Ekopolitik

EKOPOLİTİK Ağustos Fasikülü

EDİTÖR’DEN…

Ekopolitik’ten tüm okuyucularımıza selam ve saygılar…

Türkiye tarihinin kritik bir evresinde pek çok farklı seçeneklerin tartışıldığı bir ortamda Ağustos gündemini geçirdi. Ülke “demokratik açılım” rüzgarlarının ortasında hakiki rotasını ve gerçek istikametini bulma çabasıyla yolunda ilerlemeye devam ediyor. Üniter yapısını koruyarak nasıl “Kürt Açılımı” yapabileceğinin arayışını sürdüren Türkiye ulus-devlet ile global dünyanın gerçekleri arasında kendi tarihi sihirli dengesini bulma arayışını sürdürüyor. Bu arayışın sonunda ya gerçekten kaybolacağız ya da hakiki bir yol haritasına kavuşacağız. Tarihin ve bölgesel gerçeklerin Türkiye’yi test ettiği bu kritik eşik noktası umarız ağır bir hasar almadan aşılabilecektir. Bu sürecin Türkiye ulus-devletini ciddi bir testten geçireceğine ise hiç şüphe yoktur.

Fransız Devrimi sonrasında yükselişe geçen, I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren anlaşmalarla imparatorluklar çağının hitama ermesiyle egemen paradigma olma yolunda ilerleyen, ulus-devlet konseptinin Türkiye’deki gelişimi de manidardır. Paris Barış Konferansı’nı müteakip, Versay Anlaşmasıyla rötuşlanan ulus devlet konseptinin, Osmanlı özeline uygulanması düşüncelerinin Sevr Anlaşması fenomenini ürettiğini de hatırlamakta fayda var. Ancak Osmanlı devleti son demlerini yaşarken bile bir Türkiye gerçeği üretme potansiyeli taşıdığını verdiği ‘son savaş’ ile göstermişti.

Prof. Dr. İlter Turan’ın da bir makalesinde belirttiği üzere, İstiklal Savaşı, Türkiye cumhuriyetinin sağlam temeller üzerine oturmasının başlangıcını teşkil ediyordu. Savaş, Ondokuzuncu yüzyıl boyunca muhtelif ulusların kopmasıyla küçülen Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan toplumu uluslaştırma, daha doğrusu ulus bilincine kavuşturma işlevini gördü Böylece bir ulus-devlet olarak kurulan cumhuriyetin sosyolojik temelleri de oluşmuş oldu. Bu türden sosyolojik temelleri oluşmamış ya da bu temellerden yoksun ülkelerin varlıklarını sürdürmekte ne kadar zorlandıklarını Orta Doğu’da kurulan muhtelif Arap devletlerinin gelişmelerini izleyenler çok iyi göreceklerdir. En son Irak’ın darmadağınık hali, bu ülkeyi nasıl bir geleceğin beklediğinin kestirilememesi, belki de başka örneklere ihtiyaç kalmadan ne demek istediğimizi anlatıyor.

10 Ağustos 1920’de Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr’in kabul edilemez oluşu, Kuvay-ı Milliye güçleri organizasyonunun ürettiği 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşması’na giden istiklal mücadelesini beraberinde getirdi. Dünya konjonktürünün dayattığı ulus-devlet konsepti koşulları içinde Türkiye kendi yolunu çizmeliydi; Türkiye her şeye rağmen direnç alanlarını uluslar arası gerçeklerin gölgesinde geliştirilen “milli” çıpalar eşliğinde çizdi. İstiklal Savaşı’ndan sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, şartların zorladığı ulus-devlet yapısı içerisinde Musul Vilayeti’nin şartlı bir şekilde Britanya Krallığı mandası altındaki Irak Krallığı’na bırakılmasını kabul etti. Türkiye Cumhuriyeti, Paris Barış Konferansı’nda kurulma kararı alınan Cemiyet-i Akvam’ın gündemine aldığı ve tartışmalı bölge olan Musul Vilayeti (Kuzey Irak)’nin statü savaşı için iki ayrı Lozan görüşmesi yapmak durumunda kaldı. Belirtmek gerekir ki, I. Lozan görüşmeleri ile II. Lozan görüşmelerinin mebusları da farklıdır.

Ancak günümüz global gerçekleri Türkiye’ye 80 yıl öncesinin zorunlulukları dayatmıyor ve Türkiye bu global konjonktüre paralel bir şekilde 80 yıl öncesinden daha olgun bir demokratik siyasi geleneğe ve de global dünyaya açılmaya daha uygun gelişmiş bir ekonomiye sahip. Kuşkusuz her şeyin yolunda gittiği güllük gülistanlık bir tablonun ülkemizde ve bölgemizde yaşandığını söylemek imkan dahilinde değildir. Ancak global gerçeklerle ulusal ve bölgesel kimi gerçeklerin birbirleriyle örtüşme şansının çoğaldığı bir zamansal evre içinde olduğumuzu da kavramamız gerekiyor.

Bu çerçevede Kürt Sorunu, Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve Kıbrıs Sorunu ile ilgili gelişmelerin birbirlerinden ve dünya konjonktüründen bağımsız gelişmeler olmadığını söylememiz lazım. Bilakis; Türkiye Cumhuriyeti dış politikası açısından bakıldığında bunlar, birbirini yakından ilgilendiren, birindeki gelişmenin diğerini kökten etkileyebildiği konulardır.

Değişen dünya konjontüründe Türkiye, cumhuriyet kurulduğundan beri belki de ilk kez “stratejik derinlik” konseptine dayalı, bütüncül bir dış politika stratejisi izlemektedir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu liderliğindeki bu yeni dış politika konsepti çerçevesinde Türkiye’nin ulus-devlet sınırlarının yumuşatılmaya başlanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin edilgen değil, etken; olayların akışında sürüklenen değil, olaylara yön veren bir aktör olduğu gerçeğinden hareketle Ankara’nın gücü ölçüsünde dünya politikasında hak ettiği konuma gelmesini sağlaması açısından umut vericidir. Bu minvalde Türkiye’nin hinterlandındaki çıpa durumundaki sorunların derinlikli analiz edilmesine ihtiyaç vardır. Bu çıpalar son zamanlarda sıklıkla ülkenin dış politika gündemini oluşturan sorunlar, Türkiye-Ermenistan, Türkiye-Irak, Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesini de gerektirmektedir.

Türkiye-Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, Ermenistan’ın uluslararası hukukun ve iyi komşuluğun temel ilkeleri çerçevesinde Türkiye ve diğer komşuları ile ilişki kurmada göstereceği siyasi irade ve olumlu yaklaşım ile Ermenistan’ın Yukarı Karabağ sorununun barışçıl çözümüne katkıda bulunmasına ve Türkiye’nin de aynı yöndeki çabalarına bağlı bulunmaktadır.

Türkiye’nin, II. Lozan Görüşmeleri neticesinde şartlı olarak İngiliz Mandası altındaki Irak Krallığı’na bıraktığı Musul Vilayeti(Kuzey Irak), Türkiye’nin ulus-devlet konsepti çerçevesinde, kilit çıpalardan biri olma özelliğini her geçen gün artırdığını söylemek artık Ekopolitik için bir geleneğe dönüşmüş durumda.

Türkiye, uzun yıllar Kıbrıs’ta, Kıbrıs Türk halkının kendi geleceğine karar verme hakkını kullanarak kurduğu KKTC’nin tanınması yani bağımsızlık politikasını gütmüştür. Türkiye-Yunanistan arasında uzun yıllar sorun olarak Türkiye’nin hareket alanını kısıtlayan Kıbrıs Sorunu, yukarıda belirtildiği şekilde sorunların tek tek değil de, Türkiye’nin dış politikasının bütüncül olarak ele alınmasıyla çözülebilmesi kuvvetle muhtemeldir.

Ekopolitik Gündem’in Ağustos sayısı yine dopdolu bir içerikle okuyucusunun karşısında. Amerikan askerlerinin Haziran ayı sonuna doğru Irak’tan çekilmesi, gözlerin Irak’ın iç meselelerine çevrilmesine neden oldu. 1932 Irak Krallığı Deklarasyonu’ndan beri bölünme-entegrasyon diyalektiği çerçevesinde işleyen Irak’ın iç siyaseti, Amerikan askerlerinin çekilmesinden itibaren yeniden aynı diyalektiğin dinamiklerini göstermeye başladı. 27 Temmuz’da Washington Post‘ta yayınlanan, “Irak’ta Kürt-Arap Çatışmasından Korkuluyor”, The New York Times‘da yayınlanan, “Irak’ın Gergin Kuzeyine Daha Fazla Asker Gönderilebilir” başlıklı raporlar tam da bu dinamiklerin yapısıyla ilgili olarak önemli bilgiler içeriyor.

Türkiye’nin Ortadoğu vizyonuna yönelik bir bakış açısını da İngiliz-Arap gözüyle değerlendirilmesi adına The Guardian‘da yayınlanan, Khaled Diab imzalı “Türkiye’nin Şark Vaadi” başlıklı bir başka makale keza Ekopolitik okuyucusunun dikkatini celbedecek unsurlar taşıyor. Türkiye-Irak ilişkilerinde pek gündeme gelmeyen ancak, hayati öneme sahip su sorununu da Ekopolitik gündemde tutmaya çalışıyor. Bu minvalde, Memri‘de yayınlanan Dr. Nimrod Raphaeli imzalı, “Irak’taki Su Krizi: Irak, Çölleşme Tehlikesiyle Karşı Karşıya” başlıklı rapor, Türkiye-Irak ilişkilerinin önemli bir denge noktası ile ilgili ilginç veriler ortaya koyuyor.

Ortadoğu ile birlikte Asya, dünya siyaseti gündemini belirlemeye devam ediyor. İran nükleeri başta olmak üzere Çin-Rusya-Hindistan bu denklem içerisinde pozisyonlarını güçlendirerek artırıyorlar. Ekopolitik bu sayısında, İran’ın iç siyasetine yönelik gelişmelere yönelik raporları okuyucusuna sunuyor. Bununla birlikte, etkisi giderek artan Çin’e yönelik analizleri de Ekopolitik okuyucusu bu sayıda bulabilir. Washington Post‘ta yayınlanan Henry Kissinger imzalı, “Çin’le İlişkilerin Yeniden Yapılandırılması” başlıklı makale, bu dengelere ilişkin önemli ipuçları veriyor. Stratfor‘da yayınlanan “Putin’in On Yılı: Rusya Komşularıyla Köprüleri Atıyor”, Financial Times‘da yayınlanan, “Kırgızistan’a İkinci Rus Üssü”, Asia Times‘da yayınlanan, “Bir Şişe’de İki Akrep: İran-Rusya” başlıklı raporlar Ekopolitik okuyucusuna Asya jeopolitik denkleminin değişik perspektiflerinden kesitler veriyor.

Dünya ekonomi krizi ise yavaş yavaş sakinleştiğini gösteren sinyaller veriyor. Dünya ekonomisinin yaşadığı sıkıntıya önce finansal kriz olarak bakan çevrelerin gelinen noktada ekonomi krizi olarak nitelemeleri kayda değer bir nirengi noktası olarak karşımıza çıkıyor. Hatta Uluslararası Para Fonu’nun bile son Finansal İstikrar Raporu’nda dünya ekonomisinin yaşadığı sıkıntıyı hem finansal hem ekonomik kriz olarak değerlendirmesi dikkat çekidir. Ekopolitik bu sayısında da dünya ekonomisine yönelik gelişmeleri ekopolitik bir çerçevede sayfalarına taşımaya devam ediyor. The New York Times‘ta yayınlanan, “Ekonomik Liberalizm Geri Çekiliyor” ve Project Syndicate‘de yayınlanan, “Avrupa Ekonomileri Tekrar Ayaklarının Üstünde Durabilecek mi?” raporları, bunlardan bazıları.

Ekopolitik Paneller serisini sürdürüyor. Ekopolitik’in bu ayki konuğu, İSAM Araştırma Merkezi’nde çalışmalarını sürdüren Dr. Salime Leyla Gürkan’dı. “Yahudi Kimliği ve Tarihi Üzeri’ne Düşünmek” başlıklı bir panel veren Gürkan, “Bugün büyük İsrail ideali denilen bir şey var. Bu Gazze’yi ve Batı Şeria’yı içeriyor. 48’de İsrail devleti kurulup iki toplumlu ayrışma yapıldığında İsrail’e düşen küçük bir yer. Batı Şeria geniş bir yer. Batı Şeria’ya, Yahudiler Semarra diyorlar. Bunlar Eski Ahit’e dayanan kutsal bölgeler. Bugün biliyorsunuz oralar, uluslararası hukukta işgal edilmiş topraklar olarak geçiyor” diyor.

Ekopolitik, önceki sayılarda olduğu gibi, Düşünce&Analiz bölümünde de yine değerli bir çalışmaya yer veriyor ve gelecek Ocak ayında yapılacak olan, Irak Parlamento Seçimleri’ni aylar öncesinden sayfalarına taşıyor. Bu önemli çalışma 6News Arap Masası Editörü ve Ekopolitik Araştırmacısı Furkan Torlak’a ait “Irak Siyasi Arenası’nda Türkiye-İran Rekabeti Kızışıyor mu?” başlıklı analiz. Torlak Irak-Türkiye-İran denkleminin Irak seçimlerine nasıl yansıyabileceği ile ilgili olarak ilginç tespitler yapıyor.

Ekopolitik okuyucusu Ağustos fasikülümüzde ayrıca haftalık ekonomi verilerinin kısa analizlerinin yer aldığı Ekonomik Ajanda ekimizi görme imkanına sahip olacak.

Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’ndeki arkadaşlarımızın değerli çalışmaları ile size ulaşma imkanı bulan Ekopolitik Gündem’in Ağustos 2009 sayısının hem kendimize hem de global gelişmelere bakış açımızda olumlu dönüşümler yapmak için iyi bir araç olacağı umuduyla tüm okuyucularımıza ilgileri ve destekleri için şimdiden teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Barış ve huzur dolu günler dileğiyle…

Editör
(info@ekopolitik.org)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu