Ortadoğu’da Halefiyet Savaşları

Dünyanın özellikle Ortadoğu aktörlerinin ilişkileri bakımından yeni bir kurguya yönelmeye başladığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Suriye’deki savaşın tüm bölgeye yayılma riskinin arttığı bir zamanda Amerikan Obama yönetiminin P5+1 üzerinden İran’ın nükleer silahları ile ilgili bir anlaşmaya ulaşmak için harekete geçmesinin en azından bölgesel tansiyonu düşürmek bakımından sonuçları olacağı ortadadır. Ancak bu girişim yalnızca 1979 İran Devrimi ile kopan Amerika-İran ilişkilerinin iyileşmesine dönük atılmış bir adım olmanın ötesinde bölgesel güç dengelerinin yeniden dizaynını da gerekli kılmaktadır.

Belki de dünyanın ilk İslamcı hareketi diyebileceğimiz ve XVIII. Yüzyılda Arabistan yarımadasında doğmuş olan Vahhabi-Selefiliğin siyasi temsilcisi olması sıfatını taşıyan Suudi Arabistan ile bir bakıma hem Maşrık’ın merkezi olan ve Müslüman Asya ile Afrika’yı birleştiren zengin tarihe sahip Mısır’ın kolonyalizasyonuna hem de Osmanlı Hilafeti’nin lağvedilmesinden ortaya çıkmış olan rahatsızlıklara bir tepki olarak 1928 yılında Hasan el Benna tarafından kurulmuş olan İhvan-i Müslümin arasında süregelen halefiyet savaşları denklemine 1979 Devrimi ile Şii İran’ın girmesi ile Ortadoğu’daki güç, halefiyet ve mezhep mücadeleleri çok daha komplike bir hal almıştır.

Bu sürece Arabistan yarımadasının ilk militarist bedevi cihatçı savaşçıları diyebileceğimiz İhvan’ı –Mısır’ın İhvan’ı ile karıştırmayalım- kimi açılardan hatırlatan El Kaide’nin 1990lı yıllarda katılması ile İslamcı hareketler arasındaki İslam Hilafeti ve siyasal İslam merkezli tartışmaların tansiyonu artarken iki ana İslam akımı olan Şii-Sünni mücadeleleri de bu yeni müdahaleden halefiyet mücadelesinin şekillenmesi istikametinde nasibini almıştır. ABD’nin öncülük ettiği Afganistan ve Irak işgallerinin El Kaide’nin gücünü azaltmaktan ziyade daha fazla Müslüman üzerinde adam toplama noktasındaki kabiliyetini arttırdığı özellikle derinleşen Afganistan ve Irak iç mücadelelerinde gözlemlenmekte ve dahası Afrika’da ciddi bir toplumsal tabana hitap edebilen şubelerinin güçlendiği görülmektedir.

Ancak daha çetrefilli paradoks kendini Müslüman Ortadoğu’yu kasıp kavuran ve Batılı matbuatça “Arap Baharı” olarak isimlendirilen toplumsal hareketlenmenin ortaya çıkmasıyla kendini belli etmiştir. Arap Baharı Müslüman toplumların demokratik tecrübesi bakımından muazzam implikasyonlara ve imkanlara sahip bir zenginliği içermekle beraber aynı derecede yukarıda belli bir ölçüde izahı yapılmış sorunsalları da gün ışığına çıkarma potansiyeline ve tehditlerine da sahipti.[1] Esasında bu çok yönlü mücadele dinamikleri Tunus’tan esmeye başlamış olan Arap Baharı rüzgarlarının Suriye’de bir fırtınaya ve nihayetinde iç savaşa dönüşmesi neticesinde kendilerini beraberce ama karşılıklı çok yönlü çekişmeler altında ortaya koyabilecek zeminin koşullarını bulabildiler.

Suriye’de Vahhabi Arabistan ve Körfez ülkelerinin yoğun desteği halindeki Selefi cihatçılar –kimi El Kaide bağlantılı olmak üzere- ile silahlı mücadeleyi bir yöntem olarak reddeden ancak Suriye’de ortaya çıkmış olan fevkalade şartlar altında silaha sarılan İhvan-i Müslümin hareketi ile birlikte devrimci Şii İran’ın ve keza Lübnan’ın Şii hareketi olan Hizbullah’ın desteği altındaki Esad rejimi ile kıyasıya bir savaşa girişmiş vaziyetteydi. Bu hal Mısır’da iktidara gelen merkez İhvan’ın seküler-liberal-milliyetçi güçlerin ordu çatısı altında ve Arabistan-Selefi destekli bir darbe ile yıkılmasına kadar devam etti. (İhvan’ın Suriye’de Esad’ı devirememesinin hareketin çıkış noktası olan Mısır’daki darbenin psikolojik oluşumuna ne ölçüde katkı yaptığı ise başka bir soru işaretidir.)

Mısır darbesi Suriye muhalefetinin kendi iç insicamını bozup dış temsil koalisyonuna da ağır bir darbe indirdi. Suriye muhalefeti parçalanma trendine girerken göreceli olarak Esad’a karşı bir ortak cephe oluşturmuş olan Selefi-İhvan hattında da ağır bir yarık açıldı. Bu gelişmelerin Suriye iç savaşı bakımından kümülatif sonucu ise Şii İran destekli Esad rejiminin ömrünün uzaması kadar Ortadoğu’da İran tesirinin çok daha gözle görünür bir hale gelmesi oldu.

Bu noktaya kadar bir bakıma hem İhvan hem de Arabistan ile birlikte Suriye’de Esad’a karşı mücadele eden ve Mısır’da İhvan hükümetini destekleyen Sünni İslamcı Milli Görüş hareketinin kimi açılardan halefi olan Türkiye’deki AK Parti yönetimi bu gelişmeler karşısında beklenmedik bir jeopolitik sıkışma ile muhatap olmak zorunda kaldı. Mısır’da Türkiye hükümeti karşıtı bir darbe hükümeti, Irak ve Suriye’de ise Türkiye’ye dost olmayan İran destekli rejimler iktidarda olduğu bir tablo ile Türkiye karşı karşıyaydı. Şii Hilali ve Bereketli Hilal havzası Türkiye’ye dost olmayan rejimlerle donanmıştı. Bunlara ek olarak İslam dünyasında Halifeliğin kaldırılması ile oluşan boşluğu doldurmaya çalışan İslamcı hareketlerle seküler milliyetçi vizyona sahip Kemalist, Nasırist, Baasçı seküler yapılar arasındaki tansiyonun Arap Baharı koşullarında karşılıklı olarak tetiklendiği de görülüyordu.[2]

Bu çerçevenin tamamlandığı bir zamanda Obama yönetiminin İran Açılımı’nın başlayışına tanık olduk. Ancak sözümüzün başlangıcında ifade ettiğimiz gibi bu açılım –Türkiye’nin kendi açılım projeleri gibi- yeni bir güç dengesini ve mülahazasını gerekli kılmaktadır. İran rejimini kendisinin en büyük düşmanı sayan İsrail’in Netanyahu hükümeti Amerika’nın İran hamlesini kendisine karşı bir hareket olarak algılamakta Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin çoğu ile müşterek bir yaklaşım içindedir. Amerika’nın İran’la geliştireceği bir müzakere süreci bir yandan İsrail’in İran’ı vurma senaryolarını zayıflatırken diğer yandan Suriye’deki muhalefetin de parçalanma sürecini hızlandırmaktadır.

Peki Türkiye ne yapacaktır? Türkiye’nin İran ile olduğu kadar İran’ın etkili olduğu bölge ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesinde büyük fayda vardır. Türkiye bütün bu işleri yaparak bir yandan bölgedeki Alevi-Sünni gerginliğinin azalmasına yardımcı olurken diğer yandan Rojava başta olmak üzere Suriye’de, bölgede ve kendi ülkesinde yükselen Kürt realitesi ile nasıl sağlıklı, rasyonel, gerçek ve samimi ilişkiler geliştirebileceğine de tekrar ama soğukkanlı bir hissiyatla yaklaşabilme imkanını bulabilir. Kuşkusuz bunları yaparken Batı ile özellikle AB ile ilişkilerimizi de tekrar yoluna koyma yollarını araştırmalıyız.

(Süreç Analiz, Murat Sofuoglu, Ortadoğu’da Halefiyet Savaşları, 21 Mayıs 2014)


[1]Arap Baharı Düşünceleri, Murat Sofuoğlu, Süreç Analiz, 10 Eylül 2012: http://www.surecanaliz.org/article/arap-bahari-dusunceleri

[2] Kemalizm, Baasçılık ve ‘Mübarekizm’ Gölgesinde Mısır (ve Ortadoğu) Nereye?, Murat Sofuoğlu, Süreç Analiz, 19 Haziran 2013: http://www.surecanaliz.org/article/misir-suriye-ve-irakta-kemalizmin-izini-surebilir-miyiz

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org