Savaş ve Barış

Britanya’nın ‘Daily Mail’ yayın evinin Paris editörü Norman Angell sözüne itibar edilen, dinlenmesi beklenen biriydi. Fakat onun yayınlanan kitabıBüyük Yanılsama’nın başarısı kendisini bile şaşırttı. Bu kitabında, savaşın artık modasının geçtiğini duyurdu. Günümüzde  kuvvet ile ilerleme sağlanamayacağını söyleyen Norman Angell, fikirler dışında hiçbir şeyin gelişmeyi sağlayamayacağını açıkladı.

Norman Angell bu sözleri 1910 yılında dile getirdi. Politikacılar ise birbiri ardına kitaba övgüler dizdiler ama 4 yıl sonra aynı adamlar Birinci Dünya Savaşı’nı başlattılar. 1918 yılında 15 milyon insanın ölümüne neden oldular.  Ve 1945 yılı boyuncaiki dünya savaşında ölenlerin sayısı 100 milyonu geçti ve nükleer silahlanma yarışı başladı. 1983 yılında Amerika harp tatbikatları, Sovyetler Birliği ile yapılacak olan bir savaşın üstelik ilk haftalarda bir milyar insanı öldürebileceğini gösterdi. O zamanlar dünyada  beş milyar insan yaşıyordu. Ve bugün büyük savaşın başlamasından yüz yıl sonra Suriye’de sivil savaş öfkeli bir şekilde devam ediyor, tanklar Ukrayna sınırında konumlanmış durumda ve terörizm ile savaşlar bitmeyecek gibi görünüyor.

Evet, savaş bir felaket ama başka alternatifiniz var mı? Tarihe uzun vadede baktığımızda, 10.000 yıl boyunca süren çatışmalar sayesinde, insanlık daha büyük daha örgütlü toplumlar yaratarak, insanların şiddetli bir şekilde ölmesini, büyük ölçüde azalttı. Bu daha iyi organize olmuş toplumlar, daha yüksek yaşam standartları ve iktisadi büyümeyi oluşturduSavaş  bizi sadece güvende değil aynı zamanda daha zengin de kılar.

Düşünürler barış, savaş ve güç arasındaki ilişkiyi açıklamak için uzun süredir uğraşlar veriyor. Thomas Hobbes 1640’larda öfkeli bir şekilde meydana gelen İngiliz sivil savaşının etkisi ile güçlü hükümeti ‘ Leviathan’ olarak tanımlamıştı. Alman sosyolog Norbert Elias iki ciltlik kitabı olan “Medenileşme Süreci” ni İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde yayımlamış ve Avrupa’nın 500 yıldır daha huzurlu bir yer haline geldiğini iddia etmiştiBizi  farklı kılan şey onların iddialarını ispatlamak için elimizde yeterince delilin olmasıdır.

Buna uzun bir süreçten bakalım. Taş Devri dünyası örneğin taşlık ve kaba bir yerdi. 10.000 yıl önce eğer birisi bir tartışmada argümanını zorla kabul ettirmek isteseydi çok az sınırlama ile, karşılaşırdı. Toplumların küçük olduğu bu dönemde; Cinayet, kan davası, baskınlar, küçük ölçeklerde ölümler normaldi. Düşük seviyedeki bu sürekli ölümler şok etkisi oluşturacak bir toplam yaratıyordu. Birçok tahminlere göre taş devrinde yaşayan insanların yüzde 10 ve 20 arası bir civarının ölümü diğer insanların eli ile gerçekleşti.

Son yüzyılda bu perpektiften bakabilriz. 1914’ten beri süregelen sivil çatışmalar, ayaklanmalar veya cinayetlerden öte savaşlar, soykırımlar devlet destekli kıtlıklar görüyoruz. Toplamda sarsıcı rakamlarda olsa da yüzyıl boyunca yaklaşık 10 milyar insan yaşadığı bir dünyada ancak,  bizler 100 milyon-200 milyon civarında kendi türümüzü öldürdükBunun anlamı şudur ki dünya nüfusunun sadece yüzde 1 veya 2’si şiddet yoluyla öldü.                                          

20. yüzyılda doğanlar yeterince şanslıdır ki taş devrinde yaşayan insanlardan 10 kat daha az korkunç ölümlere maruz kaldılar. Ve 2000 yılından bu yana Birleşmiş Milletler şiddetli birşekilde ölenlerin sayısının yüzde 0. 7 hatta daha az oranda azalmış durumda olduğunu açıkladı.

Bu süreçte görüldüğü gibi insanlık iyi yolda ilerliyor ve gelişiyor. 10 bin yıl önce dünya nüfusu altı milyon iken insanların ortalama ömrü 30 yıldı. Günlük ortalama eşit gelirleri ise yaklaşık 2 dolardı. Bugün ise 7 milyardan fazla insan yaşıyor ve insanın ortalama yaşam ömrü yaklaşık 67 yıl olarak iki katına çıkmış vaziyette.  Ve günlük kişi başına düşen gelir ise 25 dolar oldu.

Çünkü yaklaşık 10 bin yıl önce savaşların kazananları, kaybedenlerle birleşerek büyük toplumlar haline geldikleri için bütün bunlar oldu. Kazananlar daha büyük toplumları,  yönetmek için daha güçlü hükümetler geliştirmenin tek yol olduğunu tespit ettiler.  Bu noktada en önemli şeylerden birincisi de,  bu hükümetlerin eğer iktidarda kalmak istiyorlarsa tebalarını baskı altında tutmak zorunda oluşlarıydı.

Bu hükümetleri oluşturanlar aziz değillerdi. Onlar ölümü yol olarak seçmediler, bunu kalplerinden gelen iyiliklerinden dolayı da yapmadılar. Bu yolu iyi huyla insanları yönetmenin ve vergilendirmenin, kızgın ve kana susamış toplumlardan daha kolay olduğunu anladılar. Her ne kadar beklenmeyen bir sonuç olsa da, şiddetli ölüm oranları Taş Devrinden 20. Yüzyıla doğru azaldı.

Bu süreç oldukça zalimceydi. İster Britanya’daki,  Romalılar olsun ister Hindistan’daki, İngilizler olsun,  barışın sağlanması, ortadan kaldırma istedediği vahşet kadar kanlı olabilir.  Hitlerler, Stalinler, Maolara rağmen, on bin yıllar boyunca, savaşlar devletleri oluşturdu, devletler de barışı oluşturdu.

Savaş daha iyi,  daha büyük, daha huzurlu toplumlar oluşturmak için akla gelebilecek en kötü yol olabilir, ancak hemen hemen tek yolu olduğu iç karartıcı bir gerçektir.  Keşke Roma İmparatorluğu milyonlarca Galyalı ve Yunanı öldürmeden oluşabilseydi, keşke Amerika Birleşik Devletleri, milyonlarca yerli Amerikalıyı öldürmeden meydana gelebilseydi, keşke bunlar ve bu gibi sayısız çatışmalar, şiddet yerine müzakereler ile çözülebilseydi. Ama bu olmadı, öldürme ve başka birinin hakkını gasp etme hakkı dahil olmak üzere insanlar şiddete maruz kalmadan özgürlüklerinin peşinden koşmadılar.

Bunu da eklemek gerekir ki, uygarlaşma süreci inişli çıkışlı bir süreçti. Şiddet bazen yukarıya tırmandı bazen azaldı. Bin yıl boyunca, milattan sonra 400’lerde Hun Atilla’dan başlayarak 1200’lerde Cengiz Han’dan sonrasına kadar steplerden gelen akıncı işgalciler Çin’den Avrupa’ya barış sürecini tersine çevirdiler. Bu savaşlar daha büyük ve güvenli toplumları daha küçük ve tehlikeli parçalara böldü. Sadece 1600’lerde yerleşik devletler göçmen devletlerin üstesinden gelebildi. Ancak barutlu ateş gücü kendi yollarındaki atlıları durdurmaya kabil oldu.  Bu silahların yenileri ile birleşmesi sonucunda Avrupalılar okyanus aşan gemiler aracılığıyla dünyaya eşi görülmemiş miktarda şiddet ihraç ettiler. Ve sonuçlar feci oldu, ama Avrupalılar en büyük toplumları da oluşturabildiler. Çünkü bundan sonra şiddetli ölüm oranları öncekilerden çok daha düşük bir şekilde devam edecekti.  

18. Yüzyıldan itibaren büyük Avrupa imparatorlukları uçsuz bucaksız okyanuslara açıldı. İskoç filozof Adam Smith yeni bir şeyler fark etti. Bin yıllık dönem boyunca; fetihler, yağmalamalar, vergiler yönetenleri daha zengin yaptı. Ancak Smith büyük piyasaların, ulusların zenginliği için yeni bir yol açtığının farkına vardı. Ancak bu oldukça karmaşıktı. Eğer hükümet insanları kendi başına takas ve değiş tokuş yapmasına müsaade ederse piyasa kendi başına en iyi sonuçları verebilirdi. Hükümet piyasaları sadece kendi kurallarının uygulamasını sağlarsa ve ticareti serbest bırakırsa piyasalar daha iyi çalışabilirdi. Smith’in vurguladığı çözüm, Leviathan bir devlet değil ancak global ticareti yönetebilen bir tür süper Levitahan devlet idi.

Napolyon 1815’te yenildikten sonra, dünyada tam olarak ne olacağı kesinleşti. Britanya dünyadaki tek endüstrileşmiş ekonomiydi. Bu endüstrileşmiş güçlü ekonominin izdüşümleri Hindistan’dan Çin’e kadar uzanıyordu. Çünkü bu ekonominin zenginliği mal ve hizmetlerin ihracatından geliyordu.  Uluslararası düzeni tehdit eden rakiplerini caydırmak için mali ve donanma gücünü kullanıyordu.  Bu dönemde de savaşlar sona ermedi,  bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’de içi savaşlar vardı ve Avrupa orduları Afrika ve Hindistan içlerine doğru ilerliyordu. Ama genel olarak 99 yıl boyunca dünyadaki barış ve refah Britanya’nın kolları altında büyüdü.

Ama Britanya Barışı(Pax Britannica) büyük bir çelişkiye sahipti. Britanya mal ve hizmet sattığı için, diğer ülkelerin yeterince zengin olmasına ihtiyaç duyuyordu.  Bu da şu demek oluyor ki ; ister hoşunuza gitsin ister gitmesin, Britanya diğer milletlerin endüstrileşmeleri ve servet edinmeleri konusunda onlara cesaret vermiştir. 19. Yüzyıldaki Britanya’nın dünya ekonomik sistemi başarısı aynı zamanda stratejik bir felaketti.  İngiliz sermaye ve uzmanlığının önemli katkısı sayesinde Amerika ve Almanya 1870lerde endüstriyel birer dev oldular, Britanya’nın küresel düzeni yönetebilme gücüne olan şüpheler gitgide arttı.  Bir zamanlar çok daha başarılı şekilde bunu yapan Britanya’nın işi şimdi çok daha zordu.

1910’lardan itibaren, Angell’in ‘Büyük Yanılsama’ na hayranlıkla bakan bir çok politikacı  savaşın artık en kötü seçenek olduğunu belirtiyordu. Dolayısıyla bu şiddet ortamı İngiltere bankalarının iflas etmesine ve dünyanın kaosa sürüklenmesine neden oldu.  1989 yılına kadar savaşlar tam olarak bitmiş değildi. Sovyetler Birliği çöktüğü zaman, Amerika Birleşik Devletleri Britanya’dan çok daha güçlü bir global güç haline geldi.

Amerika Birleşik Devletleri selefleri gibi, dünya ticaretinin büyük bir kısmını denetlediler ve savaş yapmak yerine ülkeleri korkutarak dünya düzenini sağlamaya çalıştı ve şiddetten mütevellit ölüm oranları daha öncesine göre daha da düştü. Ama Amerika Britanya gibi zengin ticaret ortakları üreterek para kazandı.  Bu ortakların hepsinden daha fazla Çin 2000li yıllar itibari ile hızla yükselerek potansiyel bir rakip olarak ortaya çıktı. Britanya’nın geçmişte yaşadığı bu döngü Amerika Birleşik Devletleri için tecrübe olabilir. Giderek istikrarsız hale gelen dünyada Washington ‘küresel polis’ rolünü üstlenmezse İngiltere’nin bir asır önce hayal edemediği ölçüde daha ölümcül silahların olduğu bir dünyada ABD Britanya’nın kaderine mahkum olabilir.

Amerikan’ın yönetmeye dönük tutumları sadece Amerika’da bir tartışma meselesi değildirAksine dünyada herkesin ilgilendiği temel konulardır Amerikan başkanı Ronald Reagan ilk meclis konuşmasında Amerikan halkına garanti vererek ‘hükümet bizim sorunumuza çözüm değildir aksine sorunu kendisi olduğunu’ açıklamıştır. Reagan’ın en büyük korkusu, şişirilmiş hükümetlerin kişisel özgürlükleri bastırması gibi devletin yönetmedeki rolünün büyüklüğü ve küçüklüğü üzerinden devam eden tarihi tartışmaların bizi Hobbes’un endişe duyduğu korkulardan nereye götürdüğünü gösteriyor. Reagan’a göre İngilizcedeki en tehlikeli 10 kelime” merhaba ben bu hükümettenim ve size yardım etmek için buradayım” demesidir. Hobbes’in buna verebileceği en güzel cevabı ise; en korkunç 10 kelime olan  “ hiç hükümet yok ve ben seni öldürmek için buradayım”  demesidir.

Her ne yaşta olursa olsun, insanlar için en önemli argüman hükümetin fazlası ile müdahil olduğu ve hiçbir müdahilliliğinin olmadığı kutuplar arasında gerçekleşmektedir. Aşırı müdahil olmayan hükümette bir hukuk düzeni vardır.  Müdahil olmayan hükümette ise hiç yoktur.

Hatta Reagan’ın bu konuda aynı fikirde olmasından korkuyorum. Reagan California valisi olduğu zaman “Bir kanun koyucu benim hukuk düzenine dönük tavrımı 19yydan kalmakla suçladı” diye konuşmuştu: “  Bu tamamen yanlış bir suçlamadır. Ben 18 yy hukuk düzenini savunuyorum, 18 yüzyılda Kurucu Babalar açıkça yasalara saygılı vatandaşların güvenliğinin sağlanmasının hükümetin başlıca kaygılarından biri olması gerektiğini vurgulamışlardı.”

Ian Morris Stanford Üniversitesinde dünyanın en ünlü profesörlerinden biri olup “Savaş ve Savaş Ne İşe Yarar? Çatışma ve İlkellerden Robotlara Uygarlıkların Gelişimi “  başlıklı kitabın da yazarıdır.

Çeviren: Ali Beştaş

(WP, Ian Morris, In the long run, wars make us safer and richer, 25 Nisan 2014)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org