Yüzyılın Krizi

WASHİNGTON- Amerikan'ın Irak'taki savaş alanına, oradaki işinin bitmediğini anımsatan şekilde kararsız bir edayla tekrar dönüşüOsmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün üzerinden bir yüzyıl geçmesine rağmen, onun bitmemiş işlerini çözmeye çalışan Arap dünyası için öldürücü bir hatırlatma niteliği taşıyor.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, bölgenin Araplarına istikrarlı ve kendi kendini idare edebilen ülkeler olmalarına imkan sağlayacak sağlam bir temel oluşturmalarına izin verilmedi. Ve daha yakın on yıllarda, kendileri de bunu yapmakta büyük oranda başarısız oldular.

Bu acı gerçekler; uzun süreli güvensizlikler, eşitsizlikler, aşiret kimlikleri ve şiddetle kuraklaşan bu topraklarda Amerika'nın zorla bir çoğulcu demokrasi yeşertmeye dönük geçmiş çabalarının şimdi mezhepçiliğin hakimiyeti altında boşa çıkışı ile Irak'ta en belirgin şekilde ortadadır.

Arap dünyası Britanyalı diplomat Mark Sykes ve onun Fransız meslektaşı François Georges-Picot'un çizdiği haritanın ürünüdür ve 1919 yılında yapılan Versay Anlaşması ile takdis edilmiştir(kutsanmış). Arap devletleri üzerindeki Avrupa hakimiyeti sona erdiğinden beri bu devletler meşruiyet mücadelesi veriyorlar. Avrupalılar terkettikten sonra, onların hakimiyetini milliyetçi söylemlere sahip diktatörler takip etti; ancak bu diktatörler vatandaşları ulusun önemli unsurlarından olduğuna inandırmakta başarısız oldular.

Bunun nedeni, Araplara bırakılan keyfi çizilmiş sınırların yeni Arap devletleri arasında aşiretciliğe ve mezhepçiliğe dayanan yeni çekişmeler yaratarak daimi çatışmalara neden olmasıdır. Onların liderleri modern milliyetçilik dilini kullansa da devletlerini asla tam olarak birleştiremediler. Böylece yönetim bir aşiretin ya da mezhebin diğerlerini domine ettiği bir hal aldı.

Bu durumun tam aksine Osmanlıların farklılıkları nasıl yönettiğini biliyoruz. Osmanlının ademi merkeziyetçi modeli siyaseti farklı aşiretler ve dini toplulular arasında işleyen bir denge kuracak basit bir çoğulculuk içeriyordu. Bu topluluklar farklılıklarına rağmen, şimdi yaptıklarından daha sık olarak, birbirlerini hoşgörüp; birlikte yaşayabiliyorlardı.

Arap Baharı'nın başarısızlığında ve İslamcı militanlığın yükselişinde aşiret ve mezhep farklılarında yaşanan yeni patlamaları görüyoruz. Buradaki temel mesele, devlet dışı hareketlerin yönetilemeyen bölgelerde gölge yönetimler kurma arayışıdır. Tıpkı daha önce Lübnan, Libya ve Filistin topraklarında gördüğümüz gibi.

Yabancılara karşı daha sert ve diğerlerinden korkutucu şekilde farklı olan Irak Şam İslam Devleti bu hareketlerin son örneğidir. Ve tamamıyla orijinal de değiller. Aşiretler ve İslamcı fanatiklerin son kez işbirliği yaptıkları 1925 yılında, Abdul Aziz İbn Suud'un püriten (dindar) İhvan savaşçıları Arap Yarımadası’nda kendi adını taşıyan İslamcı bir devlet kurmak için önüne geleni ezip geçerek Arap dünyasının haritasını değiştirmişti.

İmparatorluk dönemi sonunda, Arap dünyasında hakim görüş Arap milliyetçiliği altında birleşmekti. Bu görüş popülerlik kazansa da Mısır, Irak ve Suriye bu düşünceye ancak retoriksel olarak yaklaştı ve ulusal kimlikleri kendi mezheplerine ve aşiretlerine göre şekillendirme mücadelesi vererek Arap milliyetçiliği fikrinin arkasını getiremedi. Arap milliyetçiliği popülaritesini(parıltısını) kaybedince diğer hayali bir görüş olan İslamcılık onun yerini aldı. Bu şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte bir Arap devleti demekti. Sünniler ve Şiiler İslam birliğinde anlaştılar; ancak kimin tarihinin, teolojisinin, yasalarının onu tanımlayacağı konusunda ve hangi mezhebin önderlik edeceği konusunda anlaşamadılar.

Bugün Arap politikasını, İslamcılığın ve milliyetçiliğin karışımı tanımlıyor. Bu durum Sünni-Şii ayrımının neden olduğu vahşeti açıklıyor. Yeniden ortaya çıkan dini kimlikler, seküler milliyetçiliğin dominant olduğu ulus devletlerin sınırlarını zorluyorlar.

Geçen yüzyılın büyük çoğunluğu için, bu tansiyon diktatörler tarafından korundu ve bölgesel düzen yakın zamana kadar Birleşik Devletlere dayanıyordu. Ancak şimdi, hem Arap diktatörlükleri hem de bu zamana kadar sürdürülen düzen hakim konumunu kaybetti. Bu durum ilk olarak Amerika'nın Irak'taki devlet yıkıcı etkisinden ve daha sonra da popüler isyanlardan dolayıdır. Şimdi tüm 1. Dünya Savaşı sonrası bölgesel düzen, İslam ile popülizmi, milliyetçilik ve anti-emperyalizmi harmanlayan radikaller tarafından sorgulanır hale geldi. Batı ve onun Arap müttefikleri sadece duruma yetişmeye çalışıyorlar ve bu konuda bile çok iyi değiller.

Bugün, Obama yönetimi Ortadoğu'nun anlaşılmaz siyasetini ve çözülmez sorunlarının çözümünü Ortadoğu’nun yerel unsurlarına bırakmayı tercih edecektir.

Ancak bugün ortaya çıkan durum ne tarih bilgilerimize yabancı ne de tam olarak Arap tarihinin ve kültürünün bir eseri. Bu Avrupa'nın yüzyıl önce harekete geçirdiği bir süreçtir. 1. Dünya Savaşı'nı takip eden süreçte yeni milliyetçilikler ancak Avrupa gibi doğal etnik ve dil bölünmelerinin ulus devlet sınırlarıyla daha iyi örtüştüğü yerlerde sıkı kökler bulabildi.

Buradaki ders, Amerika'nın askeri gücünü şimdiki gibi şiddet içeren krizleri çözmek için değil sınırlamak için kullanabileceğidir. Çözüm için, adil bir güç paylaşımı sağlayan, Osmanlı'nın işleyen denge sistemini her ulus ölçeğinde yineleyen anayasal düzenlemeler gerekiyor. Arap dünyasının I. Dünya Savaşı'nın sonunda ulaşamadığı barışa kavuşmasının tek yolu bu.

Bu askerlerimizden çok diplomatlarımızın işidir. İlk olarak Irak'ta başarılı olacağımızı ve bu başarının tüm bölgeye yardım edeceğini umarak başlayabiliriz.

Vali R. Nasr, John Hopkins Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar bölümü dekanı, ''The Dispensable Nation: American Foreign Policy in Retreat'' kitabının yazarıdır.

Çeviren: Cemal Taşpınar

(NYT, Vali Nasr, A Crisis a Century in the Making, 10 Ağustos 2014)

Çeviren: 

Cemal Taşpınar

Yazarın Tüm Yazıları

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org