Yeni Asya'nın Murat Sofuoğlu ile Röportajı: "Çözüm Süreci"

Toplumu resmî ideoloji kutuplaştırıyor
 
Başbakan’ın Diyarbakır ziyareti sonrası barış sürecine ilişkin umutlar bir kez daha yayılmaya başladı. Devletin Kürtlerin asimile edilmesine karşı olduğunu söylemesinin ardından demokratikleşme adımları birbirini izledi. Peki bu adımlar yeterli mi? Kürtler devletin uyguladığı politikaya ne diyor? Bir çok açıdan bakarak sorularımızı SÜREÇ Araştırma Merkezi Direktörü Murat Sofuoğlu’na yönelttik. Sofuoğlu, bölge insanı ve PKK’nın bir daha silâha geri dönmeyeceklerini iddia ediyor...

Cumhurbaşkanı Kürt sorununu kastederek “Biz çözmezsek gelir birileri çözer” mealinde konuşmuştu. Sizce bunun anlamı neydi
 
Bu sözden benim anladığım eğer biz inisiyatif kullanmazsak dış güçlerin devreye girecekleri ve meseleyi ele alacaklarıdır. Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ile devlet sahip olduğu toprakları bir bir kaybetmiş ve bu süreç çoğu zaman yabancı güçlerin kopan parçalarda hak ve özgürlük talep eden toplumlara arka çıkmasına şahitlik eden hadiselere yol açmıştır. Bu durum Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yönetici elitlerde her zaman bir “dış güçler” sendromu üretmiştir. Kuşkusuz burada da özellikle Kürt Sorunu bağlamında bu sendrom bir şekilde makes buluyor. Bu ayrıca Cumhuriyet’in kurulmasına karşın bu dış güçlerin belirleyiciliği anlayışından da çok kendimizi sıyıramadığımızı gösteriyor. Cumhurbaşkanı kendi sorunlarımızı başkalarını karıştırmadan halledelim diyor. Ama bunun için böyle bir referans yapması gerekiyor. Yani alarm zilleri çalıyor, uyanın diyor; yoksa iş elimizden çıkacak diyor. Fakat diğer yandan açılım süreci boyunca MİT Müsteşarımızın da Oslo’da PKK temsilcileri ile görüşmeler yaptığını ifşaatlar aracılığıyla biliyoruz. Bu sürece moderatörlük edenler bildiğim kadarıyla yabancılardı. Madem yabancılara bu konuyu teslim etmememiz lâzım, o zaman adamların moderatörlüğünü niye kabul ediyoruz?
 
Cumhurbaşkanı Gül’ün bu sözleriyle Ortadoğu’da yaşananlar arasında bir bağlantı var mı?
 
Bu söz bildiğim kadarıyla 2009 sonlarında söylendi; yani benim “I. Demokratik Açılım Süreci” dediğim vakitlerin ilk zamanlarında söylenmiştir ve Cumhurbaşkanımızın o zaman bu sürece şimdiki “II. Açılım”dan daha sıcak ve yakın duruşu vardı. Bu durumun Ortadoğu’da yaşananlarla o zaman nasıl bir ilişkisi vardı, bunu tesbit etmek zor. Çünkü Arap Baharı’nın henüz başlamadığı ve Suriye’de yaşananlar çerçevesinde daha Rojava (Kuzey Suriye) Kürt realitesinin belirginleşmediği bir zamandan bahsediyoruz.
 
Türkiye’nin barış süreciyle ilgili tehlikeyi atlattığını düşünüyor musunuz?
 
Türkiye şu an 2013 başı itibariyle II. Demokratik Açılım yani “Çözüm Süreci” içindedir. Bu bakımdan eğer böyle bir dış güç tehlikesi Kürt sorunu açısından varit ise hâlâ atlatmaya çalışıyoruz. Rojava’daki durum iç açıcı gözükmüyor ve Türkiye’de de tarafların açıklamaları vaziyetin yolunda olduğuna dair sağlam ipuçları vermiyor. 
 
“Akil İnsanlar”ın bütün ülkeyi gezdiği bir dönem yaşadık. Ülkenin batısındaki insanlar Kürtlere verilen hakları kendi haklarından eksilme olarak mı algılıyor?
 
Tabiî “Akil İnsan” olmadığım için bunu gözlemleme şansım olmadı. İnsanların bunun böyle olduğunu anlamaya dönük düşünmelerinin sebebi bana kalırsa ülkelerinin bölüneceği korkusudur. Bölünen bir ülkede eskisi kadar şerefli ve güçlü yaşayamayacaklarından –Osmanlı’nın parçalanması korkusu burada Cumhuriyet’e de sinmiş durumda olduğu için- korkuyorlar. Halbuki burada çözülmesi gereken nokta Kürtlerin sahip olması zaten eşyanın tabiatı icabı olan haklara sahip olmalarının ülkeyi bölmeyeceği, ama daha da güçlendireceği ve birleştireceği meselesidir. Burada bana kalırsa hep üzerinden tartışma yapılan Kürtlerin bunu batıya anlatmalarına imkân verilmesi en doğru yol olur. Yani açık ve hakikî sivil toplum süreçlerinin yürütülmesi ve özellikle de en fazla bölünme ile batıda anılan grup (BDP vb.) temsilcilerinin batıya ne istediklerinin anlatılması gerekir. Bu kuşkusuz kolay olmamakla beraber yapılması elzem olandır. Biz “Süreç Analiz ekibi” olarak geçmişte Ekopolitik’te daha çok doğuda yaptığımız diyalog süreçlerini şimdi batıya geçirme arzusu içindeyiz. Böylelikle belki de bu tür süreçler geliştirilerek bu tür korku ve endişelerin azalmasına katkı yapabileceğimizi düşünüyoruz.
 
Belli görüşten insanların başka görüşten insanlara takındığı tavrın altında resmî ideolojinin ne kadar etkisi var?
 
İnsanlar tarih boyunca kendilerini değişik kimliklerle tanımlama ihtiyacı hissetmişler. Bu tanımlama genelde hep öteki üzerinden oluyor. Meselâ Kuzey Slavları kendilerini medeni gördükleri için Germen kavimlerini konuşmasını bilmeyen anlamında “Nemçe” diye tanımlamışlar. Avrupa tarihi hep bu Doğu Avrupa/Pan-Slavizm ile Germen toplulukların hâkim olduğu Batı Avrupa çelişkisini yansıtmıştır. Bütün mesele Türkiye’de insanların kimliklerini nasıl kazandıklarıdır. Yani hangi ötekileri oluşturarak şimdiki kimliğimize malik olduk? Resmî ideoloji tedrici bir şekilde Müslüman olmayanlara güvenmeyen, ama Müslümanların modern ve laik (Fransız sekülarizminin Türkiye versiyonu), Sünnî ve Türk olanlarına sanki daha çok güvenen bir politika izlemiş gibi gözüküyor. Bu hal dindarları, Kürtleri ve Alevîleri sisteme yabancılaştırmıştır. Burada resmî ideolojiye güvenerek bu sayılan kesimlere karşı bir tavır takınma durumu da zamanla sanki oluştu. Tabiî AK Parti’nin iktidara gelmesi bu parametreleri büyük ölçüde değiştirdi. Ancak bu sefer de uzun bir zaman bir bakıma iktidarda olma hissine sahip olan laik Kemalist kitleler kendini sisteme yabancılaşmış hissetmektedir. Burada geldiğimiz noktanın sorunsalını ifade etmek için “Andımız” meselesine bakabiliriz. “Andımız” kaldırıldığında bir demokratik adım olarak herkesi olmasa bile büyük çoğunluğu memnun edebilirdi. Benim gördüğüm, son zamanlarda ülkede gelişen kutuplaşmaya sanki bu adım bir başka halka eklemiş oldu. Ulusalcı kesimler bunu ülkelerini kaybetmenin bir sembolü olarak görüyorlar. Bu kutuplaşmalarda resmî ideolojinin olabildiğince kapsayıcı değil, ama kutuplaştırıcı etki oluşturan bir toplum mühendisliğinde çok fazla ileri gitmesinin büyük payı vardır.
 
Silâhların susmasıyla bölge insanı biraz daha rahata kavuştu diyebilir miyiz? Kimine göre bölge halkı artık silâhlı çatışmayı desteklemez deniyor. Sizce bu psikolojik sınır aşıldı mı?
 
Bölge insanları uzun zamandır özledikleri ve bekledikleri büyük bir huzura geçici olsa bile kavuşmaktan memnundur. Bu herkes için bir kazanım. Silâhlı mücadele psikolojik sınırının aşıldığını umut ediyorum. Bölge insanının silâhlı mücadele yapma gibi bir arzusunun da olduğunu düşünmüyorum. Ancak PKK ile Kürt kimliği arasında yoğun bir geçişkenlik alanı oluştuğu ortadadır; o yüzden PKK’nın silâhlı mücadele ile ilgili vereceği karar kritik önem arz edecektir. Bana kalırsa PKK da hangi koşullar olursa olsun silâhlı mücadeleye geri dönme yanlısı değildir. Ancak silâhların hâkim olduğu Rojava-Kuzey Suriye’deki vaziyetin vahameti Türkiye’deki çözüm süreci ve silâhlı mücadele imkânları ile ilgili halleri muhataralı kılmaktadır.
 
Sizce örgüt, halkın muhatap alınmasından rahatsız mı? Örgütün ticarî ve siyasî kaygıları Kürtlerin haklarının önüne geçiyor mu?
 
Şu an benim anladığım, hükümet, örgütü ca özellikle Öcalan’ı muhatap alarak sorunu çözmeye çalışmaktadır. Örgüt kendi varlığını Kürtlerin kimlik ve varoluş mücadelesi ile özdeşleştirmektedir. Dolayısıyla kendi ticarî ve siyasî kaygılarının Kürtlerin tamamının kaygıları olduğu varsayımı ile hareket etmektedir. Kürtlerin haklarının sigortası olarak kendi varlığının ve bekasının devamının şart olduğu hissiyatı içindedir. 
 
Devletin Öcalan’ı muhatap alması bazı kesimlerde rahatsızlık oluşturuyor. Kimine göre de Öcalan muhatap alınmazsa Kandil yabancı güçlerin güdümüne girebilir. Sizin bakışınız nedir?
 
Kandil ile yabancı güçler arasında görüşmelerin olduğunu tahmin ediyorum. Sonuç olarak Öcalan da uzun bir zaman Suriye’de yaşamıştı. Burada mesele PKK’nın Kürt sorunundan neşet ettiğini bilmektir. Kürt sorunu dış güçlerin üretmesinden ziyade Türkiye rejiminin asimilasyonist politikalarının bir sonucudur. Bu politikaların oluşturduğu tepki zaman içinde PKK gibi yapılanmaların ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Dış güçler bu tür yapılanmalar ortaya çıktıktan sonra gelişmelerine hangi ülkede olursa olsun menfaatleri çerçevesinde yardım edebilirler. Bu kuşkusuz uluslar arası ilişkilerin doğası gereğidir. Türkiye şu anki hükümetin deklare ettiği şekilde Kürt sorununu çözmek ve asimilasyon politikalarına son vermek istiyorsa bu durumda bu politikalardan dolayı Kandil’de olan güçlerin çözümün tarafı olacaklarına inanıyorum. Kuşkusuz başka amaçlara sahip olanlar da başka yolları tutabilir. Öcalan’ın burada çözüm için muhatap alınması Kürt sorununu kendi içimizde çözme noktasındaki dinamikleri harekete geçirmek ve Kandil’in de bu yönde iknası noktasında kritiktir.
 
Önümüzdeki dönemde BDP’nin yerine HDP mi alacak? HDP’nin kuruluş amacı nedir?
 
Anladığım kadarıyla HDP bir Öcalan icadıdır. Türkiye’de AKP’yi Türkiye’nin Muhafazakâr Partisi ya da Hıristiyan Demokrat Partisi yapacak ve onu dengede tutacak bir siyasî teşekküle ihtiyaç ortadadır. Ancak Türkiye’de Britanya’nın İşçi Partisi ya da Almanya’nın Sosyal Demokrat Partisi olabilecek parti mevcut değildir. İşçi Partisi de, CHP de bu işi yapmaktan çok uzaklar. Bu durumda meydan AK Parti’ye bırakılıyor ve mezkûr parti sürekli güç temerküzü yapıyor. İtirazlar ise hep marjinalleşen bir tona büründüğü için havada kalıyor ve kalıcı mevziler oluşturamıyor. Burada Öcalan bana kalırsa BDP’nin tüm Türkiye’ye seslenebilecek bir parti olamadığını ve bir değişikliğin şart olduğunu hissettiği için Alevîleri, sol gelenekten gelenleri bir araya getiren yeni bir “çatı” partisi kurma denemesine HDP ile start vermiştir. HDP Türkiye’nin sosyal demokrat partisi olabilir mi ya da AK Parti’yi dengeleyebilir mi bundan kuşkuluyum. Özellikle Öcalan’ın Mahir Çayan örneğinin de kafa karıştırıcı olduğunu söylemek lâzım. Mevcut koşullarda sosyal demokrasiye böyle daha uzak bir sol kanattan ulaşma çabası da düşünülmüş olabilir. Nereden bakarsak bakalım zor bir deneme olacak. 
 
Eğer çatışma çıkarsa, tek elden yönetilen devletin PKK’ya büyük kayıplar verdirebileceği doğru mu?
 
Ülkenin tek elden yönetildiğinden emin değilim. Bundan anladığımız Başbakan’ın rakipsiz konumu ise bu doğru; ancak gerek parti içinde –örneğin Arınç meselesi- gerekse parti dışında –Cumhurbaşkanı Gül- farklı sesler geliyor. Ayrıca AK Parti’nin liberallerin bazıları ile yaşadığı sıkıntı şimdi gitgide başka ve siyasî sistemin karar alma mekanizmalarında etkili olan muhafazakâr yapılanmalarla olan ilişkilerine de sanki sirayet ediyor. Burada “her şeye rağmen PKK’ya karşı tüm bu güçler işbirliği yapar” diyorsak bundan da emin değilim.. Bana kalırsa çatışma çıkmaması için duâ etmek daha iyi.

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org