Ekopolitik

Almanya Neden Tekrar Avrupa’nın Lokomotifi Oldu?

Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasına duyulan ilgi, önde gelen üç genç adaya odaklandı. Ancak bu yarışta başka bir kahraman daha var. Seçim gününe bir aydan daha az bir zaman kalmışken, Almanya herkesin dilinde: Geçmişteki çarpıcı ekonomik iyileşmesinden dersler çıkaramayan hiçbir aday yok.

İktidardaki sağcı Halk Hareketi Birliği (UMP-Union for the Presidential Majority) başkanı Nicolas Sarkozy, Ocak ayında Almanya’nın uygulamaya koyduğu gibi Katma Değer Vergisini yükseltme fikriyle kendini meşgul ediyor. Solcu adaylardan Ségoléne Royal ise Alman örgütlü emeğinin gücünü methediyor. Merkez sağı temsil eden Fransız Demokrasi Birliği (UDF- Union for French Democracy) başkanı François Bayrou, Almanya’nın başarısının ülkesine aktarmak istediği Sosyal ve Hıristiyan Demokratların büyük koalisyonunda yattığını söylüyor.

Ancak tüm dedikodular Fransa’nın namzet cumhurbaşkanlarının hepsinin Almanya’nın ekonomik iyileşmesine yol açan faktörleri yanlış beyanla ifade ettiğini ve Almanya’nın çarpık imajını taşıdığını gösteriyor. Paris Politik Bilimler Enstitüsü’nde profesör olan Dominique Reynié “Almanya, Fransa’nın politik söyleminde eski gücünü elde etti” dedi. “Ancak ‘Bunu nasıl yaptılar’ sorusu sorulan şeyi basitleştirmiyor. Bu politikacıların bildiği bir şey olmadığı gibi aynı zamanda onların cevabı hecelemeye korktuğu da bir şey.”

Almanya bunu gerçekten nasıl yaptı? Fransa ve diğerleri bundan ne anlamalı-Almanların kendileri dışında-? Aslında ülkelerinin artık “Avrupa’nın hasta adamı” olduğunun fark edilmesi, önceki düşüşün sıkıntısını bertaraf etmek için halkın zaman istediği bir durumda Almanya’nın kıtanın ekonomik lokomotifi olarak tekrar rol alması Fransa’nın içinden ziyade Almanya dışında daha yaygın bir durum gibi gözüküyor.

Fransız Dış İlişkiler Enstitüsü’nün kıdemli akademi üyesi Philippe Moreau-Defarges “Almanya’nın tekrar model olduğunu söylemek belki aşırılık olabilir” diyor: “Elimizde kalan tam bir kıskançlık -eski aşağılık kompleksi- ve başarılarının bizim için ne anlama geldiğinin kesin bir şaşkınlığıdır.”

Alman ekonomisinin 1994‘den bu yana ilk kez Fransa’dan daha hızlı büyüyeceği ve tekrar birleşmesinin yan etkilerini bertaraf edeceği anlaşıldığında, Almanya’nın ekonomik sağlığına kavuşması geçen yılın sonlarında Fransa’yı derinden etkiledi. Almanya’nın büyümesinin 2007 yılı için %2 ile % 3 arasında çıkacağının tahmin edilmesiyle, bu performansın bu yıl tekrar etmesi muhtemel görünüyor.

Alman hastalığının en görülebilir emaresi olan işsizlik, hızla düşmeye devam ediyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) grafiklerine göre; işsizlik % 7.5 ve bu rakam Fransa’daki işsizlik oranından düşük bir seviyede bulunuyor. Geçen 12 ay boyunca yaklaşık bir milyon işsiz iş bulabildi.

Başbakan olarak Angela Merkel’in seçimi ve onun sergilediği çatışmacı duruş- ki bu duruş selefi olan Gerhard Schröder’in aşındırıcı sitilinden bazen kayma anlamına da gelir- algılarda da bir kaymaya katkı sağladı.

Ancak Almanya’nın son rönesansının ardındaki faktörleri belirlediğimizde, Fransız politik söyleminin gerçekliği parçalandığı görülür. Alman ekonomik iyileşmesinin ayırt edici özelliği tamamen ihracat tarafından yönlendirilmesidir. İçinde bulunduğumuz şu son on yılda tüm iyi performans gösteren Batı ekonomilerinin güçlü tüketim büyümesini tecrübe etmede yalnız kalması gerçekten önem taşır.

Emek piyasası verilerindeki dramatik gelişme ve 2000’de neredeyse tam bir durma noktasına ulaşan sermaye mallarındaki yatırım durgunluğunun yerini tekrar yükselişe bırakması da bize iyileşmenin güçlü bir iç unsura da sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bu yatırım büyümesi büyük fedakârlıklar olmadan gerçekleşmedi ve bu fedakârlıklar Fransız adayların zikretmeye hevesli olmadıkları şeylerdir.

Almanya motorunu çalıştıran kıvılcım, “yeni ekonomi balonunun” yüzyılın sonunda patlamasından sonra şirketlerin içinden geçtikleri sancılı bir yeniden yapılanmanın sonucuydu. İster tek taraflı ister gümrük birliklerinin ittifakıyla olsun, yöneticiler maliyetleri düşürdü, çalışma sürelerini uzattı, ücretler dondu ve üretim düşük maliyetli ülkelere taşındı.

İyileşmenin kısa dönemli etkileri ise önemli zararlar veriyordu. İşsizlik, ücretler düşerken 2005 yılında en yüksek seviye olan 5 milyona yükseldi. Devlet yardımlarına bağlı olanların sayısı yükseldiği gibi kamu açığı da büyüdü.

Yüksek işsizlik ve geliri aşındırma (eroding income), zorlayıcı cimri ülkeye dönüşen Almanya’da kamunun zihninde derin izler bıraktı. Ülkenin perakende sektörü şu an iskonto zinciri tarafından domine edilmiş durumda bulunuyor.

Ancak şimdiki sonuç, ülkenin yeniden birleşmesini takiben Alman şirketlerinin rekabetçilikte yaşadıkları dramatik zarar sonucunda gördükleri kayıpların kısmen telafi edildiğini gösteriyor. 1995-2005 arasında birim emek maliyetleri İngiltere’de % 15, İtalya’da %26 oranında yükselirken Almanya’da birim emek maliyetleri % 10 düşmesi telafinin açık belirtilerinden biridir.

Bu arada Almanya dünya ekonomisine daha derinden entegre olmaktadır. Alman ihracatının katma değerinin neredeyse yarısı yurtdışında üretiliyor. Birçok şirket, bu şirketlerin denizaşırı şubelerinin yaptığı ihracattan daha fazla ürün satıyor.

Savaş sonrası dönemde Almanya her zaman ihracatçı bir ekonomiye sahipti; fakat geçen beş yılda Almanya fiilen dünyadaki piyasa oranını artıran tek eski sanayi ülkesi oldu. Uluslararası ticaret oranı 2000’de % 8.6 iken bugün % 10’a yükseltti ve bu oran Amerika, Çin ve Japonya’nın ötesinde dünyadaki en yüksek oran olarak biliniyor. Fransız adaylar, Almanya’nın kullandığı kurun kendi ekonomilerini bastırdığını iddia etseler de Almanya şüphesiz küreselleşmenin en büyük lehdarlarından biri olup onun imkânlarını bütünüyle kullanabilen nadir olgunlaşmış ekonomilerden biri olma özelliğini taşıyor.

Morgan Stanley’de ekonomist olan Elga Bartsch “Almanya örneği pek benzeri olmayan bir örnektir ve bugün Çin’e karşı ayakta durabilen tek ülkedir” diyor.

Almanya’nın yeniden yapılanmasının zalimliği dışarıda “ticaret yaptığı ülkelerin aleyhine işleyen ekonomik politikalar”(a beggar-thy-neighbour policy)ürettiği gerekçesiyle suçlanmasına yol açarken iç politikada ise liderliğini Hans-Werner Sinn’in yaptığı ülkenin dışarıda üretilen malların Almanya’da birleştirilip yeniden ihracat edildiği bir “çarşı ekonomisi”ne(bazaar economy) dönüştüğü suçlamasını beraberinde getirdi.

Ancak işsizlikteki süratli düşüş ve iç yatırımlardaki yükseliş, kârların aslında iç ekonomiye yöneltildiğini göstererek bu modeli muteber kıldı. Küreselleşmeden yararlanmak içeride uzun dönemde zorunlu olarak çalışanların zararına yol açtı ve ortalama brüt ücret yükselmesine karşın geçen yıl sadece % 0.7 idi.

Alman Sanayi Federasyonu’nda direktör olan Klaus Braunig “Malların dışarıda üretilmesi Almanya’da iş yaratılması düşüncesine sahip olanları üzebilir” diyor; “ancak şirketlerimizin dışarıdaki faaliyetleri rekabeti ve piyasa payımızı artırdıkça –ki varolan durum bunu gösteriyor- biz evde(Almanya’da) dışarıdaki hareketle karşılaştırıldığında daha fazla iş üretmiş oluyoruz.”

Artan kârlar aynı zamanda yükselen vergi gelirlerine yol açıyor ki bu Almanya’nın kaybettiği bütçe tutumluluğu konusundaki ününe yeniden kavuşmasını sağlıyor. Geçen yıl kamu sektörünün bütçe açığı, beklenenin çok altında gayrisafi yurt içi hasılanın % 1.7’sini oluşturuyordu. Almanya’nın sürekli eleştirilen sosyal güvenlik sistemi ise geçen yıl 20.5 milyar dolar kar etti. Sistemin 2005’te 3.3 milyar dolar açık verdiğini hatırlatalım.

Goldman Sachs’da ekonomist olan Dirk Schumacher “Tekrar birleşme bir katalizördü” diyor; “Birleşme sistemdeki tüm kırılma noktalarını açığa çıkardı ve emek ücretlerinin genel bir yeniden müzakere sürecinin fitilini yaktı. Talihe bakın ki Alman örneğinde sistemin doğru bir şekilde cevap verebildiğini söyleyebiliriz.”

Fransız adaylar bir şey hakkında haklılar: Ülkelerinin kendilerinden çok daha büyük olan komşusundan öğrenecek çok şeyi var. Fakat serbest ticaret ve küreselleşmenin benimsenmesi, ücretlerin düşük tutulması ve seçici dış üretim uygulamaları (Alman eko-politikasının) ana unsurları ise o zaman bu Alman reçetesi hiçbir Fransız Cumhurbaşkanı adayının Fransa’da seçimi kazanmasına yardım etmeyecektir.


(FT, 29 Mart 2007, Why Germany is again the engine of Europe)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu