Rojava Paradoksu ve “Çözüm Süreci”

Rojava, Kobani, devlet ve örgüt akılları, açılımlar ve süreçler üzerine düşünceler…

Kobani hadiselerinin gelişmeye başladığı bayramın üçüncü günü ailemle beraber Hakkari’deydik ve daha sonraki üç gün boyunca olayları Hakkari-Diyarbakır hattı boyunca yaptığım yolculuklar vesilesiyle yakından izleme şansım oldu. Bu süreçte Türkiye televizyonlarını da yaşadığımız yol kesmelerin verdiği zorunlu molaların verdiği imkanlar çerçevesinde takip ettik. Programlarda uzmanların ve analistlerin Rojava-Çözüm Süreci rabıtasının ne olduğunu anlamaya dönük sorularla muhatap olduklarını gözlemledik. Sanki bütün Türkiye bu rabıta karşısında hayretlere duçar olmuştu. Biz de bu hayrete hayret ettik.

Bir seneyi aşkın bir süre önce kaleme aldığımız “Alevi-Kürt Dikotomisi” başlıklı makalemizde Rojava ile Çözüm Süreci arasındaki rabıtaya dikkat çekmeye çalışmıştık:

“Türkiye uyguladığı politikalarla hem Suriye hem Türkiye’de Kürt realitesinin yükselişini sağlamaktadır (bkz. Yayınlar – Raporlar: “Türkiye ve Kürt Realitesi”, www.sureçanaliz.org) ve bunda Türkiye’nin Alevi meselesine bakışının etkili olduğu Suriye politikası kesişme kümesi konumu arzetmektedir. Çünkü Türkiye’de PKK Rojava’nın psikolojik etkisi ile açılım ile mesafeli hareket edebilirken Rojava’da PKK’nın Türkiye (ve Irak)’taki etkisini kendi yapılanmasında psikolojik ve fiziksel bir temele dönüştürebilmektedir. Bu karşılıklı besleme vaziyeti özellikle I. Demokratik Açılım sürecinin “collapse” olmasına etki ettiği kadar Türkiye devleti için ciddi bir güvenlik tehdidinin oluşmasına da neden olmuştur. Sonuç Türkiye siyasi sisteminin ‘Rojava’ realitesi ve İran-PKK ekseninin Türkiye Alevileri üzerinde de etkisini gösterme ihtimalinin belirmesi karşısında kendi Kürt realitesi ile uzlaşmaya yanaşması girişiminin doğmasıdır. Bu yeni girişim “Çözüm Süreci” (II. Demokratik Açılım)  olarak isimlendirilmiştir.”

Sonuç olarak bize kalırsa Rojava “I. Demokratik Açılım” süreci ciddi bir krize giren Türkiye’nin Kürt politikasında “Çözüm Süreci”ni (II. Demokratik Açılım) geliştirmesinin ana politik nedeni konumundadır. Dolayısıyla bu cephede yapacağı herşeyin doğal olarak Çözüm Süreci üzerinde etkileri olacaktır. Bunun böyle olmasının pek çok nedeni olduğunu atıf yaptığımız makalede anlatmaya çalışmıştık. Ayrıca zikredilmesi gereken bir neden ise PKK’nın Rojava ile PYD üzerinden yeniden zaman içinde formatlanan yönetim modelinin bugünkü mukabili olan “Demokratik Özerklik” modelini uygulama imkanı bulmasıdır.

Kuzey Suriye’nin nasıl bir yer olduğu maalesef uzun bir zaman Türkiye için meçhuldü. Ancak son Kobani çatışması ile herkes şunu öğrendi ki PKK’nın egemen olduğu Rojava en az 150,000 ila 200,000 arasında değişen nüfuslara sahip ve Türkiye ile karşılaştırılırsa ülkenin orta ölçekli şehirlerine denk düşen Afrin, Kobani ve Kamışlı gibi merkezleri içeren bir bölgedir. PKK buradaki yönetimlere kantonlar ismini vermektedir. Bu isimlendirme bu kanton yönetimlerinin zaman içinde Rojava’nın komşu olduğu başka alanlara ve bölgelere de yayılabileceği imkanının mevcudiyetine işaret etmektedir. Kuşkusuz PKK’nın en güçlü destek potansiyeline sahip olduğu Türkiye’deki siyasal güç merkezlerinin bunu anlamaması düşünülemez.

“Çözüm Süreci” bu bağlamda başlayıp genişledi. Bu bir bakıma “I. Demokratik Açılım”da yarım kalan işin bitirilmesi anlamına da geliyordu. Türkiye içeride Çözüm Süreci geliştirirken dışarıdaki parçaların da sürece müdahil edilmesinin farkındaydı. Bu farkındalık 16 Kasım 2013’te Diyarbakır’da Erdoğan-Barzani buluşmasının gerçekleşmesini sağladı ve Irak Kürdistanı böylelikle süreçle ilişkilendirilebildi. Ancak aynı sürecin Rojava için yürütüldüğünü söyleyemeyiz. PYD Başkanı Salih Müslüm Türkiye’ye müteaddit defalar gelmesine ve kritik görüşmeler yapmasına karşın bir türlü sürecin bir bakıma doğum nedeni olan Rojava süreçle doğrudan ilişkilendirilemedi.

Türkiye’nin Rojava politikası 2007ler öncesindeki Kuzey Irak politikasının psikolojisini taşıyor gibiydi. Geldiğimiz noktada I. Demokratik Açılım’ın çöküşünü ilan eden 2011 Kara Harekatı’nın siyasal-toplumsal atmosferine üç sene sonra yeniden yaklaşmış olmamız ve bu sefer Kuzey Irak’a değil ama Kuzey Suriye’ye dönük bir harekattan bahsedilmesi ya da tampon bölge tartışmalarının gündemi işgal etmesi belki de bu psikolojinin yansımaları olarak karşımızdadır. İçinde olduğumuz tarihler de gariptir. 2011 Kara Harekatı Ekim ayı içinde yapılmıştı ve şimdi Kobani gerginliklerini ve mezkur tartışmaları yine Ekim ayı içinde yaşıyoruz. Dikkat kesilmemiz için birden fazla neden var.

Rojava’nın Çözüm Süreci ile ilişkilendirilmesi sağlanamadığında ne ile karşılaşıyoruz? Çözüm Süreci’nin temel aktörü ve bir bakıma başlatıcısı ve Gezi Parkı ve 17 Aralık’la kendini ortaya koyan iki kritik siyasi-toplumsal krizde ayakta tutucusu olan Öcalan’ın da dikkat çektiği iki ayrı devlet aklının siyasal ajandaları ile karşılaşıyoruz. İşin baskı ve örgütün tasfiyesi ile çözülebileceğine inanan bir akıl Rojava’nın devre dışı bırakılmasının PKK’nın belini bükeceğini ve Çözüm Süreci’nde Türkiye’nin elini güçlendireceğini düşünmektedir. Diğer akıl ise Rojava ile ilişki kurmaya ve PYD temsilcileri ile görüşerek süreci kontrol etmeye ve güçlendirmeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin Rojava ile ilişkilerine paralel gelişen başka bir ilişki ise Suriye muhalefeti ile yürüttüğü münasebetlerdi. Türkiye uyguladığı Suriye politikası sonucu oluşan Rojava realitesi ile bir yandan bir ilişki geliştirmeye çalışırken diğer yandan aynı politikayı sürdürmeye devam etmesinin sonucu olarak Suriye muhalefetini desteklemeyi sürdürmektedir. Bu bir yandan Türkiye’nin kendi içindeki Alevi-Kürt Dikotomisi’ni harekete geçirirken Suriye’de ise “Rojava Paradoksu”nu üretmektedir. Türkiye Rojava realitesi nedeniyle geliştirdiği Çözüm Süreci ile nispeten Türkiye’deki durumu denetim altına almaya çalışmaktadır. Ancak aynı Suriye politikasını sürdürdüğü için Suriye’de Rojava paradoksu büyümektedir.

Türkiye Çözüm Süreci ile bağlantılı olarak Suriye politikasını değiştirebilir ve belli bir ölçüde kendi iç ve dış çelişkilerini yönetebilir konuma gelebilirdi. Ancak bunu yapmadı ve sonuç olarak Çözüm Süreci geliştirdiği muhataplarının Suriyeli koluna karşı Suriye muhalefetinin gitgide daha radikalleşen unsurlarını desteklediği yönünde bir algının oluşmasına neden oldu. Bu algı tartışmaları IŞİD’ın Suriye ve Irak’ta yükselmesi ve son olarak Musul’u alması ve nihayet Rojava’ya yönelmesini müteakip gündemin temel maddesi haline geldi. Türkiye yüksek ihtimal IŞİD’ı doğrudan desteklemedi. Ancak Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in kendi prensiplerine aykırı bir şekilde silahlı mücadeleye başvurması ya da başvurmak zorunda kalması çerçevesinde bu harekete verdiği destek zaman içinde karşılığını IŞİD ile buldu. Şu an gelinen noktada yapılan yardımların büyük kısmının IŞİD’ın eline geçmediğini düşünmek akla aykırıdır.

Kuşkusuz mezkur çelişki IŞİD’ın Irak Kürdistanı’na saldırmasına kadar nispeten yönetilebilir konumdaydı. Bu saldırı uluslar arası güçleri hava bombardımanı yapmak suretiyle Ortadoğu’daki kaosa doğrudan müdahil kıldığı gibi Suriye’deki iç savaşa Batılı güçlerin yeni bir gözle bakma vaziyetini oluşturdu. Türkiye bu noktada da politikasını değiştirmek yanlısı değildi ve bu durum NATO ile olan makasını açmaya neden oluyordu. Ancak IŞİD’ın Kobani’ye doğrudan saldırması ile Rojava paradoksu yönetilemez hale geldi ve Türkiye’yi Rojava ile kurduğu ilişkinin yapısında bir karara varmaya zorluyordu. Türkiye bu noktada da kesin bir karar vermeyi reddetti ve en yetkili ağızları IŞİD ile PYD arasında bir ayrım yapmadıklarını alenen ilan ettiler.

PYD lideri Salih Müslüm’ün memleketi Kobani’de IŞİD ile PYD arasında bir aya yaklaşan meydan savaşı Türkiye’nin sınır ilçesi Suruç’tan yalnızca 4 kilometre uzaklıkta çıplak gözlerle izlenirken Türkiye’nin Rojava reflekslerini oluşturan kendi iç motivasyonunun iki ayrı devlet aklındaki etkisi de çıplak gözlerle takip edilebilir konumdaydı. Tasfiyeci akılda gelişmeler daha yeni ortaya çıkmış bir İslamcı örgütün Suriye’nin Kürt bölgesinde 30 yıllık bir silahlı mücadele geçmişine sahip olan PKK’yı köşeye sıkıştırmış oluşunun muhatap olunan örgütün öyle abartıldığı gibi çok da güçlü bir toplumsal tabana sahip olmadığı ve etkili bir mücadele halinde kolayca tasfiye edilebileceği duygularını uyandırmaya başladı.

Bu akla göre AK Parti gibi muhafazakar-İslamcı bir iktidar çoğu dindar ve muhafazakar olan Kürtlerle doğrudan ilişki kurabilir ve Marksist bir kökene sahip olan örgütün kitleler üzerindeki tesirini minimum seviyeye çekebilirdi. Kaldı ki aynı hükümet örgütü muhatap alarak bir çözüm süreci geliştirmekte olup çatışmasızlık bölge halkı tarafından fevkalade olumlu karşılanmıştır. Dolayısıyla örgütün kitleleri tekrar bir çatışma ortamına sokma “leverage”ı çok zayıflamıştır. Bir yandan da AK Parti gibi Nakşibendi köklere sahip olan Irak Kürdistanı Yönetimi Başkanı Barzani ile sürdürülen olumlu ilişkiler yoluyla örgüt “check” edilebilmektedir. Bu çerçevede Rojava’nın düşüşü ya da IŞİD tarafından ele geçirilişi bu akla göre PKK için sonun başlangıcı olabilirdi. Bu akıl Türkiye’deki Kürt İslamcılar üzerinden AK Parti’nin yönetici beyninde doğrudan tesirler uyandırabilecek bağlantı noktalarına da sahipti.

Bu akla karşı örgütün sahip olduğu akıl ise basit bir ekopolitik denkleme sahipti. Türkiye’de PKK’nın tabanını oluşturan Kürtler en fakir Kürtlerdi. Yani sahip olduğu şeyler 1990lı yılların köy boşaltma politikaları sonucu yitirilmiş ve sonuç olarak hiçbirşeyi olmadığı için kaybedeceği de bir şey olmayan en fukara Kürtler. Ve PKK bu Kürtler bu konumda olduğu sürece onları her zaman harekete geçirebilme imkan ve kabiliyetine sahip olduğunun farkındaydı. Bir sene 9 aydır düren “Çözüm Süreci”nin bu Kürtlerin konumunda dikkat çekici bir değişiklik sağladığı ve böyle bir değişikliğin ilk işaretlerinin de ortada göründüğü söylenemezdi. Ezcümle bu kitlenin hayatta kalma ve onurlu yaşam umudunun öznesinin örgütten devlete kayması için ciddi nedenler mevcut değildi.

Ve Kobani’de Kürtler Türkiye’nin Esad’a karşı desteklediği Suriye muhalefetinin bir zamanlar kötü çocukları olarak görülen ama şimdi hem Irak hem de Suriye’de esaslı güç haline gelen IŞİD tarafından kuşatıldığında hadiseyi Türkiye’nin tankı ve tüfeğiyle uzaktan çıplak gözle takip etmeyi tercih ettiğini gören PKK için “Çözüm Süreci”nin kendilerini çözme süreci olarak algılanma katsayısı yükselmeye başlamıştı. Bu perspektiften hadiselere bakıldığında Çözüm Süreci”nin örgüt tarafından bir tür oyalama ve zaman kazanma taktiği olarak algılanma ihtimali de yükseliyordu. PKK Kobani protestoları ile kendi tabanını sokağa dökerek AK Parti’ye kendi kitlesine hakim olduğunu, kitlenin zinde olduğunu ve eski denkleme dönmekten çekinmeyeceği mesajını vermek istedi. Örgüt nedeni bir bakıma Rojava realitesi olan “Çözüm Süreci”ni Rojava’yı feda ederek sürdüremeyeceğini Kobani hadiseleri ile ilan etti.

Kuşkusuz şiddet, yağma ve yıkım hiçbir gerekçe ile savunulamaz. Ancak mevcut örgütün ilk ortaya çıkışını silahlı mücadele ile temellendirdiğini ve kendi meşruiyetini şiddet yoluyla ortaya koyduğunu ve dolayısıyla mesaj verme yolunun da büyük ölçüde şiddet içeren metotlara dayandığını görmek gerekiyor. Şiddet hadiselerinin sonuç olduğunu ve neticeler üzerinden orta ve uzun vadeli siyaset kurgulanamayacağını anlamamız gerekiyor. Neticelere odaklanmak yerine hadiselerin neden olduğunu algılarsak o zaman gerçekçi çözümler geliştirme imkan ve kabiliyetlerimizin de arttığını göreceğiz. Yoksa elim hadiselerin muhtelif neticeler vermeye devam edeceğini hep beraberce göreceğiz.

I. Demokratik Açılım süreci boyunca örgüt ve Kürt siyaseti karşısında Türkiye’nin siyasi etkisi ve gücü çok daha gözle görülebilir bir seviyedeydi ve açılımın ivmesi daha Türkiye odaklıydı. Ancak sürecin selameti için uğraşan devletin diğer aklının tüm çabalarına karşın açılım tekemmül ettirilemedi ve 2011 Kara Harekatı sonrası Türkiye bir şiddet sarmalına girdi ve 2011 ortalarında gelişen Rojava realitesi ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu sefer Türkiye Rojava’nın gelişimi ve kendi iç denkleminde yaşanan çatışma (AK Parti-Cemaat gerginliği) sonucunda Kürt hareketi ile müzakere sürecine girmenin iç ve dış dengeler açısından daha mantıklı olduğuna karar verdi ve “Çözüm Süreci” başladı.

Türkiye Rojava realitesi karşısında geliştirdiği II. Demokratik Açılım (Çözüm Süreci) sürecinde I. Demokratik Açılım’ı başlattığı zamandan daha zayıf bir ekopolitik denge içindedir ve süreci başlattığındaki eli ilk elden daha zayıftır. Ayrıca mevcut konjonktürün IŞİD’ın ortaya çıkışı ile gitgide daha fazla uluslararası gücü bölgeye sokması sonucu “Çözüm Süreci”nin aktörleri çoğullaşma temayülündedir. Kobani’de Türkiye’nin Çözüm Süreci’ndeki muhataplarının Suriye kolunun müttefikinin Türkiye değil ama gitgide NATO oluşunun PKK’yı tedrici bir şekilde uluslararası kamuoyu nezdinde günümüz Irak Kürdistanı’nın meşru bölgesel hükümetinin koalisyon ortakları olan KDP ve KYB statüsüne taşıyabilme potansiyeli açıktır.

PKK’nın Türkiye’nin Türkmen nüfusuna sürekli atıf yaptığı Kerkük’te IŞİD’a karşı peşmerge ve uluslararası güçlerle birlikte mücadele etmesinin Türkiye’nin bütün akılları için bir milat olması beklenirdi. Ancak anlaşılan Kobani’yi beklemek gerekiyormuş. Kobani IŞİD’in eline düşerse de düşmezse de Türkiye’nin Kürt hareketi ile ilişkisi hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Kobani düşerse Kürt hareketi bundan Türkiye’yi sorumlu tutacak ve düşmezse de bunu kendi zaferi olarak görecek ve böyle projekte edecektir. Aynı şekilde Kürt hareketinin uluslararası güçlerle (dış güçler) ilişkisi de hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Kobani düşse de düşmese de PKK IŞİD’a karşı mücadelesinden dolayı uluslararası güçlerin övgüsüne mazhar olacaktır.

Sonuç olarak daha fazla beklersek Türkiye’nin II. Demokratik Açılım’ının da tarih olması tehdidi ile karşı karşıya kalacağız. Eğer “Çözüm Süreci” başarısızlığa uğrarsa Türkiye’nin üçüncü bir açılımı geliştirme imkan ve kabiliyetleri Ortadoğu’daki son gelişmeler karşısında büyük ölçüde tahditlerle ve türlü meselelerle karşılaşacaktır. Ve herhalukarda III. Açılım da ikincisinden de daha zayıf bir konuma sahip olacaktır.

(Süreç Analiz, 15 Ekim 2014)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org