel dinamiklerden azade bir şekilde algılamanın ne kadar sorunlu(problematik) ve tutarsız bir noktaya onları sürükleyebileceğini hatırlatmak için bu yazı kaleme alındı. Bu perspektifte ortaya çıkacak sorularla zihinsel bir hesaplaşma yapılması elzemdir.

Ezoterik gizemleri kendi davranış biçimlerimizden bağımsız bir şekilde algılayabilir miyiz veya böyle bir yöntemle bu sırları çözmemiz mümkün müdür?? Ezoterik gizemler hazine avcılarının harita araması babından bir yöntemle açığa çıkartılabilir mi? Esasında ezoterik gizem dediğimiz şey hayatın anlamını sezmekle özdeş bir durum değil midir? Bu haliyle kendimizi değiştirmeden herhangi bir metindeki herhangi bir şifreyi çözmek bize nasıl bir fayda sağlayacaktır? Yaşamsal bir kararlılığa, gerçek bir azme ve tam bir hakikat mücadelesine kendini adamamış bir birey ve insan topluluğu olarak ezoterik gerçeklere vakıf olabilme imkanının bizim için var olduğuna nasıl inanabiliriz? Tesadüfi veya kimi kısa vadeli diyelim ki ezoterik kazanımlar yapmış olsak bile bu bize uzun vadede sürekli ve ilkesel bir müktesebat nasıl kazandırabilecektir?

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu