Ekopolitik

Avrupa Solunun Yahudi Sorunu

Twitter, geçtiğimiz hafta Fransa’da popüler olan bir hesabı, anti-semitik mesajlar paylaştığı için kapattı. Bu olay, Paris yakınlarındaki bir sinagoga yapılan silahlı saldırıdan, bir koşer restoranına atılan el bombasından sonra ortaya çıkartılan aşırı İslamcı bir suç ağının keşfinden ve geçen sene Toulouse şehrinde bir öğretmenin ve öğrencilerin bir Yahudi okulunda öldürülmelerinin ardından geldi. Tüm bu saldırılar Fransa’daki Yahudilere karşı yükselişte olan bir şiddet kampanyasının parçası olarak zikredilebilir.

Bugünlerde, Avrupa Solunun büyükçe bir kısmı anti-Siyonizm’in, anti semitizm’e döndüğü anlarda açık bir tavır sergilemek hususunda isteksiz. 1990’lardan başlayarak, Avrupa solundaki birçok hareket büyümekte olan Müslüman nüfusları, memleketlerinin yeni proletaryası olarak görmeye başladılar; Filistin meselesi ise bu noktada taraftar toplama rolü oynadı. Filistin meselesi bilhassa kimlikler arasında sıkışıp kalan göçmen çocukları için harekete geçirici bir etmen oldu.

Kapitalizm, mükemmel İslam toplumunun altını oyan bir unsur olarak resmedilirken, kültürel emperyalizmin de İslam’ı yozlaştırdığı düşünüldü. Bu taktik güzide bir devrimci soydan gelir. Hatta öyle ki “Yaşasın Sovyet gücü, yaşasın şeriat” naraları 1920lerde Lenin devrimi Avrupa’ya yaymakta başarısız olduktan sonra Sovyetlerin doğusundaki Müslüman milliyetçileri kendi safına geçirmeye çalışırken Orta Asya’da duyuluyordu. Şu soru yine de baki kalıyor: Avrupalı sosyalistler neden bugün kendilerini aslında fikri olarak birkaç ışık yılı mesafede olan İslamcılarla özdeşleştiriyor?

Son yıllarda Yahudi, Siyonist ve İsrailli terimlerinin farkları giderek bulanıklaşıyor. Militan Hizbullah grubunun lideri Hasan Nasrallah’ın şu meşhur deyişine dikkat çekmekte fayda var: “Şayet tüm dünyada daha korkak, daha adi, ruhen, aklen, fikren ve dinen daha çürük ve zayıf bir şahıs ararsak, Yahudi gibisini bulamayız. Dikkat edin, İsrailli bile demiyorum.”

Hıristiyanlık ile mukayese edildiğinde, İslam tarihsel olarak Yahudilere çok daha müşfik davranmış olsa da, günümüzde birçok çağdaş İslamcıda “ezeli Yahudi” fikri uyandırılmıştır. Mesela, 629’da Peygamber Muhammed’in Yahudi aşiretlerine karşı yaptığı Hayber savaşı Hizbullah’ın mitinglerinde zafer marşı olarak geçmekte: “Hayber, Hayber, Ey Yahudiler, Muhammed’in ordusu geri dönecektir” ve bazen de Hayber ismi menzillerinde İsrail olan Hizbullah roketlerini şereflendirir.

Günümüzün çoğu İslamcısı için yedinci yüzyıl Arabistanında peygamberin muhalifi olan Yahudilerle, bugünün Yahudileri arasında çok az fark vardır. Avrupa antisemitizminin eski sembollerini ithal etmek böyle bir Yahudi imajının sağlamlaşmasına yardım etmektedir: mesela Yahudileri Tanrının düşmanı ilan etmek yahut dünya çapında bir Yahudi komplosunu iddia etmek gibi. Şayet İslami Yahudi karşıtlığı ile modern antisemitizm arasından bir fark vardıysa da bu fark Fransız İslamcılar için kaybedilmiş görünüyor.

Orta Doğu’da bir Yahudi üstünlüğünün korkusu, İslamcı medyada durmadan tekrar edilen bir mesele haline geldi ve tabi bu Arap baharının neticesi olarak bir zemin kazanan dinci partilerin gelmesiyle daha da tesirli olmaya başladı. İşte bu durum Hizbullah ve Hamas gibi militan grupların kamuya açık buluşmaları reddetmelerinde bir faktör oldu; 1993’de Beyaz Saray’ın çimenlerinde Yitzhak Rabin ve Yasir Arafat’ın isteyerek el sıkışması, Filistin milliyetçileri ve İsrailli barışseverlerinin hatırası olarak artık uzak bir hatıra.

Avrupa’daki eski Sol 1930’larda yerel faşistlerle mücadele ederken şeklini şemalini almıştı. Avrupa’nın büyük bir kısmı vahşi bir Nazi işgalini tecrübe etti ve Holokostun mezalimlerine tanıklık etti. Avrupa solu Yahudilerin çektiği acılarla kendi kimliğini tanımladı ve bu yüzden de 1948’de İsrail devletinin kurulmasını hoş karşıladı. Bazı solcular, İsrail için verilen mücadeleyi İspanyol İç Savaşında özgürlük için verilmiş mücadeleye benzeterek algıladı.

Ancak Avrupa solunun bir sonraki kuşağı meseleleri bu şekilde idrak etmedi. Bir sonraki kuşağın derdi anti-kolonyalist çekişmelerdi ve ilgi alanları Vietnam’da, Güney Afrika’da, Rodezya’da ve daha birçok yerdeki koloni çözülmelerine kaydı. Bu kuşağın ilahi ikonu Franco’ya karşı İspanya’da mücadele veren Enternasyonal tugay değil Che Guevara’ydı ve Che Guevera’nın resmi sayısız öğrencinin yatak odasını süsledi. Anti-kolonyalizm daha birçok şeye sebep oldu: 1960’larda ki Amerikan Kara Panterlerinden (Black Panthers) Hugo Chávez’in Venezuela’da gerçekleştirdiği bugünkü devrimine kadar.

Tüm bunlar İsrail’in “Bağlantısızlar Hareketi”nden [Ne Amerikan ne de Sovyet kutbuna ait olmayan ülkelerin kendi aralarında yaptığı antlaşma. ç.n.] 50 sene evvel dışlanmasıyla başladı. O zaman Arap devletleri Endonezya’da 1955’de düzenlenecek olan Bağlantısızlar Konferansı’na bir İsrailli delegenin katılması durumunda iştirak etmeyeceklerini söylemişlerdi. Yahudi devleti Suudi Arabistan, Libya ve Yemen gibi birkaç feodal krallık uğruna hakir görülmüştü. Ertesi sene, İsrail’in Süveyş Krizi esnasında Britanya ve Fransa gibi emperyalist güçlerin yanında olması da, İsrail’in dışlanmışlığını pekiştirdi.

Kolonyal dönemdeki kabahatlerin yarattığı derin vicdan azabından dolayı, 1960’ların Yeni Solu için ortaya çıkmakta olan milli Filistin meselesiyle özdeşleşmek, zaten kurumsal tesisini bitirmiş sosyal ve demokratik İsrail ile özdeşleşmekten daha kolay oldu. Avrupa’da, İsrail’e karşı giderek derinleşen düşmanlık 1967 Arap-İsrail savaşından da, Batı Şeria’da yerleşimlerin yapılmaya çalışılmasında da önce mevcuttu.

İsrail’e karşı artan düşmanlığın tam da ortasından, Fransız filozof ve siyasi aktivist Jean-Paul Sartre başka bir çıkış yolunu savunuyordu. Sartre, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere ne olduğunun -ayrımcılık, ihanetler, tehcirler ve yok etmeler- hatırasıyla korkmuş durumdaydı. Sartre, İsrail’in bağımsızlık savaşının meşruiyetini anladı ve bir ara İsrail devletinin tesis edilmesini “umudumuzu korumamıza yardım eden” birkaç olaydan biri olarak değerlendirdi. Aynı zamanda Sartre Cezayir’in Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşını da kuvvetlice destekliyordu.

İsrail ve Cezayir meselelerinin ikisinin birden desteklenmesi durumu savaş sonrası tüm Avrupa Solunun çıkmazdaki durumunu sembolize ediyordu. Sartre, solun iki ahlaki ilke arasında seçim yapmaya zorlanmamasını savunuyordu ve ona göre Filistin meselesi Yahudilerin ve Arapların kendi aralarında tartışma ve müzakere ile çözmeleri gereken bir meseleydi. Sartre, diyalog için bir alan yaratmaya çalıştı, bunun için kendi ismini ve itibarını taraflar arasında özel ve kamuya açık toplantılar düzenlemek için kullandı, mesela 1970lerde Comité Israël-Palestine’i [Israil- Filistin Komitesi] kurdu. Onun bu yaklaşımı Avrupa’da İsrail ve Filistinliler arasında birçok kamuoyuna yansımayan toplantının gerçekleştirilmesiyle zirveye ulaştı ve nihayetinde bu durum Oslo antlaşmalarına kadar uzandı.

Ancak Sartre’ın bu vizyonu, 1977’den sonra İsrail’in yerleşim yerleri iyice arttıktan sonra değişiverdi, zira bu yerleşimler solun emperyalist ve kolonyal-yerleşimci İsrail figürünü güçlendirmişti. Avrupa solunda bazı önde gelen sesler eski muteber anti-semitik kinayeleri Filistin meselesine destek veriyor görünmek için kullanmaya tekrar başladılar. Sabık bir gazete editörü ve Londra’nın eski belediye başkanı Ken Livingstone, Yahudiler hakkında duyarsız açıklamaları hususunda uzun bir hikâyeye sahip; Livingstone bir karikatür köşesinde 1982 yılında İsrail’in o zamanki başbakanı Menachem Begin’in Gestapo üniforması içindeki resmini yayınlatmıştı. Resimde, İsrail başbakanı Filistinlilerin kafataslarından oluşan yığının üstünde Yahudi bir gazeteciye “bir toplama kampı bekçisi”ni andıracak şekilde duruyordu. Livingstone, bugün Press TV için çalışmakta, Press TV İran hükümetinin İngilizce yayın yapan yan koludur.

Sol görüşlü insanlar bazen katledilmiş korumasız Yahudilerle sonradan oluşan İsrail’deki “Prusyalılar” arasında ayrım yapmaktalar. Ancak bir tarafta da Yahudi olan İsraillilerin çoğunluğu devletlerinin gayri meşru ilan edilmesi ile beraber, o devletin insanlarının da aynı şekilde gayri meşru ilan edilecek olmasından korkmaktadırlar.

Avrupa Sol’unun bazı kısımları tarafından ileri sürülen bu şekil bir İsrail korkusu, açıkça Filistinliler ve Arap dünyasında yükselişe geçen İslamcılıkla birebir örtüşüyor. “Yahudi”nin İslamcılık tarafından kuşatılması birçok Avrupalı Marksistin gözünü kamaştırmıştır. Birçok Yahudi ve Müslümanın İsrail-Filistin meselesindeki farklı görüşlerini bir kenara koymaya yönelik iyi niyetli çabasına rağmen, “Saldıran Yahudi” imajı Batı Avrupa’da birçok göçmen topluluk arasında kalmaya devam ediyor. İslamcılar, sosyalistlerle ve ateistlerle platformlarını paylaşmaya sıcak bakarken, Siyonistlerle platformlarını paylaşmayı düşünmüyorlar.

“Yeni Sol”un Amerikan gücüne yönelik büyük muhalefeti ve tepkisel İslamcılarla sorgulama yapmayan solcuların yakınlaşması 2003 yılında Irak’ın işgalini protesto etmek için Londra’da milyonlarca insanın iştirak ettiği gösteride ortaya çıkmıştı. Bu gösteri Britanya Müslüman Birliği, Troçkist Sosyalist İşçi Partisi ve Britanya Stalinist Komünist Partisi tarafından organize edilmişti. Bazı Müslümanlar gayri-Müslimlerle bir protestoya katılmak hususunda çekincelerini bildirince, Britanya Müslüman Birliği yönetimi helal yiyecek sağlandığı takdirde ve kadınlarla erkeklere ayrı yerler tahsis edilebilirse gösteriye katılmanın dinen caiz olduğunu açıklamıştı. Erken Bolşeviklerin “reaksiyonist dincilik” olarak düşünecekleri bu neviden bir şey örtbas edilip geçildi.

Sartre çatışmanın basit bir şekilde İsrailliler ile Filistinliler arasında olmadığını anladı, çatışma esasen barışı savunanlar ile bunu ret edenler arasında idi ve bu gruplar her iki tarafta da vardı. İşte bu çatışma içindeki çatışma, çoğu Avrupa solcusunun içerlerinde bulundukları tatsız ittifaklardan ötürü hala anlayamadıkları bir meseledir.

İsrail ve Filistin’deki barışçı tarafların siyasi kutuplaşma yüzünden tüketilmesi, yenilikçi akılların da hızla sönüp gitmesini doğurdu. Durağan bir kadercilik anlayışı sinagogda ibadet edenlere saldıranların ve küçük çocukların katilinin yaratılan güç boşluğunu doldurmasını sağladı.

Çeviren: Mehmet Yılmaz AKBULUT

(The New York Times, The European Left And Its Troubles With Jews, Colin Shindler, Londra Üniversitesi Oryantal ve Afrika Çalışmaları Bölümü Emekli Profesörü ve “İsrail ve Avrupa Solu: Dayanışma ile Gayrimeşruiyet Arasında” (“Israel and the European Left: Between Solidarity and Delegitimization”) Kitabı Yazarı, 27 Ekim 2012)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu