Türkiye'nin Aydın Kırılması: Ali Bayramoğlu ile Röportaj

 

Türkiye’de AK Parti’nin özellikle ilk on yılında reformcu bir karaktere sahip olduğu ve bu çerçevede Kemalist müesses yapıdan rahatsız olan sosyalist ve liberal aydınlardan destek aldığı gözlemlenmektedir. Geldiğimiz noktada ise bu desteğin zemininde kırılmalar yaşandığı görülmektedir. Bu kırılmanın nasıl ve neden başladığını düşünüyorsunuz? Sizce bir kırılma var mı?

 
Kırılma var tabi. Bir kere her şeyden önce iki açıdan bakabilirsiniz. Birincisi Ak Parti’nin kendi öyküsü ile ilgili, diğeri AK Parti’ye verilen destek yapısı içerisinde yaşanan değişmelerle ilgili. Bir de tabi uluslararası konjonktürle ilgili. Bu üç faktör gerek Ak Parti’nin gerek Ak Parti etrafındaki ittifakın sürekli hareket etmesine yol açtı. Ak Parti açısından bakıldığında hiç şüphe yok, bu parti uzun süre, 2002 den başlayan 2007’ye kadar giden dönemde temel olarak mevcut devlet dokusunu reforme etme ve değiştirme politikaları izledi. Bu politikalar doğal olarak Ak Parti’nin kendisini, kendi seçmenini, İslami, muhafazakar kesimi aşan bir destek buldu. Bu desteğin hatta 2007’de % 47’lik bir oya döndüğünü gördük. Sonra bir ikinci dönem ve üçüncü dönem var. İkinci döneme reformlara yönelik dirençler dönemi denebilir. Bu 2007’de Cumhuriyet mitigleriyle başladı, 2008’de Ak Parti’ye kapatma davasıyla devam etti., 2010 referandumu hatta 2011 seçimlerine kadar sürdü. Bu evrede bir süngü savaşı yaşandı ve Ak Parti bu süreçten savaşı kazanarak çıktı. Değişim sadece yasaların değişiminden ibaret kalmadı. Siyasi iktidar devlet alanının denetimi konusunda önemli yol aldı. Örneğin üniversiteki direncin kırılması, ordu içindeki direncin aşağıya çekilmesi ve en son yargıya yönelik büyük bir reformun gelmesiyle bu üçlü doku ters yüz edildi ve devletin içerisindeki önemli Kemalist kaleler yıkıldı. Ak Parti yavaş yavaş devlet alanına hakim olmaya başladı.
 
İşte bu noktada üçüncü evre başladı diyebiliriz. Bu üçüncü evre, siyasi farklılaşmaların makro alanda ya da devlet alanında değil, mikro alanda, kamusal sahada ortaya çıktığı bir döneme işaret eder. Bu evrede kamusal alanda adım adım farklı değer sistemleri karşı karşıya gelmiş, belli bir değer sisteminin taşıyıcısı birisi olan ve devlet gücünü elinde tutan siyasi iktidar bu açıdan tavrını sertleştirip, meydan okuyucu bir dil benimsemeye, kimlik politikalarını en azından niyet ve istek olarak devreye sokmaya yöneldi. Yeni çatışma ve bir tartışma türü ifade etmesi ve bir ayrışlaya işaret etmesi bakımından Gezi olayları bu evrenin simgesel hadisesi olmuştur. Bu evre, herkesin kendi mahallesine geri dönmesinin başlangıç noktasıdır. Başka bir ifadeyle kendi değer sistemine geri sarılmanın, karşı değer sistemlerine reaksiyon ve alerji duyulmasının başlangıcı… Fabrika ayarlarına bu geri dönüş, İslami, muhafazakar, sol, seküler kesimler arasındaki etkişim ikliminin yerini çatışma ve özcü tutumlara sarılma ikliminin geri almasını ifade etmiştir. Bu çerçevede doğal olarak ideolojik eski kalıplar da yeniden değer kazanmaya başlamıştır.
 
Bu esnada Gezi olayları ne denli bir kilometre taşı oluşturduysa, Arap Baharı da yeni atmosfer ve dengelerin oluşmasında o denli önemli ve etkili olmuştur. Arap Baharı çok önemli iki unsur içerdi diye düşünüyorum. Bunlardan biri Türkiye’nin Batı ilişkilerini olumsuz etkilemesidir. Batı’nın Arap Baharı’nın ikinci evresinde almış olduğu pozisyonla Türkiye’nin pozisyonu arasında ayrışma arttıkça, özellikle bu çerçevede Tayyip Erdoğan, Batı karşıtı dille siyasi alana çıkmaya başladıkça  Batı’nın hem politikalarıyla hem değerleriyle sorunlu bir görüntü ortaya çıktı. Bir dönem Batı değerleriyle daha pozitif bir etkileşim yaşanırken bu kez aynı değerler üzerinden bir itişme evresi başladı. Bu açıdan mikro alandaki değer ayrışmasının yanına, yeniden başlayan makro değer ayrışmasının eklendiğini gördük. Batılı olmak buralı olmak, Müslüman olmak, bölgeli olmak gibi ayrımlar önemli ölçüde yeniden devreye girdi.
 
Arap Baharı’nın ikinci unsuru da şudur: Arap Baharı aslında Sünni alanda yaşanan hareketlenmedir. Bu hareketlenmede en önemli mesele İslam ve siyaset arasında ya da siyaset-toplum arasında ama İslami bir şemsiye altında bir temasın oluşmasıdır. Bir toplumsal enerjinin ortaya çıkması ve o toplumsal enerjinin İslami niteliği ile yeni siyasi formlar arasındaki ilişkilerdir. Bu ilişkiler IŞİD gibi Selefi, harici hareketleri de,, İhvan gibi Hamas gibi hareketleri de besledi. Ak Parti’nin Ortadoğu’ya bakışı ve buradaki siyaset lezzetine itirazı mümkün değildi ve içine girdi. Bu, bir İslamcı açısından, Türkiyeli bir muhafazakar açısından reddedilemeyecek kadar lezzetli bir lokmaydı. Bu çerçevede yeni bir medeniyetin inşa imkanları, bunun içine girip bunun aktörü olma çabası, Türkiye’de liberal kesimle Ak Parti’nin etrafındaki muhafazakar kesim arasındaki önemli kırılma noktalarından bir tanesidir diye düşünüyorum. Bunlar zannediyorum hem Ak Parti’nin öyküsünü hem de Ak Parti etrafında ittifakların kurulmasını özetleyen unsurlardır.
 
Aydınların “Çözüm Süreci”ne bakış açısındaki farklılığın bu kırılmada ne ölçüde etkili olduğunu düşünüyorsunuz?
 
Bunların tek blok halinde hareket ettiğini varsayamayız. Türkiye’de biz çok hızlı analizler yapmayı severiz. İnsanları liberaller, sosyalistler, muhafazakarlar diye adlandırıyoruz ama öyle homojen bir yapı yok. Şimdi liberal dediğimiz Mehmet Altan ve Etyen Mahçupyan’ı masaya koyduğumuz zaman aslında çok farklı paradigmalardan bahsediyoruz. Tek ortak yanları ikisinin de muhafazakar olmaması. Dolayısıyla muhafazakarlık karşısında liberalliği temsil etmeleri. Ama biraz daha derine bakıldığında zaman şunlar görülür: Örneğin Ahmet İnsel daha soldan gelen, solun ve Batı’nın temel değerleri ile topluma bakan, toplumsal hareketleri daha çok ideolojiler içerisinde algılayan, topluma değmek fikrinden nispeten uzak duran bir bakışa sahiptir.
 
Mehmet Altan ekolü, oldukça Prens Sabahattinci diyebileceğimiz, tamamen Batı öykünmesi üzerine, Türkiye’nin iç dinamiklerinin son derece manasız ve güçsüz olduğu fikri üstüne kurulu demokrasi ikameci bir anlayışa sahip bir liberalizme ilişkindir. Etyen’den bahsedeyim kendime de değinmiş olurum. Orada toplumsal değerlerin içerisinden bir ülkeyi anlamak, değişmesine bakmak, İslami, milliyetçi değerlerin toplumsal niteliğine ve o niteliğin değişim üretme imkanlarına bakmak anlayışı vardır. Bunlar çok farklı eğilimler. Bunların hepsi liberal bohçanın içerisinde yer alıyor. Dolayısıyla bugün ayrışma yaşandığı zaman, ayrışma sadece Ak Parti’ye oranla yaşanmadı, aynı zamanda bu aydınların kendi pozisyonlarına oranla yaşandı. Her şey çok güzel giderken, asker geriye itilirken, milli güvenlik rejimi değişirken bu farklılıkların bir önemi yoktu ama ne zaman toplumsal değişim ile siyasal değişim arasında farklılıklar ortaya çıktı, kimisi buna iktidarın el değiştirmesi ve risk olarak baktı, bizim gibi insanlar ise burada temel olan sosyolojik değişimdir, bunun değeri ve önemi devrimseldir demeye başladılar. Dolayısıyla yeknesak bir aydın yok.
 
Bu çözüm sürecine bakışa da yansıdı. Malum, Tayyip Erdoğan’ın sembolik, şiddeti devreye sokan ve kutuplaştırmayı tahrik eden bir dili var. O bunu bir siyasi kavga ve başarı aracı olarak kullanıyor. Fakat bu süreçte özellikle 2010’dan sonra değer kavgaları ortaya çıktığında, Gezi olayı, içki yasası, gençlerin birlikte kaldığı evler gibi kimlik politikalarının, belli değer sistemlerinin zorlandığı hususlarda, bu dil aslında belki fiilen bir karşılığı olmayan ama söylem olarak insanları ürküten, rahatsız eden, kapıştıran bir işlev de görmeye başladı. Ve bunların yarattığı gerilim çerçevesinde bir Tayyip Erdoğan merkezli yeni bir öykü de doğdu. 2010 sonrası önemli ölçüde Türkiye’de siyasi öykü bu yüzden iktidarın şahsileşme öyküsü ile de iç içe geçti. Ak Parti’nin belli bir aşamadan sonra bütün farklı alanların özerkliğini emmen bir siyaset anlayışını öne çıkarması, bu siyasetin hegemonya kurması ve bu siyasetin tepesinde de tek bir şahsın, Tayyip Erdoğan’ın millet iradesini temsil eder hale gelmesi, sorunlu bir durum.
 
Bu durum zaman içinde, Tayyip Erdoğan’la ilgili bir politik değil, psikolojik bir mekanizma üretti. Tayyip Bey sempatisi ile Tayyip Bey öfkesi, Tayyip Erdoğan’ın Türk siyasal sistemine indirgenmesi, duygular, dışlanmışlıklar böyle bir pota oluşturmaya başladı. Kürt meselesine bakışta, Ak Parti’den hızla uzaklaşan, Gezi olayından sonra mesafe alan aydınlar, Tayyip Erdoğan faktöründen hareketle çözüm sürecine soğuk bakmaya başladılar. İktidarın şahsileşmesine hepimizin itirazı var. Muhtemelen Ak Partililerin de itirazı var. Ancak burada ölçü ve rasyonellik önemli. Erdoğan merkezli psikolojik-politik durum karşı ağırlığını, muhalif yansımasını doğurdu. Rasyonellik sınırları zorlanmaya, öze ve fabrika ayarlarına dönüşle iç içe giren aşırı tepkisel bir muhalefet, hatta bir ruh hali üremeye yüz tuttu.
 
Nitekim çözüm süreci meselesine geri dönecek olursak, Erdoğan karşıtlığına endeksli çözüm süreci karşıtlığında bir rasyonellik görmüyorum. “Çözüm sürecinin neresine karşısınız” sorusuna cevap veren tutumları yoktu bu karşı çıkan arkadaşların. Şunu söylüyorlardı: Demokrat değil bu siyasi parti, Tayyip Erdoğan’ın niyeti halis değil vs. Bu tür okumalarla ya da “neden durup dururken PKK silah bıraksın ki, bırakmasa daha doğru olur” tarzı çıkışların -ki temel olarak alerji üstüne oturan çıkışlardır-, bir karşılığı yoktur. Bunlar biraz da dışlanmışlık üstüne oturan tutumlardır. Doğrudur, bu arkadaşların bir kısmı basın özgürlüğü alanı daralınca, iktidarda şahsileşme artınca devre dışı kaldı. Bu faktör pek çoğunu Tayyip Erdoğan merkezli çarpık bir siyaset okumasına yöneltti. Çözüm sürecine eleştirel olabilirsiniz, bu sürecin işe yaramayacağını da söyleyebilirsiniz, ama yapılan bu değildi. Yapılan, Ak Parti’nin demokrat olmadığı ve demokrat olmayan herhangi bir yapının böyle bir sorunu çözemeyeceği gibi bir iddiaydı ki, bu tarihi gerçeklere de uygun değildir. Güney Afrika’da De Klerk faşizan eğilimliydi ama Mandela ile masaya oturdu ve sorunu çözdü.
 
Gezi Parkı eylemlerinin bu kırılmadaki rolünün ne olduğunu düşünüyorsunuz?
 
Gezi olaylarını muhafazakar kesim çok iyi anlamadı. Gezi olayları, seküler dünyanın “kutsalları”na değen bir olaydır. Solcuların kutsalına değen bir olaydır. Nasıl Müslümanların kutsalı var ve o kutsal söz konusu olunca büyük bir reaksiyon gösteriliyorsa, burada, dinden bahsetmiyor olsak bile, Gezi olaylarında seküler ve sol kesimde  benzer bir görüntü ortaya çıkmıştır. Sokak eylemlerine verilen anlam, polis şiddeti ve siyasi iktidarın dilinin nobranlığına allerji, katılımcı demokrasinin tümüyle reddinin, ataerkil, tepeden bir bakışın ürettiği reaksiyon bir değer sisteminden üreyen unsurlar olarak özellikle sol liberal kesim açısından gerçek bir kopuş oluşturmuştur. Ve bu kopuşun tarihi bir kopuş olduğunu görmek lazım. Bu, sadece Ak Parti’nin politikalarıyla ilgili değildir. Gezi, bir siyasal ve sosyolojik alan olarak, “insanlara kim olduğunu, nerede olduğunu, nereden geldiğini” hatırlatan bir işlev yerine getirdi.. Orada da bir başka kopuş yaşandı. Bu açıdan da AK Parti’nin üçüncü evresinin bir kilometre taşıdır.
 
17 ve 25 Aralık operasyonlarının bu kırılmada yeni bir cephe açtığını düşünüyor musunuz? Ayrıca aydınlar kırılmasının Ak Parti-cemaat çatışmasını tetiklediğini düşünüyor musunuz?
 
Bu soruya cevap vermeden önce son dönemdeki tartışmaları anlamlandırmak için genel bir AK Parti değerlendirmesi yapmak gerekir diye düşünüyorum. Ak Parti’ye üç yönden bakıyorum. Bunların ikisini pozitif, birini negatif görüyorum. İlki Ak Parti’nin Türkiye’de kurulu bir elitist-Kemalist sistemi tersyüz etmesidir. Burada sosyolojik bir eşitlenme hali ve bu konuda olabildiğince başarılı bir uygulama var. İkincisi, Türkiye’de orta sınıf 2000’lerde toplam nüfus içinde % 20 iken, bugün % 44-45’lere erişmiş durumdadır. Hizmet kalitesinin yükselmesiyle, iç borç oranının düşmesiyle, bu hizmete kaynakların vergiden değil de tasarruftan akmasıyla refah kalitesinin son derece yükseldiği bir ekonomik başarı ve ekonomik eşitlenme öyküsü bulunuyor..
 
Bunlar Cumhuriyet tarihinin ve Ak Parti’nin çok önemli öyküleridir. Fakat bunların yanında başından beri devam eden bir sorun, üçüncü boyut, yön var. Sadece Ak Parti’yle sınırlı olmayan, muhafazakarlıkla, şarklılığı da  kuşatan bu durum ataerkilliktir. Patriarkal bir siyaset anlayışı var bu diyarda. Yani talepten hoşlanmayan, takdir etmekle yetinen, sorunların ne olduğunu dinleyerek, etkileşim içinde katılımcı demokrasi etrafında çözmekten uzak duran siyasi bir gelenek, bir yönetim geleneği bu. Ak Parti’nin öyküsünde de belirleyici bir yer işgal ediyor. Ataerkillik, ilk evrede yani 2002’de başlayan 2010’a kadar uzanan evrede hissettiğimiz bir unsur değildi. Çünkü kavga edilen kesimler asker ve Kemalistlerdi.
 
Fakat bu güçler bertaraf olduktan sonra önemli ölçüde Türkiye’nin Kemalist olmayan güçleri  baş başa kalınca, bu anlayış problem çıkarmaya, görülmeye başladı. Mesela Gezi olayları sırasında katılımcı demokrasi, temsili demokrasi ayrımı gibi tartışmalar yaşadık. Temsili demokrasi bizim için önemlidir çünkü bir türlü beceremedik askerler yüzünden. Ama şimdi yerli yerine oturtuk ve ardından katılımcı demokrasi bir gerek ve bir ihtiyaç olarak telaffuz edilir oldu. Üstelik Ak Parti başarılı ve dönüştürücü politikalarının sonucunda ortaya çıktı. Ama ataerkillik duvarına tosladı. AK parti katılımcılık fikrini bir tehlike, bir meydan okuma olarak algıladı, kompolocu fikirlerle iç içe soktu.
 
Bu tepki büyük bir sorunu iyice görünür kıldı. Neydi bu sorun?  Siyasi alan genişlerken bu alanın yapılanamaması, siyaset dediğimiz değer ya da kurumun, tüm diğer alan, değer ve kurumlar üzerinde hegemonya kurmasıydı. Kültürün özerkliği, sosyal alanın özerkliği, Merkez Bankası hadisesinde gördüğümüz gibi ekonominin özerkliği emilme, ezilme eğilimine girdi. Formül keskinleşti: “Her şey siyasete bağlı, siyaset milli iradeye bağlı. Milli irade bir çoğunluğa, çoğunlukçuluğa bağlı. Ve başında bir şef var.” Bu, iyi bir şey değildir. Bunu hepimiz eleştiriyoruz. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Şu var: Saydığım üç unsur içinde sadece buraya odaklanırsanız, anlama zaafına düşerseniz, Türkiye’de faşizmi görürsünüz ve batı değerlerinden yola çıkar, karşılaştırma yapar, bu iş olmuyor dersiniz.
 
Batı değerlerinden hareketle -ki bu değerleri küçümsememek lazım- burada ciddi sorunlar var. Ama bilmek gerekir ki, buranın da gelenekleri ve değerleri var, kendisine has sorunları ve öyküsü var. Bu öyküden içinden baktığınız düne oranla zaman müthiş bir başarıyı ve bu başarının devam etme ihtimalini görürsünüz. Yeni bir anayasa, çözülecek bir Kürt sorunu gibi önümüzde duran pek çok şey var. Bu itibarla baktığımız zaman, benim de eleştirdiğim ataerkilliği, otoriterliği pek çok arkadaş tek mercek haline getirdiği için, tek bakış haline getirdiği için değer sistemi meselesinde olduğu gibi burada da büyük bir kopuş yaşandı. Muhalif siyasetin ana çizgilerini bu tanımlıyor bugün.
 
Nitekim Gezi olayları, cemaat meselesi filan hepsi bu şemsiyenin altında anlamlandırılmaya başladı. “Siyasetin esiri bir toplum var, siyaset de bir adamın elinde.” Muhalif bakış ve söylemin özü bu ve bu öz son derece indirgemeci. Cemaat meselesine gelince,  o da maalesef bu çerçeveye yerleşti. Tayyip Erdoğan’ın alerjik okuması, siyaset anlayışının otoriter yönlerinin ön plana alınması ve bunun karşısında olan ve duran her şeyin olumlanması söz konusu oldu. Cemaat de bu olumlanmaların baş tacı haline geldi. Hatta, Ak Parti’ye yönelik eleştiriler ya da eleştiri arayışı dikkate alındığı zaman bir mağduriyet merkezi olarak tanımlanmaya başlandı. Sivil olan, yolsuzlukları ortaya çıkarmış iyi polislerin bulunduğu iyi bir “çevre” olarak cemaat tanımı yapıldı. Ve muhalif çevrelerle cemaat arasında bir ittifak oluştu, birbirlerini beslemeye ve doğrumaya yöneldiler. “Yolsuzluklar var, bu yolsuzlukları örtenler ve ortaya çıkaranlar var. Cemaate karşı alınan bütün tedbirler aslında cemaate karşı değil sadece yolsuzlukları örtmek için alınan tedbirlerdir,” gibi yine Türkiye’nin gerçeklerine değmeyen  bir bakış. Buradaki okuma basitliği, Türk siyasetinin dinamiklerini anlama çabasından uzak durma, siyaseti sadece düz pozisyon almaya indirgeme, aslında erişkin olmayan bir durum. Evet cemaat kavgası bu ayrışmada rol oynadığı gibi cemaat burada bir şemsiye görevini de görüyor bu aydın arkadaşlar için.
 
Türkiye’nin Ortadoğu politikasının aydın kırılmasındaki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Ak Parti’nin politikaları kendi içinde üç boyut taşır. İlki liberal politikalardır, ikincisi kuvvetli dayanışma politikaları, sosyal politikalardır, üçüncüsü de öteki karşında eşitlik hissini ve özgüveni arttıran, dış politikayı da içeren yerlilik ya da yerel değer politikalarıdır. Ak Parti kendisini bunlara inşa ederken, İslami değerleri ya da politikaları perde arkasına itmiştir. Mikro düzeyde İslami değerler kuvvetli bir sistem oluşturur aslında. Fetva alımları vardır, hoca efendilerle doğru mu yapıyoruz tarzı konuşmalar vardır. Ama bunlar, karar alıcının kendisine yönelik bireysel ve ahlaki sınamalarıdır, birinin gidip bir din adamına bunu doğru mu yapıyorum diye sorması gibidir. Bunun dışında İslami politikalar AK Parti tarafından gelenek, muhafazakarlık boyutunu aşarak makro düzeye taşınmadı.
 
Hangi noktada “İslam AK Parti’nin gündemine gelmeye, geri gelmeye” başladı derseniz, bu dış politika üzerinden oldu. Türkiye’de Ak Parti’nin İslami olanla, İslami dille yeniden siyasi alan üzerinde açık teması Ortadoğu üzerindendir. Bunu hızlandıran Arap Baharı olmuştur. Oradan gelen İslami girdinin, pozisyon olarak siyasi söyleme yansımasında Hamas’a, İhvan’a desteğin, Şiiliğe karşı denge politikalarının, çoğulcu bir Sünnilik arayışının önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Ama bunu sadece Arap Baharı’yla dışarıdan gelen bir girdi olarak görmemek lazım. Bunlar diğer bütün unsurlarla yan yana geldiğinde anlam kazanır. Bu arada Gezi oldu, kompo ve darbe algısı gelişti, Tayyip Erdoğan Batı’dan uzak duran ve hatta Batı değerlerini hedefe alan, düşünce özgürlüğünü eleştiren, içerideki talepleri buna bağlayarak, komplocu vurguyla tahkir eden bir dil edindi. Bütün bunları bir araya aldığımızda o zaman dana derin bir anlam ortaya çıkıyor.
 
Mevcut aydın kırılmasında Türkiye aydınının halkla yaşadığı ilişki yapısının ne kadar etkili olduğunu düşünüyorsunuz? Bu ilişkinin Türkiye siyasi kültürüne etkisi nedir?
 
Bizde aydın temel olarak batılı, batı geleneğinden gelen, pozitivist aydındır. Bunun karşısında İslami kesimde çok edebiyatçı, şair, anekdotçu, dini çerçevede daha deruni fikirleri olan insanlar görürüz. Batının diyalektik ve sistem geleneği içerisindeki aydın, muhafazakar dünyada çok az olmuştur. Batı tipi aydının temel problemi ise biraz önce söylediğim problemdir: Kendi toplumuyla, gerçek toplumla kavgalı, ondan hoşlanmayan, farklı bir toplum rüyası, hayali bir toplum fikri olan ve bu hayali toplumu oluşturmak ve kurmak için yazan, siyaset yapan, fikir geliştiren bir bakış açısına sahiptir hakim aydın tipi. Böyle olduğu içindir ki bizde kendi toplumuna bakışta hep eleştirel, gelenekle kavgalı, dinle itişen bir aydın bakışı vardır. Bu aydın toplumu anlamak istemez, dönüştürmeye çalışır..
 
Dikkat edin mesela sol ekolde İslami kesim yerine muhafazakar, milliyetçi kesim yerine ülkücü tabiri kullanılır. Çünkü toplumsal bir kesimi bir siyasi hareketin içerisinde hapsetmek, toplumsal davranışı siyasi tavırla eşitlemek, siyasi olandan hareketle toplumsal olanı ve alanı homojenleştirmek bu tür bir bakışın tezahüdür. Ve temel olarak çatışma fikri üzerine oturan sınıfsal bir bakıştır. Toplumsal tasavvur eksiliğine işaret eden, mücadele ve siyaset merkezli bu indirgemeci bakışın başka bir yönü daha bulunur. Nitekim Türkiye’de, sınıf bulmakta zorlanıp, sınıf yerine siyasi hareketleri, ülkücüleri, Müslümanları koyduğunuz zaman, üretim sürecini kültürel saha üzerinden tanımlayarak, herkesi aynı tornaya sokan, her aktörü, değişmez kimlik merkezli, siyaseti kimliğe endeksleyen, ideolojiler içine hapseden şema üretirsiniz. Bu eğilim, çoğu sol kökenli liberaller açısından da değişmez. Türk aydınının ortalama bakışı biraz böyle bir bakıştır. Nadiren bizim mahallemizden böyle olmayan adamlar yetişti.
 

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org