Ortadoğu Vilayetleri mi?

Ortadoğu sahasındaki realiteye bir bakalım: Irak ve Suriye etkili bir şekilde mezhepsel hatlara ayrılmış durumda; Lübnan ve Yemen parçalanmaya yakındır; Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan henüz karışıklığa bulaşmış değil ama gitgide otoriteryen devletler oluyorlar.

Şimdiki kaotik dönemde biz iki post-emperyal sistemin aynı anda çöktüğünü görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alacak Versailles Anlaşması ile 1919’da çizilen devlet sınırları bölünen halkları daha fazla bir arada tutamaz. Aynı şekilde Amerikan öncülüğünde bölgeyi zor bir dengede tutan sistem de Amerika’nın Irak’a yaptığı başarısız müdahale sonrası yıkılmıştır.

Yazar James Barr  bölgenin paylaşımını sağlayan 1916 Sykes-Picot anlaşmasını “kumda çizilen hatlar” olarak tanımlıyor; şimdi o hatlar gözümüzün önünde kayboluyor ve bundan en birincil faydalananlar da İslami teröristlerdir. Sünni aşırılar (ve onların Şii mukabilleri olan Hizbullah) Suudi Arabistan ve İran tarafından finanse edilen ve cesaretlendirilen mezhep savaşının kazananlarıdır.

Haziran 2014 itibariyle realite budur.

Bugünün haberlerini okuduğunuzda Beyrut’taki Amerikan Başkonsolosunun Kasım 1914’te yazdığı ve şimdiye benzer bir zaman ile ilgili Scott Anderson tarafından yazılan “Lawrence in Arabia,” isimli kitabında atıf yapılan mektubunu hatırlamak korkutucu oluyor: “Sir, ben buradaki şartların kötüden betere gittiğini sizlere rapor etmekten şeref duyarım.”

Şimdiki harita şöyle: Irak Sünni bir kuzey ve batıya, Kürt bir kuzeydoğuya ve İran yardımıyla Bağdat’ı elde tutabilen Şii bir güneye bölünmüş durumdadır.. Şam’dan Lazkiye’ye uzanan Akdeniz sahili boyunca Alevi hakimiyetindeki koridor, Dürzi ve Kürt azınlıkların sahip olduğu mini-kantonlar ve ülkenin geri kalan kısmını kontrol altında tutan Sünni çoğunluktan gelen savaşçıları ile Suriye de yamalı bir bohçadır. Bu parçalar herhangi bir yakın zamanda tekrar bir araya gelmeyecektir.

Bu karışıklık karşısında hakim güçler ne yapabilir. Post-Osmanlı dünyasına destek çıkmalı ve kumda çizilen bu hatları yeniden mi çizmelidirler? Ya da ulusların etnik kantonlara yani Osmanlıların dediği gibi “Vilayetler”e bölünmesine mi müsaade etmelidirler? Veyahut da onlar (geçen ay Başkan Obama’nın West Point’te yaptığı konuşmasında dile getirdiği “Teröre Karşı Ortak Fon” fikri gibi) parçalanma bölgesinin dışında da terörizm tehdidi oluşturan El Kaide’nin ilham ettiği savaşçılarla mücadele etmek için yeni bir koalisyon mu yaratmalıdırlar?  

Tarih bize bu bölgenin yeniden istikrara kavuşması için asli oyuncuları bir masa etrafında bir araya getirmeyi ve yeni bir güvenlik mimarisi oluşturulmaya başlanmasının tek yol olduğunu söylüyor. Katılımcılar Suudi Arabistan, İran, ABD, BM Güvenlik Konseyi’nin diğer üyeleri olan Rusya, Çin, Britanya, Fransa ile istikrar getirici bir rol oynayabilecek büyük ordulara sahip olmalarından dolayı Türkiye ve Mısır olmalıdır.

Henry Kissinger devlet inşasında benim aklıma gelen bir model tarif ediyordu. 1957 yılında yayınlanan kitabı “A World Restored” (Yenilenen Bir Dünya) içinde Fransız Devrimi’ni müteakip gelen felaketvari Napolyon Savaşlarını takiben 1815’te yapılan Viyana Kongresi ile istikrarlı bir Avrupa’yı yeniden kuran diplomasiyi hatırlatır. Kissinger devlet adamının görevinin günün yükselen güçlerinin (o zaman Fransa ve Prusya idi. Şimdi İran ve destekçileri) statüko güçleri ile (o zaman Britanya ve Avusturya-Macaristan idi. Şimdi ABD ve Suudi Arabistan) uzlaşmayı sağlamak olduğunu ileri sürüyor. Böyle uyumlu bir Avrupa’nın alternatifi kaostur.

Genç Kissinger “Uluslar tecrübe yoluyla öğrenir. Onlar ancak harekete geçmek için çok geç olduğu zaman ‘bilirler’. Fakat devlet adamı kendi sezgisi tecrübeymiş ve kendi arzusu hakikatmiş gibi hareket etmelidir” diye yazmıştı.

İlk etapta böylesi bir eylem planı galiba ateşkes hatları kurmak, mültecilere yardım etmek ve IŞİD olarak bilinen El Kaide çıkışlı hareketin zehirli gücüne karşı Sünni ılımlıları güçlendirmekten başka bir şey değildir. Bu hedef IŞİD’ı serbest bırakmak değil izole etmek olacaktır. Bu hedefler bütün bölgesel ve küresel güçlerce paylaşılmaktadır. Rusya ve Çin (Çeçen ve Uygur Müslüman nüfusları ile) süper şiddet yanlısı aşırıları durdurmada ABD kadar büyük çıkara sahiptir. Suudi Arabistan’ın yaşlanan monarşisi de İran kadar IŞİD’ı durdurmayı istiyor olmalıdır.

1919 sonrası sınırların bu yeni düzen içinde ayakta kalıp kalamayacağını ya da farklı etnik azınlıkların nasıl uyumunun sağlanacağını şu an bilemeyiz. Yugoslavya’nın parçalanması etnik adem-i merkeziyetçiliğin mümkün olduğunu gösteriyor. Ancak bunun kanlı bir potansiyel bedeli var.

Müzakereler Versailles’de ajandada olup tarafları bölen bir mesele ile başlayabilir: Kürtler kendilerine ait bağımsız bir devlete sahip olmalı mıdırlar? Ya da onlar gevşek bir şekilde Suriye, Irak, Türkiye ve İran’a entegre olabilirler mi? Bunun cevabını henüz kimse bilmiyor. Kriz konferansları bu tür cevapları aramak içindir.

Çeviren: Süreç Analiz

(WP, David Ignatius, Piecing together the shattering Middle East, 17 Haziran 2014)

Çeviren: 

Süreç Analiz

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org