Yunanistan’a Karşı Komplo

A.C.SEDGWCK, 1948                                                 

Doğunun totaliter yapısı ve batının demokrasisi arasındaki bir sözlü bir savaşta silahlar ateşleniyor ve Yunanistan’da insanlar öldürülüyor. Bu çatışma Yunanistan’da İkinci Dünya Savaşı süresince Mihverlerin işgalinin karanlığında başladı ve asla durmadı. Her gün biraz rapor edilecek şiddet meydana geliyor. Kanunsuz ilkeyle beraber katı disiplin altında hareket eden ve bir Kapitanios ya da siyasi komiser tarafından yönetilen bir gerilla grubu, saldırı düzenliyor ve dost ve insansı bir surette organize olmuş bazı Yunan köylerini yok ediyor. Her gün kadınlar ve erkeklerin soğukkanlılıkla disiplin edilen ve şiddetli derecede saldırgan olan yeni bir çeşit toplulukta yer almaları için aklı çeliniyor; ya da reddederlerse kaçırılıyorlar ve yapmaları için zorlanıyorlar.

İster bir köy, tren yolu, santral ya da jandarma karakolu üzerine hatta ister bir kasabaya yapılan iddialı bir saldırı olsun, kızgınlığın her patlaması bu totaliter sistemin terörün yayılması metodunu kullandığını gösteriyor. Onun kesin amacı ise Baltık ve Ege Denizi arasındaki son özgür ülke olan Yunanistan’ı parçalamak ve onu parça parça Rus kontrolündeki Balkan grubuna getirmektir. Yunan Silahlı Kuvvetleri her gün mücadele veriyor. Yunanistan bu süreçte her gün hayat damarlarından bazılarını kaybediyor. Direnme gücü her gün zayıflıyor. Yunanistan’ın toplam olarak yaklaşık 7 milyon nüfusunun neredeyse yarısı gerillaların taşkınlıklarının kurbanı oluyor. Bunların çoğu ise şu an evsiz ve umutsuz olan, köyden köye, kasabadan kasabaya göç eden kadınlar ve çocuklar. Sosyal Yardım Bakanlığı’na göre Ocak ayı boyunca fakirleşen Yunan Hükümeti bu sarsılmış ruhlar ordusuna 3,8 Milyon $ tutarında yardım parası harcamak zorunda kaldı.

Her bir gün bu talancı güçlerin artan kararlılığını beraberinde getirdikçe bunun daha vahim hatta tüm dünyayı tehdit eden korkunç bir durum olduğu daha da aşikâr oluyor. Hiçbir yakarış bu saldırıları durma noktasına getirmekte işe yaramadı. Birleşmiş Milletler’e ait bir alt komite benzer bir oluşumun yaklaşık bir yıl önce ne bulduğunu keşfetti, şöyle ki, bu tahrip edici harekete dışarıdan yardım alıyor. Suç ortaklığıyla suçlanan ülkeler henüz Birleşmiş Milletler’in otoritesine karşı gelerek cevap vermedi. Rusya, Doğu Akdeniz’e açılan kapı mevkisindeki Yunan Yarımadası’nın stratejik önemini gayet iyi biliyor. Sabırla zamanını bekliyor. Bu arada Romanya’dan, Macaristan’dan ve hatta konunun uzağındaki Çek Cumhuriyeti ve Polonya’dan ‘’Özgür Yunanistan’’ (1947’nin Noel arifesinde dünyaya kendi duyurmuştu) düşüncesinin kışkırtıldığına ve insanların ‘’General’’ Markos Vafiades’in ordusu için silahaltına alındığına dair bildiriler geliyor.

Yunanistan kötü durumunu biliyor ve ordusu şu anki yıkıcı fakat küçük ölçekli saldırıları takip eden resmi bir istilanın mümkün olduğunu ve olmasının yakın olduğunu biliyor. Sayısı ondan fazla olan, kuzey ülkelerinin karma ordularına karşı tek başına Yunan Ordusu savaşabilir. Trakya ondan muhtemelen bir öğlende, Makedonya bir gecede zorla çekip alınacaktı ve ülkenin geri kalanı istila edilmese bile eninde sonunda bu üretken bölgelerin eksikliğiyle yenik düşecekti. Yunanistan ve kuzey komşuları zamanında ‘’bölgesel’’ savaşta saldırıya geçince müdahale eden Amerika ve Büyük Britanya değil miydi, Rusya da benzer bir yola mahkûm olmayacak mı? Özet olarak, böyle bir istila önceden engellenmezse, Yunanistan parçalanıyorken başka bir yöne bakmak ya da açık bir savaşı göze almak arasında seçim yapmalıyız.

Yunanistan’daki şimdiki programımız bize böyle bir çıkmazdan paçayı sıyırmak için olan tek şansımızı arz ediyor. Yunan Ordusu vatansever ve dünyayla savaşabileceğini gösteriyor. Kayıplara ve askere yazılmanın uzun dönemlerine rağmen morali yüksek devam ediyor. Şu an kurulan yaklaşık 132.000 teşkilat elemanı için yeterli silahı var her şeye rağmen bu, 1609 kilometre uzunluğundaki sınırı savunmak için yeterli değil. Bu yılın Ocak ayının ilk kısmına kadar Amerikan ordusunun tavsiyeleri sadece malzeme ve lojistik ile sınırlandırıldı. O zamandan beri ordunun faaliyet alanı asıl askeri operasyonlar için genişletildi. Bizim, savaşın risklerini alan Yunan savaş birliklerine bağlı subaylarımız var.

Bizim güvenliğimiz ve Büyük Britanya’nın ve onun İngiliz Milletler Topluluğu’nun güvenliği içinden çıkılmayacak bir şekilde Yunanistan’ın güvenliğini ve özgürlüğü sorusu içinde bulunuyor. Yunanistan eğer bugün Birleşik Devletler ve Britanya tarafından terk edilseydi Kominform’un (Komünist ve İşçi Partileri Enformasyonu Bürosu) ellerinde olacaktı. O zaman Türkiye’nin etrafı kuşatılmış ve Çanakkale Boğazı dönüştürülmüş olacaktı. Birleşik Devletler’in olağanüstü ilgi duyduğu petrolün bulunduğu, bizim silahlı kuvvetlerimize önem arz eden (barış zamanı olan ihtiyaçlarımızdan bahsetmeden) Orta Doğu toprakları uzun bir süre Batı’dan ulaşılabilir olmayacaktı. Rus Donanması kısa bir süre içinde Doğu Akdeniz’in tamamına egemen olacaktı ve Rus Hava Kuvvetleri’nin bunun üzerinde egemenlik kuracağını varsaymak akla yatkın olurdu. Kızıl Ordu Süveyş’i tutup Arap devletlerini ve bu yol ile bütün Müslüman dünyasını kontrol edecekti. Afrika zırhlı araçların kumlu sahalardan geçebileceği kadar hızlı bir şekilde Sovyet yayılmasına açık olacaktı. Son savaşta bize öyle bir önemi olan Dakar Bölgesi bir sonraki savaşta düşmanın ellerinde olacaktı. Yarımküremiz sıkıyönetimde olacaktı.

Yaklaşık olarak üçte biri sözde tahsil edilmiş Birleşik Devletler’den Yunanistan’a vaat edilen 300.000.000 $’ın tümünün Yunan silahlı kuvvetlerine aktarılması için bir talimat düzenlemek iyi olabilirdi; fakat gerçek şu ki sivil iyileştirmeler için büyük miktarda harcamalar yapılmak zorunda aksi halde Yunan ekonomisi çökecek. Eğer yapılırsa, Yunanistan istilaya ya da Markos’un gerillalarının silahlarını ateşlemesine gerek kalmaksızın saldırıya kurban gidecek.

II                                                                    

Amerika’da bazı çevrelerde Yunanistan’ı kötülemek bir moda olduğundan şu anki durumun altında yatan gerçekleri gözden geçirelim.

İtalya 28 Ekim 1940’ta Yunanistan’a saldırdı ve Arnavutluk’un dağlarında mağlup edildi. Müteakip Nisan ayında ise Almanya, suç ortağı olarak Bulgaristan ile Yunanistan’ı işgal etti. Yunanistan direndi ve cesaretinin bedelini ödedi. Kısmi olarak verilen bedel listesi sonucu: savaş kayıpları ise, 30.000 kişi öldürüldü, 360.000 kişi kıtlıktan dolayı yaşamını yitirdi, Almanlar ve İtalyanlar tarafından infaz edilenlerin sayısı 43.000 kişi; Bulgarlar tarafından infaz edilenler 25.000 kişi, 45.000 rehine, 1.200.000 evsiz ve harap edilen köylerin sayısı 3.700 olarak belirlendi. Savaşın sonlarına doğru ise Yunan nüfusu %7 azalmıştı. Yunan Ordusu’ndan geriye kalanlar ise İtalya’yı mağlup eden, Orta Doğu’da toplanmış birkaç müfrezeydi. Donanma yok edilmişti, fakat denizciler İngilizler tarafından temin edilen gemilerde savaşmıştı. Hava Kuvvetleri de yok edilmişti fakat havacılarda benzer bir şekilde İngiliz uçaklarında savaşmıştı.

Ekonomik boyutta ise Almanlar tarafından bilimsel olarak planlanmış bir enflasyon parasal sistemi tahrip etti. Ulusal servet ve ulusal gelir 1939 yılında ayrı ayrı olarak 3,4 milyar $ ve 510.400.000 $ olarak hesaplandı. 1944 yılında ise 1.456.000.000 ve 217.600.000 dolar olarak tahmin edildi. Sanayi tesislerine gelen zarar 40.000.000 $ olarak tahmin ediliyor. Toplamda 1.697.986 ton ile dünyada sıralamasında dokuzuncu sırada bulunan ve ülkenin ana döviz kaynağı olan Yunan ticaret filosu neredeyse tamamen tahrip edildi ve tren yollarının %60’ı, telefon hatlarının %60’ı ve telgraf kabloları ve teçhizatlarının %75’i imha edildi. Sadece muazzam bir maliyet ile değiştirilebilen bütün büyük köprü ve tüneller tamamıyla yok edildi ve tahripten dolayı yolların %60’ı geçit vermez hale getirildi. Liman donanımları bütünüyle yok edildi.

Yukarıdaki rakamlar yazarın bunların daha önce yayımlanmadığını düşündüğünden değil, özellikle daha önce yayımlandığını bildiği için burada yazılmıştır. Yunanistan’ın savaşta özellikle ağır bir zarardan acı çektiğini ve cesurca savaştığı açıkça bilinen şaşırtıcı bir gerçek olmasına rağmen O, 1944 Ekim ayındaki kurtuluştan beri sürekli olarak medya ve radyo raporlarında soğuk bir şekilde muamele ediliyor. Yunanistan’a karşı, silahlı şiddet ve psikolojik savaş olmak üzere tuhaf, kindar bir kampanya vardı. Yunan ulusunun düşmanları tarafından yurtdışında öylesine şaşırtıcı bir şekilde papağan gibi tekrar edilen Yunanistan’ın suçlanmasındaki ana maddeleri listeleyip kısaca yorumlayalım.

Bunlardan ilki Yunanistan’ın faşist olmasıdır. Fakat bu suçlama, özgür bir hükümetin mutlak işaretleri olan parlamentodaki ayrılık ve medyanın ele avuca sığmazlığından şikâyet eden ve aynı zamanda bunu gündeme getirenler tarafından kendiliğinden çürütüldü.

İkinci suçlama ise Komünistlerin daima bağımsızlık sonrası hükümetlerin dışında tutulmasıydı. Fakat aslında George Papandreou’nun ilk hükümetindeki 25 kişiden altısı Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni temsil ediyordu. Bunlardan iki tanesi Komünist oldukları açıkça söylenen Tarım Bakanı Ioannis Zevgos ve Çalışma Bakanı Miltiades Porphyrogenis’ti. Bunu kayda geçirmek ilginç, fakat ikincisi ‘’Özgür Hükümet’’ içinde bulunan şu anki Adalet Bakanı.

Atina polisi tarafından silahsız bir kalabalığın üzerine ateş açılmasıyla sonuçlanıp 3 Aralık 1944’te patlak veren ‘’iç savaş’’ ise üçüncü suçlama. Hakikat ise Başbakan’ın evine karşı ‘’silahsız kalabalık’’ tarafından el bombalarının atılması ve polislerin silahlarını almaya dair bir teşebbüste bulunulmuş olmasıdır. Zevgos iki gün önce 1 Aralık akşamı zaten planlanmış olan ayaklanmayı fiilen ilan etti. Komünist günlükte yazan Rizospastis: ‘’Bizim barut ile karartılmış silahlarımız için konuşma günü geldi’’ dedi.

Dördüncü suçlama ise 31 Mart 1946’da yapılan seçimlerin hileli olduğudur. Fakat bu seçimler bir hayli yetkin ve tarafsız akabinde de adil oldukları ilan edilen Amerikalılardan oluşan bir Müttefik komisyonu tarafından denetlendi. Komünist Partisi ve yandaşları dört hafta boyunca destekçilerinin oy kullanmadığı konusunda ısrar etti. Komisyon’un analizlerine göre seçim günü oy kullananların asgari %9,3’ünden maksimum %15’ine kadar seçim bürolarından uzak durmuştu. Bu, ulusal karşıtı Sol Görüş’ün gücünü temsil ediyordu.  

Yunanistan’daki yolsuzluğa ve bir şekilde daha uzun bir inceleme isteyen monarşinin sorununa ilişkin iki tane ileri suçlama var. Yolsuzluğa dair başlıca suçlamadaki tanıdık iddialar Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi mallarının biriktirildiği ve önemli maddelerin ithalatı göz ardı edilirken lüks ürünlerin getirildiğine dairdir; söylendiğine göre, açgözlü sanayiciler ve tüccarlara özel iyi niyetler sunmayı arzulayan hükümetin rüşvet alması nedeniyle gerçekleşen görevi kötüye kullanmalar var. Doğrusu ise 15 Aralık 1947’de Yunanistan Bankası’nın rakamlarının gösterdiğine göre alınan Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi mallarının %2,4’ü dağıtılmamış bir şekilde kalmış olmasıdır. Araştırmalar gösteriyor ki bu dağıtılmamış malların bazıları yedek parçaları olmadan gelen tarım makinelerinden oluşuyor, gelen bazı yedek parçaların ait olduğu makineler yok ve bazı makineler de Yunanistan’daki tarım şartlarına uygun değildi. Dağıtılmayan malların bazıları ise çiftçi toplumu için hiçbir şekilde uygun olmayan ayakkabılardı. Amerikalılardan farklı bir şekilde eğitilmiş yerel tıpçılar için getirilmiş kesin niceliği olan ilaçların ise hiçbir şekilde yararı yoktu. Materyallerden bazıları ortalama balıkçıların imkânlarının ötesinde fiyatlandırılan ve Zirai Kredi Bankası tarafından tedarik edilen kredilerin aleyhine düzenlenen balıkçılık ekipmanlarıydı.

Ocak 1946’daki Londra Konferansı’nda, ithal lüks malların belirli bir kısmının Yunanistan pazarına konulması konusunda anlaşıldı. Bu ithaller ülke dövizi ile değil de yurtdışında özel olarak sahip olunan döviz ile yapıldı. Bu, ticaretin tekrar devam ettirilmesi için gösterilen çabaların bir parçasıydı. Yunan Hükümeti genel olarak ‘’özgür teşebbüs’’ yöntemini savaş sonrası ekonomik sorunlara, Belçika’nın yaptığı gibi, ya da örneğin Birleşik Devletler’in yaptığı gibi (çok başarılı olduğu yere) bir yöntem olarak geçirmeye çalıştı. Bu, Yunanistan’daki son derece zor olan koşulları göz önüne alan ya da kibirli nasihat vermek için düzgünce bir bahane gösteren ahlaksızlığın bir işareti değil. insanların ortasında ‘’lüks malların’’ satılık olmasının hikâyeleriyle bağlantılı olarak ayrıca not edilmelidir ki Yunan Amerikalılar eski ülkelerindeki eşe dosta para göndermek yerine onlara sık sık köşe başında satabilecekleri tarak, ruj, ayna ve benzeri banka kâğıdı değeri olan küçük objeler temin etmeyi tercih ettilerYunan Hükümeti’nin, ilk başta ülkeden ayrılmayan ya da ayrılmak için hazırlanmayan Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi personeli için önceden belirlenen bir gemi dolusu lüks maddeyi fazlasıyla düşürülmüş bir fiyattan satın aldığı doğrudur. Yunan Hükümeti de Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi gibi bu işlemi karlı alım-satım işi olarak göz önüne almıştı fakat bu durum kendine başlıklarda hiç yer bulamadı.

Krala gelince, Birleşik Devletler gerçekten de sağcı kesimler tarafından ayakta tutulan İngiliz askerleri tarafından Yunanların başına yıkılmış nefret edilen bir kuruluşu destekliyor mu? Modern Yunanistan sınırlandırılmış bir monarşi fakat taht yerleşik bir mobilya değil. 2. George, John Metaxas’ın ölümünden sonraki 10 aylık sözde ‘’Ağustos’un 4’ü’’ (1936) diktatörlüğünü sona erdirmemekteki inatçı direncinden dolayı çok fazla düşmanlığa maruz kaldı. O zamana kadar Yunan halkı vatanlarında Faşizm gibi bir şey istemediklerinde ısrar etmekte hemfikirdi. Metaxas’ın sosyal yardım girişimleri ve savaş zamanı liderliği dikkate değer bir şekilde başarılı olmuştu fakat insanların büyük bir çoğunluğu onun yönetiminin doğasında olan zorbalıktan nefret ediyordu. Monarşiyi akılsızca diktatörlüğe bağlayan Kral’ın kendisinin de rağbet görmemesinde payı vardı. Fakat sonrasında Yunanistan bir Mihverler diktatörlüğünü tecrübe etti ve bununla beraber bu diktatörlük bittikten sonra da çok zalim ve sert olan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ‘’disiplinini’’ ve hepsinin de üzerinde Mihverler diktatörlüğünü tamamen tersine çeviren ve hiçbir şekilde Yunan olmayan (niyeti Yunanistan’ı bir Slav-Komünist birleşimine uydurmak olan) karakteri acı bir şekilde tecrübe etti. Monarşiyi beğenmeyen çoğu kişi ona bireysel özgürlük ve Yunanistan’ın milliyetine özgü olarak bakmaya başladı. Referandum 1 Eylül 1946’da düzenlendiğinde seçmenlerin neredeyse %70’i monarşinin tarafına oy verdi.

Kurtuluşun Kral 2. George’u tahtına geri koymak için kesin bir amaçla geldiğinde Britanyalıların askeri birliklerini Yunanistan’a gönderdiği tamamen bir söylentidir. Doğrusu ise, 1943’ün ortalarına kadar Britanya Dış İşleri Bakanlığını daha fazla memnun edebilecek olan şey gayet basit olarak Yunanistan’ın monarşiyi kurulu bir müesses olarak kabul ettirmekti. Ancak sonrasında Yunanlıların anayasal mesele üzerine bölündüğünü görünce Britanya, Kral’ın insanların özgür sesinden pozitif bir şekilde tavır koymadığı sürece görevini yapmak için dönmemesinde ısrar etti. Kaydedilen fakat hakkında hiç yorum yapılmayan tuhaf bir gerçek ise Kasım 1943’teki Tahran Konferansı zamanında Sayın Churchill’in, (o zaman Kahire’nin içinden geçerken) Yunan Kralı 2. George’a onun Britanya Krallık Hükümeti’nin, kurtuluştan sonra Atina’da referandum olana kadar oraya dönmesini desteklemeyeceğini söylemek için ziyaret etmesidir. Fakat Başkan Roosevelt Yunan Kralı’nı Sayın Churchill’den sonra ziyaret etmiş ve ona ‘’beyaz atına binip onu Atina’nın içine sürmesini’’ tavsiye etmiştir. Öneri garip bir şekilde yapılmış veya yapılmamış olsun kimse bilmiyor fakat öyle gözüküyor ki bunu yapan, Kral’ın Britanya önerisine aylarca riayet etmemesine neden olan Başkan Roosevelt’in tavsiyesiymiş.

Sonrasında tabi ki Britanya İşçi Partisi Hükümeti monarşiye düşmanca bir tavır aldı ve Yunan halkı geçiş zamanında uygun bir şekilde bir ‘’merkez’’ ideolojisine bağlı kalmayı seçsin diye referandumu birkaç yıllığına ertelemek için baskı yaptı. Bu öneri gerçeklerle hiçbir noktada uyum sağlamamıştır. Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından ortaya koyulan zulüm ve şiddetle ilgili olarak ‘’merkez ideolojisi’’ gibi bir şey ne olabilirdi ne de oldu. Ulusal Kurtuluş Cephesi, hatırlandığında, 63.000’den fazla Yunan’ı öldürmüş ve binlercesini de rehine olarak alıp götürmüştür. Böyle şeyleri tasvip etmek ve bunlara karşı mücadele etmek arasında bir ‘’altın fark’’ olduğunu zannetmek saf bir teoridir. Sağ, Merkez ve Sol açısından siyasal sınıflandırmaların hepsi Yunanistan’da anlamsız hale gelmiştir. Bir tarafta hangisinin büyük bir kitle olduğu, kimin bireysel özgürlüğünü ve Yunan ulusal egemenliğini elinde tuttuğu ve diğer tarafta da her iki Sovyet-Komünist bütününde birleşmeyi dileyenlerin olduğu tek bir ara hat var. Sözde ‘’Sağ’’ içinde yenilikçi ve sosyalistleri barındırırken sözde ‘’Merkez’’ ve sadık ‘’Sol’’ (Yunanistan’ın bağımsız bir ülke olarak kalmasını isteyen Sol) muhafazakâr unsurları barındırıyor.

Monarşiye karşı genel tavır 1 Eylül 1946’daki referandumdan beri hala daha değişiyor. Ulusal beka için verilen yoğun mücadele, 1916’da Venizelos ve Kral Constantine arasında ortaya çıkan Cumhuriyetçi-Kraliyetçi çekişmesinin arka planına sürülmüştü. Bunun yanı sıra, Kral 2. George 1 Nisan 1947’de öldüğünde taç kendinden daha genç olan ve hiç Venizelos karşıtı rol oynamamış kardeşi şimdiki Kral 1. Paul’a geçti. Saltanatı monarşi için yeni bir çağ açtı ve şu anki Kral, Kraliçe ve çocuklarının mutlu bir aile oluşturmasından dolayı uzun süredir kraliyet idaresinde eksik olan çekici bir insan unsurunu takdim etti. Hiçbir Nazi bağlantısı olmayan Almanya doğumlu Kraliçe Frederika bir Yunan kadını olmak için gayret etti. Hayran duyulan kişisel cesareti ve tükenmez gayreti ile çokça dertlilere yardım eden olarak anılır. Tüm bunlar monarşiye bir jenerasyon öncesinde sahip olduğu şöhretten daha fazlasını kazandırmıştır.

‘’Sağcı kesimler’’ hakkında aynı zamanda ‘’Kraliyetçi’’ olup kraliyet müsaadesiyle idare ettikleri imasıyla birçok şey yazılıyor. Aslında onlar, birkaç istisna dışında, hayatlarını ve arazilerini normal güvenlik güçlerinin yokluğunda korumak için bir azim, ya da ailelerinin katillerinin intikamını almak için bir tutku tarafından motive edilmiş bir grup çiftçidir. Savaştaki ölülerden ayrı olarak (tarafsız olduğuna inandığım yabancı bir kaynak tarafından hazırlanan) cinayet rakamları doğrusunu söylemek gerekirse dehşet verici. 1946 yılı boyunca 654 milliyetçi ve 618 milliyetçi karşıtı bu şekilde öldürüldü. 1947 yılı boyunca ise 1258 milliyetçi ve 265 milliyetçi karşıtı katledildi. Tüm bunların hepsi hukukun çöküşünü ve onun ancak terörün terörden beslendiği gerilla bölgelerinde sivil hükümetin yeniden kurulmasıyla düzeltilebileceğinin bir yansımasıdır. Parnassus ve Helikon dağlarındaki gerilla sığınaklarında ele geçirilen dokümanlar terörün, kaçırılması için emredilenlere yakın insanları öldürerek yayılmasıyla Markos tarafından emredilmiş ve uzun süre çalışılmış bir tekniği ortaya çıkardı.

III

Geçici süreli birçok iyi gazeteci birilerinin onlara İngilizce olarak derhal neler olduğunu söylemesi ihtiyacı içinde Atina’daki Büyük Bretagne Oteli’ne varıyor. Benim kendi izlenimim ise Atina dışına verilen haberlerin dörtte üçü daha uzun bir süreç için hikâyesi iç açıcı olmayan bir İngilizce konuşan girişimcinin etkileyici girişimlerine tabi tutulmuştu. Ben bundan, Yunanistan’daki geçmiş olaylar hakkındaki cehalete yurtdışında nasıl bakıldığını ve şu an bile iyi bir şekilde bilinmeyen Yunanistan’a karşı olan Komünist komplosunun hikâyesini özetlemek için yapılan bir girişime başladığımı göstermek için bahsediyorum.

İlk aşama, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin silahlı kolu olan Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun Yunan halkının düşman boyunduruğu altında olduğu sırada terör ve propaganda ile nüfuz kazanmasıyla başladı. Yunan Komünist Partisi’nin Rusya eğitimli Genel Sekreteri Nicholas Zachariades taraftarlarını Yunan Ordusu’nun İtalyan istilacıları Arnavutluk dağlarına geri kovaladığı zaman ve Rusya’nın Mihverler ile yapılan bir anlaşmaya bağlı olduğu Ocak 1940’taki bir ‘’İngiliz Emperyalist Savaşını’’ boykot etmeye sevk etti. Birkaç ay sonra Haziran 1941’de Rusya’nın Almanya tarafından saldırıya uğramasından sonra Yunanistan kendini Britanya tarafında ortak bir mücadelede bulunca resmi Komünist politikası doğal olarak değişti. Şimdi de Almanların yenilgiye uğratılmasını hepsinin üstünde ise bir Komünist zaferini istedi. Ordu Operasyonları Sektör 4 (OOS4) olarak bilinen bir Britanya istihbarat birliğinin Mihver Ordularının Yunanistan’daki işgalini bozuntuya uğratmak için en işe yarar aleti vermesiyle Yunan Komünist Partisi’nin yeni oluşturulan cephesi olan Ulusal Kurtuluş Cephesi bu yaz boyunca işbirliğine ikna edilmiş oldu. Yardım da buna uygun olarak onlara verildi. Ancak zaman geçtikçe Orta Doğu’ya gelen Yunanlar, Britanya ordu yetkililerine Yunan vatanseverliğinin amaçlanmadığı yerlerde Ulusal Kurtuluş Cephesine iyilik yapmalarına son vermeleri için yalvarmaya başladı. Komünist etkisi Orta Doğu’ya yayılmasının ve Yunan tugayları ile Yunan donanmalarında isyanların olmasından sonra Britanyalılar, toprakların nasıl yatıştırıldığını daha iyi idrak etmeye başladı. Britanyalılar 1943’ün sonlarında ise asıl taarruzlarını General Napoleon Zervas’ın komutası altında savaşan sözde Sağcı direniş grubu olan Yunan Ulusal Demokratik Birliği ile yapılan işbirliğine dönüştürmeye başladı. O, bir cumhuriyetçi ve Epirus dağlarında Almanlar ile savaşan Yunan Ulusal Demokratik Birliği’ne arkadan saldıran Komünistlerin bir numaralı düşmanı olarak beyan ediliyor.

Yunan Komünist Partisi – Ulusal Kurtuluş Cephesi – Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu Bulgaristan’ı düşman ülkeler kategorisine anlamlı bir biçimde dâhil etmemişti. Sebep daha sonra ortaya çıktı. Yunan ve Bulgar Komünist partileri ortak çabalarını Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan’daki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nin ittifakının kuruluşuna yöneltmeye başlamıştı. Planı yürürlüğe koymak için tasarlanan bir anlaşma Bulgaristan’dan Dushan Daskaloff ve Yunanistan’dan o zamanki ‘’Yunanistan’ın Özgür Hükümeti’’ Başbakan Yardımcısı Ioannis Ioannides tarafından 12 Temmuz 1943’te Petritsi’de imzalandı. Bu birliktelikle beraber biri başkenti Selanik ile Makedonya ve Sovyetler Birliği’nin altında özerk bir devlet olarak diğeri başkenti İstanbul ile de Çanakkale olmak üzere diğer iki devlet oldu. Yukarıdaki dokümanlar Komünist Partisi’nin Moplya’daki arşivlerinde bulundu. Biz şu an ise amacı Yunanistan’ın kuzeyinde – örneğin Makedonya’daki Slav dilini konuşan azınlığı ‘’Bulgarlaştırma’’ amacı olan terörist bir kuruluş OHRANA’nın bir kolu olan Bulgar BMPO gibi hem Bulgar hem de Yugoslav Komünist yönetimi kurmak isteyen bütün bir karmaşık örgütler olduğunu biliyoruz. Diğer bir grup olan Halkların Demokrasi Cephesi ise Ulusal Kurtuluş Cephesi ile yakından bağlıdır fakat onların genel merkezleri Üsküp, Yugoslavya’da ve Yunan Makedonyası’nı Yugoslav Federasyonu’nun bünyesine katmayı amaçlıyor. Bir keresinde Yugoslavya ve Bulgaristan arasında Makedon meselesi üzerine bir ayrılık olmuş olabilir fakat Tito ve Dimitroff güçlü diktatörler olmalarına rağmen sadık Komünistlerdir ve Moskova’nın emirlerini yerine getireceklerini göstermişlerdir.

Yunan ulusunu imza ile bağlamak için gösterilen diğer çabalardan bahsedilmiş olunabilir. Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu liderleri Stefanos Sarafis, Ares Velouhitois ve Vasilios Samariotis, Yunanistan’ın Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu Birlikleri’nin (Gerillalarının) Genel Merkezi’ne, Genel Kurmayı’na ve Kurmay Ofisi  111 Numara 88’e (20/7/43’ün Numara 1417’sine) Arnavutluk ve Yugoslav gerillaları ile ‘’hareket işbirliği’’ ve eğitimli Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu birliklerine de ‘’Arnavutluk ve Sırp orduları ile Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu arasında komşu oldukları bölgelerde ve özellikle Viglitsa, Gramos, Konitsa, Grambala, Kalamos, Nice Dağı, Florina, Munastır ve Gevgeli bölgelerinde bütün bir işbirliği sürdürmelerini’’ emreden bir genel direktif yayımladı. Bu, sonrasında Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu’nu Aralık 1944’te Yunan Ulusal ve Britanya güçlerine karşı savaşın bölgelerine mücadeleye yönlendiren aynı General Sarafis’di. Bu doküman, Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun 13. Bölük’ünün arşivlerinde bulundu.

Bundan önceki yıl içinde Yunan Komünist Partisi – Ulusal Kurtuluş Cephesi – Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu ve Alman Ordu birlikleri arasında silah ve milliyetçi Yunanlara karşı olan savaşta yardım karşılığında belirli bir Alman gücünün köşesine çekilip rahat bırakılmış bir şekilde kalacağına dair yapılan birkaç gizli anlaşma gün ışığına çıktı. Bunlardan en önemli olanı ise 1 Eylül 1944 tarihinde Selanik yakınlarındaki Livadi’de Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu grubunun Makedon Bölükleri adına Kaptan Kitsos ve ‘’Ege’nin Makedonları’’ adına Yüksek Rütbeli Alman Kumandanı Binbaşı Erich Fenske tarafından imzalanan anlaşmadır. Yazar tarafından Mart 1944’te görülenin orijinali olan bu doküman Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu’na Eski ELAS’çıların (Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu) Ulusal Kuruluşu tarafından sunuldu. Bulgar Komünistlerin gerçekten de Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu – örneğin 27, 28 ve 30. Alay gibi birliklerinin komutasını üstlendiğine dair kanıtlar da var.

Yunanistan’a karşı olan Komünist komplosu, Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun ve onun Yedek Güçleri’nin bağımsızlıktan sonra şiddet ile gücü ele geçirmek için işgal süresince Aralık 1944’te yapılmak üzere girişilen belirli bir amacı organize ettiğinde ikinci safhaya girdi. O, cinayeti bir yöntem olarak kullanarak amaçları doğrultusunda ilerlemek için Alman SS’lerinden esinlenilerek oluşturulan Halkların Mücadelesini Savunma Örgütü olarak kendi terörist kuruluşuna sahipti. Britanya bu planların tamamlanmasına engel oldu ve 12 Şubat 1945’te imzalanan Varkiza anlaşması ile Halkların Ulusal Kurtuluş Ordusu, Britanya ve Yunan güçleri tarafından uğratıldığı yenilginin doğruluğunu kabul etti. Ancak tasfiye olmadılar. Yaklaşık 3500 asker silahlarıyla birlikte eğitildikleri ve yeni ordunun çekirdeği olmaları için Bulkes kampında beyinlerinin yıkandığı Yugoslavya’ya girdi. Diğerleri ise teslimiyetleri bakımından uyumlu olması için modern çeşitleri sonraki bir kullanım için saklayarak eski silahlarından bazılarını teslim etti. Bu sırada, beyin yıkama ve eğitim için birbirine bağlanan kamplar ve teçhizat merkezleri Yugoslavya’daki Kumanovo, Tetovo, İştip ve Ustrumca, Arnavutluk’taki Rubig ve Yunan sınırının hemen üzerinde bulunan Bulgaristan’daki Ortaköy’e kuruldu. Devamında ise silahların gerillalara olan sabit akışını garantiye almak için bir lojistik sistemi kurulduktan sonra bantlar Yunanistan’a aşamalar halinde bırakıldı. Meydana gelen ve devam eden aktif savaş hali ise üçüncü aşamadır.

Savaşın üçüncü aşaması eğer ‘’Özgür Yunanistan Hükümeti’’ tanınır ve savaşçı statüsünde bağdaştırılırsa dördüncü bir aşamaya yol verecekti. Bu hükümet şu an bir aldatmacadır. Koltuğu Yunan toprağında değil de muhtemelen Yugoslavya’da ve hükmedeceği hiçbir vatandaşı yok. Burası henüz Komünist aklın tahmini hesaba katılmadığından yok arkadaşları için bir buluşma yeri olma yolunda. Basın kaynaklarında şimdiden ‘’Atina Hükümeti’’ ya da ‘’Atina rejimi’’ olarak Yunanistan’da – ‘’Özgür’’ ve bu çıkarım ile ‘’Özgür olmayan’’ eşit iki hükümet olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla ikisi de tarafsız bir şekilde ele alındığında iyi niyetli birçok okuyucu bütün durum ile ilgili onun hükümlerinde ortada izlenen bir rotanın ne olacağına vicdanen bağlı kalacak. Bu karışıklık, muhakkak saldırganlığı maskelemek amacıyla kasten oluşturuldu.

Çeviren: Melih Erdoğmuş

(Foreign Affairs, The Plot Against Greece, Nisan 1948)

Çeviren: 

Melih Erdoğmuş

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org