Üç Belirsizlik

Geçen Ağustos ayını sanırız Türkiye siyasi tarihinde kolay unutulamayacak bir takım hadiseler zincirinin derin ve oldukça güçlü bir şekilde yaşandığı bir ay olarak önümüzdeki yıllarda hep hatırlayacağız. Bu ay Milli Görüş hareketinin kendi içinde yaşadığı derin bir takım hesaplaşma ve uzlaşmaların da sanırız “yeni” bir miladı olarak hatırlanacaktır. Diğer yandan muhafazakar iki başat hareket arasında 17 Aralık’ta topyekun bir çatışmaya dönüşen ve halihazırda da süregelen mücadele bakımından da Ağustos ayı çatışmanın yeni bir evresine girilmesinin işaretlerini vermesi bakımından hatırlanacaktır.

10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimini mevcut rejimin geleceği üzerine birbiriyle mücadele eden farklı siyasi-toplumsal fraksiyonların bir düellosu olarak görebiliriz. Erdoğan’a karşı muhalefet tarafından ortaklaşa çıkartılan Cumhurbaşkanlığı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun şahsında bu düellonun kodlarını da bir bakıma görebiliriz. İhsanoğlu muhafazakar kimliği yanında eski bir AK Partili oluşu ile dikkatleri çekmiştir. Ancak bu özellikleri kadar aday seçilmesinde etkili olan üç hususiyeti vardır: (1) AK Parti’nin özellikle Ortadoğu’da Arap Baharı sonrası uyguladığı dış politikaya karşıdır. (2) İç politikada artan kutuplaşmalar karşısında daha uzlaşmacı ve yumuşak bir retoriğe sahiptir. (3) Türkiye’deki Erdoğan ve çevresi tarafından ısrarla gündemde tutulan başkanlık sistemine geçiş tartışmaları karşısında 1982 anayasasının ortaya koyduğu yetkisi az ama istediğinde sistemi de baskı altına alabilecek –bir bakıma Kenan Evren ve askerlere göre biçilmiş bir kaftan olan- Cumhurbaşkanlığı rejimini devam ettirecek bir lider olmak istemektedir.

Bu hususiyetleri taşıyan bir aday olan İhsanoğlu büyük ölçüde Kemalist taleplere uygun düşmesine karşın aynı kitlede topyekun bir mobilizasyonu gerçekleştirebilecek bir tesire sahip değildir. MHP’nin temsil ettiği milliyetçi kaygılara ise özellikle “Çözüm Süreci”ne karşı sergilediği muğlak yaklaşımı ile belli bir ölçüde cevap verebilmesine karşın Erdoğan’ın temsil ettiği “Güçlü Lider - Güçlü Türkiye” algısının gölgesinde kalmaktadır. Toplumsal gruplar açısından baktığımızda ise Aleviler için çok fazla bir Sünni muhafazakar izlenimi veren İhsanoğlu’nun Erdoğan’a karşı güçlü bir alternatif olmadığı ve Kürtler içinse “Barış Süreci” ile ilgili karmaşık mesajları bakımından keza Erdoğan karşısında güçlü bir alternatif haline gelemediği görüldü. Ayrıca gelecekte federasyona gidebilecek ve başkanlık rejimine kapı açacak bir siyasi sistemin bir açıdan başlangıcı gibi görülebilecek böylesi bir seçim öncesi Kürtlerin İhsanoğlu’ndan çok Erdoğan’ı desteklemeleri mantıklı görünmektedir.

Burada ülkenin kimi çevrelerce “esas unsuru” olarak görülen Sünni Türklerle İhsanoğlu’nun ilişkisinden de bahsetmek gerekecek. Sanki bu ilişkide İhsanoğlu’nun yukarıda sıralanan aday olmasında etkili olan üç hususiyeti kritik bir rol oynamıştır. Burada İhsanoğlu’nun adaylığını kurgulayan siyasi akıl “esas unsur”un en azından bir kısmının bu üç noktadaki rahatsızlığın etkisiyle Erdoğan’dan İhsanoğlu’na akabileceğini hesaplamıştır. Burada yukarıda sıralanan üç hususu soru olarak kurgularsak Sünni Türkler bunlara ne cevap verirdi? (1) Türkiye’nin dış politikasından memnun mudurlar? (2) Kutuplaşmalardan memnun mudurlar? (3) Başkanlık sistemine bir geçişi arzuluyorlar mı?

Kuşkusuz bu sorulara farklı cevaplar geliştirilebilir. Ancak ortalama düşünüldüğünde “esas unsur”un bu üç mesele ile ilgili olarak net olmadığı sanırız söylenebilir. Kanaatimizce bu net olmayış ve belirsizlik Ekmeleddin İhsanoğlu’nun değil ama Recep Tayyip Erdoğan’ın neden seçildiğinin açıklaması olarak karşımızda durmaktadır. Çünkü bu üç belirsizlik karşısında adamakıllı ve güçlü duruş sergileme noktasında Erdoğan İhsanoğlu’dan çok daha tercih edilebilir bir lider konumundadır ve Erdoğan’ın bunun bilincinde hareket ettiğini gösteren işaretler de fazlasıyla mevcuttur. Bu tespiti daha derinleştirdiğimizde göreceğimiz birkaç önemli nokta olacaktır: (1) Türkiye toplumunun kahir ekseriyeti (%52) “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” anlayışında suya sabuna dokunmayan bir dış politikadansa daha sorunlu ve riskli ama bir bakıma bölgeye geri dönüşün işaretlerini veren bir politikayı desteklemektedir. (2) Aynı ekseriyet kutuplaşmalardan rahatsız olsa da kendisinin sözünün daha fazla dinlendiği bir ülkede yaşadığı hissini veren bir lideri seçme temayülüne sahiptir. (3) Keza bu ekseriyet artık eski tas eski hamam bir rejimin devamındansa “yeni” olduğu iddiasına sahip bir yönetimi ve “rejim”i ve “Türkiye”yi tercihe meyillidir.

Daha özet konuşmak için bir mesel getirmek gerekirse camii cemaatine gidebiliriz. Birimiz ülkemizin herhangi bir mahallesinin herhangi bir camisine gitse ve uzun uzun yukarıdaki üç meseleden yakınıp hükümetten şikayet etse ve ayrıca 17 Aralık’a atfen türlü yolsuzluklardan yakınsa camii cemaati konuşmanın sonunda ne derdi? Yüksek ihtimal karşımızda bizi dinleyen ve sakallarını tarayan yaşlı takkeli amcalarımız “Ee…Peki evladım; şimdi biz Ekmelleddin’e mi verelim?” diyeceklerdir. Böylesi bir atmosferden Erdoğan’ın faydalanacağı açıktır.  

Mezkur üç belirsizlik mevcut karakterini korudukça Erdoğan’ın lehine sonuçlar vermeye devam edecektir. Ancak Erdoğan açısından kafa yorulmaya ihtiyaç olan nokta da her üç konuda da sınırlara yaklaşılmıştır.

(Süreç Analiz, 9 Eylül 2014)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org