Ömer Behram Özdemir & Müfid Yüksel: Ortadoğu’nun Örgüt Haritası

Süreç Analiz olarak bu sayımızda Ortadoğu’da meydana gelen siyasi karışıklıklar neticesinde bölgede meydana gelen olayları analiz etmek ve meydana gelecek olası değişikliklerin Türkiye için getireceği avantajları veya dezavantajları inceleyip anlamak üzere Sakarya Üniversitesi ORMER Araştırma Görevlisi Ömer Behram Özdemir ve araştırmacı/yazar Müfid Yüksel ile röportajımızı gerçekleştirdik.

Suriye'de Esad'ın çok çabuk şekilde düşeceği öngörülüyordu. Son geldiğimiz noktada Esad'ın hala yönetimi elinde tuttuğunu görüyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz

 

Ömer Behram Özdemir:Suriye’de sokak çatışmalarının savaşa döndüğü ilk devrede Suriye ordusundan çok sayıda askerin firar etmesi ve bunların büyük kısmının ÖSO’nun askeri gücünü oluşturması muhalifleri güçlendiren Esad yönetimini ise zorlayan bir denklemdi. Lakin ÖSO tam manada merkezi ve düzenli bir ordu değildi. ÖSO adı altında birbirinden genelde bağımsız gruplara karşı rejim ilk etapta cidden darbe yemiş olsa da İran’ın askeri danışmanları ve gönüllüleriyle katılımı, Rusya’nın maddi yardımı ve tabii ki Hizbullah’ın askeri katılımı ile ibreyi kendine çevirdi. Lakin bugün Esad yönetimi çökmese de Suriye’nin yönetimini elinde tuttuğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Nusayri nüfusun yoğun olarak bulunduğu Tartus, Lazkiye ve Hama kırsalında güçlü bir şekilde var olan rejim ülkenin kuzey ve doğusunu ise neredeyse tamamen kaybetti. Rakka, Deirezzor, İdlib ve Dera’da kemikleşen devlet dışı güçleri rejimin mevcut askeri kapasitesi ile alt edip söz konusu bölgeleri ele geçirmesi kısa vadede pek mümkün gözükmemektedir. Halep, Kalamun, Kuneytra ve Şam kırsalı da muhaliflerin son aylarda rejim ile çatışmalarda ilerleme yaşadıkları cephelerdir. Bu açıdan bakıldığında rejimin kendisi için kırmızı çizgi olarak gördüğü merkezleri ciddi biçimde savunabildiğini lakin ülkenin yarısından fazla bir alanda hakim olmadığını görmekteyiz.

Müfid Yüksel:İkitane faktör var burda. Beşar Esad iktidara geldiğinde yani babasının dönemini kapatıp,o kanlı dönemi kapatıp yeni bir sayfa açma mesajıyla geldi adeta. Gerek batı dünyasında gerek Türkiye de bir şekilde böyle algılandı. Bu konuda Beşar başarılı oldu mu? Hayır olmadı ama en azından bu yönde adımlarda söz konusu değil. Tamamen babasının dönemi gibi Hama Katliamı gibi olayların cereyan ettiği bir Suriye değildi artık. Artı şöyle bir şeyde söz konusuydu yani artık insanlar olur olmaz sokaklardan camilerden toplanıp götürülmüyordu. Nispi bir düzelme nispi bir rahatlama söz konusuydu. Türkiye ile ilişkilere gelecek olursak Türkiye ile ilişkileri eskiye nazaran artış vardı, istenilen düzeyde olmasa bile. En azından hükümet düzeyinde diyaloglar  artmıştı, ortak bakanlar kurulu toplantısına kadar giden ve en son vizelerin kalkması, buraya kadar giden bir süreç vardı. Arap Baharı olduğu zaman, Arap Baharı Arap yarımadasında diktatörlerin yıkılacağı tamamen bunun yerine bir ön açılacağı, bir zemin oluşacağı ve bu zeminden yararlanarak İhvan’dan başka alternatifin olmayacağı, İhvan’ın serbest seçimlerde iktidara geleceği, İhvan’ın büyük halk kitlelerine sahip olduğu varsayıldı. Bu varsayımdan hareketle Arap Baharı’nın bir şekilde peşine takıldı. Ilk önce Mısır ve Libya’da çekinik davranıldı. Mısır’da Türkiye’nin yapacağı hiçbir şey yoktu o ayrı mesele. Ama Libya konusundaki çekingenliğinin bedeli Suriye’de bir maceraya girişmek oldu. Bunun bedeli oldu, çok çekingen davranıldı. Oysa ki Libya’da otuz bin Türkiye vatandaşı vardı. Ve Kaddafi’nin bir şansı yoktu artık çünkü Kaddafi’nin güçlü bir ordusu yoktu ve Kaddafi’yi devirmeye kararlı bir Avrupa vardı, en azından İtalya ve Fransa öyleydi. Türkiye çok çekingen davrandı o konuda, o çekingenliğinden dolayı Suriye konusunda biraz daha pervasız davrandı. Suriye’de bazı şeyler öngörülmedi, kolayca Beşar Esad’ın devrileceği vehmedildi, İhvan’ın çok güçlü olduğu zannedildi oysa ki İhvan biraz elitist hareket, bir ideolojik siyasal hareket olduğu için dindar halkın damarlarına nufüs edemeyen bir hareket, camiye nuüfuz edememiş bir hareketti. Bir çok bakımdan İhvan’ın bu konularda eksiği mevcuttu ve bu eksiklikler görülemedi. O da Türkiye’de dindar çevrelerin İhvanla olan diyaloğunda burada bir yanılsama oldu. Mısır’da İhvan çok güçlü değil eğer çok güçlü olsaydı 30 Haziran’da insanlar İhvan aleyhinde sokağa çıkmazdı. Evet İhvan seçimi kazandı ama orda da farklı şeyler söz konusu. Halk içinde öyle çok büyük milyonları peşinden sürükleyebilecek kitlesel bir güce sahip değil. Çünkü siyasal ideolojik islami hareketler halktan kopuk. İhvan’daki selefi damar halkı biraz daha tepeden gören kendini tevhidi gören, halkın dindarlığını hurafe ve cahiliye ile özdeşleştiren bir gelenekten geliyor. En azından Seyyit Kutup’un üslubu ve metodu bu yöndeydi. O anlamda camideki halkla, dindar halkla barışık bir yapısı yok zaten. Dolayısıyla Mısır gibi dindarlığın çok yüksek olduğu namaz kılma oranının %85 lerde olduğu bir ülkede halkla bu anlamda bütünleşememenin verdiği sıkıntılar var. Halkla oradaki geleneksel dini yapılarla, buna tarikatları da dahil edebiliriz. Bu tür yapılarla da bağdaşıklıkları söz konusu değildi. Belki bir düşmanlıkları diğer selefi gruplar gibi yani Nur Partisi gibi değerlendirmiyorum İhvan’ı. O anlamda  bir selefilik değil ama o damar özellikle Seyyit Kutup’un nispeten böyle hariciliği ve tekfirciliği çağrıştıran Soğuk Savaş Dönemi’nin ideolojik katılığıyla örtüşen o anlayışı ve metodu ister istemez halkla arasına mesafe koyuyor. Bu da böyle bir desteğin oluşmasına engel oluyor. Şimdi bütün bu faktörler göz önüne alındığında bunlar görülemedi. Artı İran, Rusya ve Çin mihverinin oluşacağı faktörü de göz önüne alınamadı. İran faktörü ve bununla birlikte Suriye olayları üzerinde oluşan bir İran, Rusya ve Çin mihveri var. Adeta bir mihver devletler grubu oluştu böyle ve bu da gerek Türkiye’de gerek başka çevrelerde öngörülemedi. Bu öngörülememesi Suriye’de böyle bir yapıya ulaştı artı bir muhalefet örgütlenmesi de oluşturulamadı. Yani Baasın sadece oradaki Nusayri gruplardan oluştuğu, Baasta Nusayrilerden başka kimsenin yer almadığı varsayımı da geliştirildi. Baas bir koalisyondu kendi içerisinde Arap milliyetçiliği anlayışı ön planda olduğu için seküler sünni elitler tarafından da Baas çok ciddi olarak desteklendi. Bütün bunlar baz alındığında Suriye’de böyle bir çıkmaza girildi. Artı Suriye muhalefeti İhvan üzerinden örgütlenmeye çalışıldı. Oysa İhvan, Suriye içerisinde bir hayli zayıf durumda. (Her ne kadar Suriye diasporası içerisinde güçlü görüntülense de Suriye içerisinde İhvan gayet zayıftır.) Bir şey daha: Suriye diasporası gerek Türkiye’yi gerek başka kimseleri yanılttı bu konuda. Suriye disaporası Suriye konusunda Türkiye’deki bazı çevreleri yanılttı ve bütün bu yanılsamalar bir araya geldi. Ciddi bir muhalefet birliği oluşturulamadığı gibi ÖSO gibi kurulan grup da parçalandı zamanla ve şuan 1200’ü aşkın savaşan grup var ve artı içine çok katı radikal selefi grupların girmesi. Harici zihniyetli grupların, şiddeti tamamen ön plana çıkaran gruplarında ön almasıyla birlikte tamamen karmakarışık bir hal aldı Suriye’deki grup. Yani bunun çok daha uzun sürmesi çünkü İran’ın gerek Afganistan işgali 2001 yılında olan gerek 2003 teki Irak işgali İran’ın doğuda ve batıda önünü açtı. İran’ın emperyal emellerinin önündeki iki ana engel Amerika tarafından ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla İran hem ortaasyaya yönelik bir açılım yapabilme imkanı buldu hem de zaten Lübnan üzerinde Şii gettları oluşturuldu.  Irak’ta önemli oranda hükümette söz sahibi olması hatta Bağdat üzerinde söz sahibi olması. Necef, Basra, Kerbela o bölgeler bir şekilde adeta İran denetimine girdi, İran Akdeniz’e kadar açıldı. Nüfuz alanı çok ciddi olarak genişledi. Böyle bir ortamda Arap Baharı’nın ite kaka yapılması böyle bir sonuca yol açtı. Bir taraftan şu yapıldı, İran’ın elleri, kolları serbest bırakılıp nüfuz alanları genişletildi bir taraftanda Suriye üzerinden bir mezhep çatşmasına gidilmeye çalışıldı.

 

Suriye'de Suriye Ulusal Konseyi altında toplanan ve daha başat olarak ÖSO önderliğindeki muhalefet neden başarılı olamadı ve neden sırasıyla El Nusra ve IŞİD’ın öne çıktığını gördük? Rojava’daki Kürt realitesini bu noktada nereye koymak gerekiyor?

Ö.B.Ö:Öncelikle ufak bir düzeltme yapalım. SUK ve SMDK gibi siyasi muhalefeti temsil eden yapılar ÖSO’dan sonra kurulan yapılardır. Yani Suriye’deki halk ayaklanmasında öncülük Suriye Ulusal Konseyi’nde değil Özgür Suriye Ordusu’ndadır. Askeri ilerleme açısından bakıldığın savaşın ilk safhasında bilhassa da 2012 içerisinde Suriye muhalefeti rejime karşı oldukça önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ama bir önceki soruda da bahsettiğim gibi ÖSO’nun dağınık yapısı söz konusu savaşa rejim yanında katılan dış aktörlerin etkisine cevap verebilecek düzeyde değildi. Nusra’nın büyümesi ve alanda görünür olması da bu döneme rastlar. ÖSO’nun askeri geri çekilmelerinin yanı sıra ÖSO’nun kimi bölgelerdeki unsurlarının hırsızlık ve yozlaşma eleştirilerine çokça uğradığı bir dönemde ÖSO’nun kaybettiği desteği kazanmak için yeni gruplar yarışmaktaydı ki Nusra bunların en önemlilerinden biriydi. Selefi-cihadi çizgide bir yapı olan Nusra önce Suriye rejiminin askeri ve bürokratik hedeflerine gerçekleştirdiği bombalı saldırılarla ardından da sahada elde ettiği başarılarla adını duyurdu. Suriyeli savaşçıların yanında çok sayıda yabancı savaşçı da Nusra’nın adını duyurduğu 2013’te grubun saflarında yer almaktaydı. Örgütün lideri ve kurucu kadroları ABD işgali yıllarında Irak İslam Devleti  (IİD) örgütü ile birlikte hareket etmiş figürlerdir. Fakat Nusra’nın Suriye’deki ilerlemesi zaten bölgede yayılmak arzusundaki IİD için yeni bir hamlenin kapısını açtı. Örgütün lideri Ebubekir el-Bağdadi Nusra’nın IİD’in bir kolu olduğuna dair bir açıklama yaparak Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) kurulduğunu ve artık tüm savaşçıların bu isim altında savaşacaklarını ilan etti. Bu ilan Nusra tarafından reddedildiği gibi El Kaide merkezi tarafından da onaylanmamıştır. Bu sürecin devamında ise 2014 yılı itibariyle IŞİD ve El Kaide’nin arasındaki tüm bağlar kopmuştur. Bugün itibariyle Nusra Suriye’de IŞİD ile hasım durumundadır. Bu iki hareketin öne çıkmalarında ise farklı nedenler bulunmaktadır. IŞİD Irak ordusundan ele geçirdiği önemli miktarda ağır silahı Suriye’de kullanırken diğer muhaliflere karşı savaşında Esad’dan da örtülü bir destek görmüştür. Örneğin İslami Cephe, Nusra ve ÖSO gibi gruplar sürekli hava saldırılarına maruz kalırken IŞİD unsurları ise son 2 aya kadar rejim hava gücü ile pek muhatap olmamışlardır. Irak’tan gelen silah akışı ve Esad’ın politikaları IŞİD’e alan sağlamıştır. Nusra ise dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış El Kaide unsurlarına bakıldığında tez konusu olabilecek farklı bir yapı. Savaşçılarının büyük kısmı Suriyelilerden oluşan Nusra ele geçirdiği bölgelerde IŞİD’in aksine hakim bir otorite kurmayıp bölgeleri diğer muhalif unsurlarla birlikte yönetmeyi tercih etmektedir. Nusra’nın IŞİD’in aksine yerli unsurlardan oluşması ve halkla iletişiminin pozitif olması örgüte başka el Kaide unsurlarında pek göremediğimiz sivil halk desteğini kazandırmıştır. Lakin el-Kaide’nin Suriye kolu olarak kaldıkları sürece dış aktörlerin örgüte bakışı ve dolayısıyla örgütün fon bulması her zaman zor olacaktır. Son olarak ülkedeki İslamci hareketlerin güçlenip ÖSO unsurlarının geri planda kalması sürecini etkileyen en önemli gelişmelerden biri ise rejimin Şam’da sivillere karşı kimyasal silah kullanımına ABD başta olmak üzere Batı’nın sessiz kalmasıdır. Bu gelişmeler nispeten Batı destekli ÖSO’nun halk nezdinde sempati kaybı yaşamasına yol açmıştır.

M.Y:Şimdi şöyle bir durum söz konusu, Suriye de laik diyebileceğimiz kesimler sadece elit kesimi oluşturuyor. Halk tabanı yok aslında. ÖSO’da biraz daha seküler çünkü Batı’nın desteğini almak için en azından öyle yapılandı. Halk desteği yok, halk dindar olduğu için  kendi dindarlığına bir karşılık aradı,  bu karşılığı kimden buluyor? Nusra’dan buluyor, diğerlerinden buluyor. Her ne kadar halkın dindarlığı bu selefi ve harici gruplarla da uzlaşmasa bile (çünkü alternatifi yok). Alternatif Sünni bir damar yani selefi-harici olmayan Sünni damara ilişkin olarak böyle alternatif bir sunum yok. Bu alternatif sunumu yapacak zemin de yok.çünkü Sünniliğin temel kurumları tasfiye edilmiş, Sünniliğin ana merkezi Osmanlıydı. Osmanlı tasfiye edildi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de 1920’li yıllarda bütün Sünni kurumlar tümüyle tasfiye edildi, yok edildi. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti Sünniliği yok etti.Ulema geleneğini yok etti, bir kurum kalmadı, sunabileceği bir Sünnilik yok. Türkiye’nin böyle bir şansı yok çünkü Türkiye’de böyle bir kurum yok. İmam Hatip bu konuda böyle bir örnek teşkil edemez çünkü İmam Hatip’te din eğitimi yok, yani dini ilimler öğretilmiyor, din alimi yetiştiren bir kurum değil. İmam Hatipler işte bir kaç cenaze imamı yetiştirmek üzere kırklı yılların sonunda İmam Hatip kursları daha sonra İmam Hatip okulları darken medreselerin yasak olması Tevhid-i Tedrisat Kanunu bir teyemmüm gibi düşünün. O mesabede açılıp yaygınlaştığı. Devletin koyduğu yasakları delmeye yönelik bir ara formül gibi oldu. Dolayısıyla bunu bir ideal olarak başka yerlere ihraç etmek son derece garip ve mümkün değil çünkü Suriye’de medreseler açık. Suriye gibi yerlerde ise Baas rejimlerinin yani ilk once Mısır’da 1952’de general Necip iktidara geldi iki sene sonar Nasır iktidara geldi. Nasır’ın kişiliğinde şekillenen, onun kişiliğiyle adeta özdeşleşen militer bir Arap milliyetçiliği dalgası bütün Arap dünyasını sardı. Kaddafi’de böyledir, Baas partileri de böyledir. Kaddafi de Nasırcılığın getirdiği bir zemin üzerinden Arap milliyetçiliğine dayalı bir devrim yaptı, yoksa Kaddafi’nin kendisi Arap da değildi. Berberi'ydi. Şimdi dolayısıyla Suriye’de de Baas rejimi geldi Irak’ta da Baas rejimi geldi. Bu rejimler orada manda yönetiminde de olsa zamanında dini kurumlara karışılmadı. İngilizler şöyle bir yapı getirdi. Türkiye’ye Lozan dayatıldı, işgal edilmedi. Lozan’dan sonra bir işgale girişilmedi. Ama Türkiye’deki bütün dini kurumların radikal bir şekilde tasfiyesi dayatıldı. Karşılığında bu oldu. Oralarda ise işgal ve manda yönetimi oldu ama toplumdaki dini kurumlara dokunulmadı. Dini kurumlara, şer-i mahkemeler dahil olmak üzere hatta anayasadaki dini maddeler başta olmak üzere dokunulmadı. Ve bunlar devam etti bir şekilde. Baas rejimleri bunları baskıyla zayıflattı, zayıflatınca da oradaki Sünni yapıyı toparlayacak şey kalmadı. Toplumsal dindarlığın muhafazasında Türkiye’den daha iyiler. Dolayısıyla onları toparlayacak dini bir otorite kalmadı. Son otorite Said Ramazan El Buti’di. O da kargaşa ortamında zemin oluşturamadı ve bir de hayatını kaybetti.  Son otorite oydu.

İran 40 yıldır Suriye’ye yatırım yapıyor. Bu yatırım ilişkilerini siyasal, toplumsal ve ekonomik alanda yapıyor. Mesela Sıtti Zeynep türbesi vardı, bu türbenin anahtarlarını aldı İran, aldıktan sonar onun etrafında Irak’tan, Afganistan’dan, Lübnan’dan taşıdığı Şii bir nüfüsla çok büyük bir mahalle oluşturdu. Zeynebiye diye kocaman bir Şii mallesi, gettosu oluşturdu. Bir de artı Nusayrileri Şii yapmak üzere Hüseyniyeler yani medreseler açtı, Şii mektep ve medreseler. Fakat orada normal olarak Nusayriler hakim olsa bile dini kurumların hepsi Sünni-Şafii ulemanın elindeydi, özellikle Kürt ulemanın elindeydi. Ve bu gelenek devam ediyordu. 2000’li yıllarda şöyle bir olay oldu. Bu okullar Beşar Esad tarafından tek tek kapatılıp Şafii-Kürt müftüye teslim edildi. Böyle bir işlevi vardı Şafii-Kürt ulemanın. Müslüman Kardeşler hareketinin böyle bir Sünni-ulema geleneğinden gelen hiç uleması yok. Dini bir hareket ama din alimi yok. Dolayısıyla bu anlamda Müslüman Kardeşler hareketi dini bir zeminde hareket oluşturabilecek kabiliyeti yok. Şimdi dolayısıyla Suriye’de noldu bu Sünni yapılanmayı sahiplenecek kimse kalmadı. Ne oldu karşısına Nusra gibi IŞİD gibi selefi hareketler çıktı. Bu hareketler Sünnileri koruma adına hareket ettiği için Sünniliği adeta rehin aldı.

 

Rojava’da PKK’nın Suriye kolu olan PYD-YPG'nin tam olarak yapmak istediği nedir? Kürtlerin ilan ettikleri ‘kantonlar’ın bütünleşik bir yapıda olmaması ve arada kalan bazı bölgelerde Arap Sünnilerin çoğunlukta olması Rojava’daki durumu nasıl etkiler?

Ö.B.Ö:YPG bugün ne tam olarak muhalif gruplara ne de rejime karşı keskin bir konum almaktan kaçınmaktadır. Bu pragmatik yaklaşım Afrin, Kobani ve Kamışlı gibi YPG hakimiyetindeki bölgelerin Halep gibi Dera gibi yıkımlara maruz kalmasını engellemiştir. YPG dış aktörler tarafından muhatap alınmak için çokça uğraşsa da bu pragmatik yaklaşımın sonucunda ne rejim yanlısı ne de rejim karşıtı dış aktörler YPG’yi ciddi bir muhatap olarak görmemişlerdi. Lakin IŞİD’in ilerleyişi ve Irak’ta PKK’nın Peşmerge ile birlikte IŞİD’e karşı savaşması YPG açısından yeni bir dönemin sinyalini de vermiş olabilir. Lakin YPG’nin Afrin, Kobani ve Kamışlı arasında bulunan Tel Abyad ve Carabulus gibi Arap çoğunluğun yaşadığı bölgeleri de hakimiyet altına alıp homojen bir şerit oluşturabilmesi şu an pek mümkün gözükmemektedir. Zira Haseke kırsalında Arap yoğun bazı köylerde dahi YPG ile Sünni Arap aşiretleri arasında dönem dönem çatışmalar çıkmıştır. IŞİD’in Tel Abyad ile Carabulus’tan çekilmesi söz konusu olursa bu bölgeleri İslami Cephe, ÖSO veya Nusra gibi grupların doldurma ihtimalleri yüksektir. Zira Arap yoğun bölge halkı da YPG’den ziyade bu gruplara destek verebilirler. Orta vadede Afrin ve Kobani’de herhangi bir sorun yaşanacağını düşünmüyorum. Lakin YPG’nin elindeki en önemli şehir olan Kamışlı’da YPG’nin askeri olarak en güçlü Kürt grup olsa da siyasi olarak çokça rakibi bulunmaktadır. Afrin ve Kobani’nin aksine YPG çizgisi için Kamışlı “sağlam bir kale” sayılamaz diyebiliriz. IŞİD tehdidi sona ererse YPG Kamışlı’da kendisine muhalif siyasi grupların olası silahlanması derdiyle uğraşabilir.

Bir diğer olası tehdit ise Esad rejimi. Kamışlı’da sınır kapısını elinde tutan Esad rejiminin şehirde zırhlı bir tugayı ve askeri hava araçlarının kullandığı askeri bir pisti bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Kamışlı’daki mevcut durum üzerine hazırlanan raporlarda bir güç paylaşımını görmekteyiz. Yani şehir merkezindeki bazı devlet binaları ve askeri noktalara giden yollarda Şam yönetimine bağlı unsurlar halen görünür ve etkinler. Şehrin yönetimi ise daha ziyade YPG’ye bırakılmış durumda. Bu verileri göz önünde bulundurduğumuzda Kamışlı’da YPG’nin çokça vurguladığı bir “devrimin” gerçekte var olmadığını görmekteyiz. Lakin bir devrim hareketinden çok daha az yıkıma yol açtığı için YPG’nin bu tutumunun işe yarayan akıllıca bir siyaset olduğunu söylemeliyim.

M.Y:Şimdi Rojava diye bir kavram geçen sene çıktı. 2013 Mayıs’ından once Rojava diye bir adlandırma yoktu. Bir anda çıktı iki üç ay içinde sanki yüzyıllardır orası Rojava’ymış gibi davranılıyor. Kürtler hiç bir zaman batıya Rojava demediler. Kürtçe de böyle bir kullanım yok. Genelde ‘Garp’ kelimesini kullanırlar. Yani en fazla 40 yıllık ömrü olan bir kelime. Böyle bir adlandırma 2013 Mayıs’ından önce yok. Bir kere buradan yola çıkalım. Suriye’de Kürt bölgesi var, Kürtler var. Suriye’deki Kürtlerin şöyle bir konumu var. Türkiye’den biraz farklı. Osmanlı zamanında Halep ve Şam’ın elitlerini önemli oranda Kürtler oluşturuyordu. Eskiden beri şehrin ticaretini, entellektüel yapısını elinde bulunduruyorlardı. Bu Selehaddin Eyyübi döneminden beri böyle. Eyyübilerle birlikte ciddi oranda Kürt nüfusu yerleşti. Hem Halep’e hem de Şam’a. Şimdi o çerçeveden baktığımızda Kürtlerin Suriye’de böyle imtiyazlı bir durumu var. İkinci husus 1946’da Suriye bağımsız olduktan sonraki süreçte, yani Baas iktidara gelene kadar üst üste dört cumhurbaşkanı Kürt. Ve ağırlıklı olarak Suriye’yi Kürtler yönetiyordu. Biliyorsunuz Naasırcı Arap milliyetçiliği bütün ortadoğuyu etkiledi, Suriye’de de Baas iktidara geldi.Baas iktidara gelince yaptığı ilk şey Kürtlerden intikam almaktı. Kuzeyde bulunan Kürt nüfusunun büyük bölümünün kimliklerini toplayarak iade etmedi. Kimliksiz Kürtler dediğimiz topluluk oluştu. Fakat onun dışında Halep’te Kürtler yine hakimiyetini korudu, ticaretle birlikte. Kürtlerin belli bir dindarlığı söz konusu zaten. Rojava nasıl oluştu bunun bir kaç sebebi var? Bir Türkiye ile İmralı arasında olan çözüm süreci görüşmelerinin bir bonusu. Ikinci husus neden PYD gibi bir örgüt orada oluştu. PYD bölgede Kürtlerin desteğini büyük oranda alamadı. Yaklaşık 800 bin civarında Kürt, toplam da 2 milyon civarında mülteci var. 300 bine Kürt mültecide Irak’ta.  Dolayısıyla baktığımız zaman PYD kimi temsil ediyor. Bu tartışılır. Çünkü bunların büyük bir bölümü PYD’ye itaat etmeyenlerdir. Özellikle Irak Kürdistanı’na geçenler. Bir de tabi IŞİD çıktı. IŞİD’in şöyle bir yanı var, çok acımasızlar ve hiçbir ilke ve kural tanımıyorlar. Çok sayıda Kürt var, 5 bin civarında Kürt savaşcı var IŞİD saflarında. Bir kısım Kürt gençleri gidiyor, Kürdistan’ın hemen her yerinden gençler gidiyor. Artı PYD ile kavgalı olan Kürt aşiretlerinden baya bir katılım var. Bu kadar Kürt’ün olması çok ciddi bir sorun. Kürtler toplumsal taban olarak dindar ama Kürt örgütlerinin tamamına yakını ateist. Bu çelişki var, bu çelişki ister istemez IŞİD’in elini güçlendiriyor. IŞİD’e katkı sağlıyor, Kürt örgütlerinin dinsizliği, Kürt halkının dindarlığı.

Batılı güç dengeleri böyle bir şeye neden müsade etti ? Neden göz yumdu ? Kolay kolay böye bir şeye göz yummazlar çünkü petrol ve doğalgaz hatlarının geçtiği en hassas bölge. Burada böyle bir sopa göstermek gibi oldu. Amerika’nın kendi iç dengeleri içindeki çelişkiler de var. Obama bir taraftan, Neoconlar diğer taraftan; böyle bir rekabet artmış durumda ama son dönemlerde neoconlar, yahudi lobisinin  ciddi desteğiyle ön almış durumdalar. Şimdi neoconlar IŞİD üzerinden sopa gösteriyorlar. Demokratlar biraz daha enerji hatlarının güvenliği açısından daha büyük siyasi parçaların korunmasından yana. Neoconlar ise parçalanmadan şirketler üzerinden tek tek muhatap olalım diyorlar, büyük siyasal oluşumlar zaman zaman Kaddafi  gibi, Saddam gibi problem oluyor ama daha küçük yapılar daha az sıkıntı yaratır. Bütün bunlar IŞİD’in önünü açan faktörlerdir. Körfez ülkelerinin desteği de var. Dolayısıyla burada IŞİD’in yol alması ve Sünni aşiretlerin destek vermesi, Bağdat ve Erbil’e tepki olarak ön aldı. Ama IŞİD'i de durdurma uyarısında bulunuyor, Kürdistan’a saldırırsan seni durdururuz. Kürdistan’a da şu mesajı veriyor: Bak kendi başına Türkiye veya başka bir ülkeye petrol satamazsın. Erbil’i bile kaybedebilirsin gibi bir mesaj veriyor IŞİD üzerinden bir terbiye etme söz konusu. Bir taraftan harici, selefi geleneğin getirdiği şiddet anlayışı artı bir de 60’lı, 70’li yıllarda özellikle üst noktada olan marksist geriila hareketlerinin ve o sosyalist devrimciliğin 80’li yıllardan itibaren islami hareketler üzerindeki etkisi. O ideolojik şiddet anlayışının getirdiği etki de var. Çünkü 70’li yılların sonlarına doğru islami hareketlerde bir kompleks oluşturdu. Baskı altında hissetttiler kendilerini. Çünkü Marksist şiddet anlayışı o dönemde kutsanıyordu adeta terör olarak görülmüyordu. Gerilla hareketi olmak yüce bir şey olarak görülüyordu. Gerilla eylemleri Orta ve Güney Amerika’da Che Guvera’dan tutalım Çakal Carlos’a kadar bu hareketler hatta Enver Hoca Arnavutluğu denen Enver Hocacılar denen grup Türkiye’de böyle bir grup vardı. Ne kadar şiddet içeren, baskıcı bir yönetim içeren yönetim ortaya koyduğunu biliyoruz. Dolayısıyla o dönemde böyle bir atmosfer vardı. Bu atmosferde siyasi olarak teşkilatlanan siyasi gruplar adeta bir ezilmişlik duygusuna kapıldılar. Ve süreklide suçlandılar. Devrim kutsal, yüce bir şeydir; devrim sadece Marksist ve sosyalist zemin üzerinden yapılacak bir şeydir; Müslümanlık devrici değildir, Müslümanlık emperyalizm ile uzlaşmacılıktır diye o çevrelerden ciddi bir suçlama geliyordu.  Hatta 30’lu, 40’lı yıllarda sömürgeciliğe karşı mücadele eden İslami hareketlerde de 50’li 60’lı yıllardan itibaren sosyalizme doğru bir evrilme söz konusu oldu. Naasırcılığın etkisi de var. Filistin Kırtuluş Hareketi bunun en önemli örneğidir. Daha önce Müslüman Kardeşler hereketinde siyasal hayatına başlayan Yaser Arafat, 60’lı yılların sonlarına doğru FKÖ sosyalist söylemlere sahip marksist gerilla eylemcilik anlayışını beniseyen bir örgüt olarak ortaya çıktı ve hatta bir çok marksist şahsiyet gittiler orada savaştılar. Bu bir kompleks oluşturdu 80’li yıllarda özellikle İran Devrimi yapılırken bak biz Müslümanlar da devrim yapabiliyoruz, devrimi sadece marksistler yapmıyor tarzında böyle bir nispetleşme durumu da oluştu. Ve zaman içerisinde biz de devrimciyiz söylemler yer aldı ama 90’lı yıllarda Soğuk Savaş bitti ideolojiler tükendi ve iki kutuplu dünyadan çıkıldı. Ondan sonra kutsanan anti-emperyalist gerilla hareketleri dünya kamuoyunda terörist oldu. Müslümanlar geç kalmış devrimciliğe soyundukları için her hareketleri terrorist olarak da damgalanmaya başlamış. El Kaide gibi örgütler çıktı sonra.

 

Önce Suriye'de sonra da Suriye'yi aşarak Irak'ta IŞİD (son adı İslam Devleti) adıyla bir örgüt belirdi. Örgütün yeni olmadığını biliyoruz ancak bir anda böylesine etkili saldırılar yapabilmesi ve şehirleri “fethedebilmeleri”ni neye bağlıyorsunuz?

Ö.B.Ö:Aslında örgüt bir anda da parladı diyemeyiz. Irak’ta en başta Musul kırsalında örgütün ciddi bir yığınağı ve her gün yaşanan saldırıları vardı. Bununla birlikte Suriye’de hava saldırılarına uğramayan örgüt için Rakka ve Deirezzor gibi bölgeler korunaklı bir cennete dönüştü. Suriye’de böylesine korunaklı tabiri caiz ise bir cennete sahip olan örgüt Irak’ta bu kez daha şiddetli bir harekât başlattı. Fakat başta Musul’un düşüşü olmak üzere Irak’ta son 4 ayda IŞİD’in eline geçti diye okuduğumuz çok sayıda önemli yerleşim yeri ve mevziler sadece bu örgüt tarafından ele geçirilmedi. Bölge siyasi dengelerinde önemli yer tutan çok sayıda Sünni aşiret mensubunun yanında Nakşibendi Ordusu ve Ensar el-İslam gibi önemli başka silahlı örgütler de Irak ordusuyla çatışmalara girdi. Irak ordusunun yetersizliği ve Sünni bölgeler için savaşmaya gönülsüzlüğü bugünkü sonucu ortaya çıkarmıştır. Hali hazırda Irak ordusunun hakimiyetinden çıkmış olan ve IŞİD hakimiyeti altında gösterilen bölgelerde çokça farklı gruplar bulunmaktadır. Bu yüzden Irak ordusunun bölgeye yapacağı karşı bir saldırı sadece IŞİD’e değil diğer Sünni gruplara da karşı yapılmış olacaktır ki bu maalesef zaten var olan mezhepsel gerilime biraz daha fazla katkı olmuş olacaktır.

M.Y:Taliban’ın çıkması gibi  bir şey oldu. Dediğim gibi orada bir boşluk görüldü. Irak ordusu birden geri çekildi. Silahları teslim etti. Sanki danışıklı bir dövüş var, bir anlaşma söz konusu. Bir kaç yönden bir anlaşma var; Kürtler arasında şöyle konuşuluyor, IŞİD’in çıkışı Kürtlerin birleşmesine yardımcı oldu, PKK, PYD, Peşmerge biraraya geldi nasıl geldi bu anlamda IŞİD’in çıkışı bir proje diyorlar. Yani Kürtlere yön veren bir proje gibi konuşuluyor. Ama bunun nerede duracağı belli değil. Mesela Yezidi katliamına ve Şebek topluluğuna yönelik katliamlara dönüştü. Sünni gruplar diyolar ki IŞİD bizim içimizde %1-2’yi teşkil ediyor. Bugün böyle ama yarın IŞİD’i tasfiye edebiliriz. O Sünni bölgelerde hakimiyet kuracaz gibi bir yanılsamanın içindeler. Bugün örgüt iyice hakimiyeti tesis ettikten sonra zorlaşır. Çünkü aşiretler çok parçalı, onları birleştiren IŞİD oldu. Dolayısıyla öncü yine IŞİD olacak. IŞİD tepeden gitmeyecek. İster istemez tabana doğru IŞİD’laşma oluyor.

 

IŞİD'i diğer radikal örgütlerden ayıran noktalar var mı? IŞİD de diğer benzer radikal örgütler gibi hızlı bir çözülme içine girebilir mi yakın zamanda?

Ö.B.Ö:IŞİD’i diğer örgütlerden ayıran 2 önemli özellik var. Öncelikle muadillerine göre propaganda hususunda çok ilerideler. Avrupa dilleri başta olmak üzere örgüt sesli ve görüntülü her mesajını farklı dillerde yayınlayarak yabancı savaşçı devşirmek peşinde uğraş veriyor ve bu açıdan oldukça başarılılar da. Örgütü yayınladıkları videolardan tanıyan örneğin İngiliz bir genç bu videolardan etkilenerek örgüte dair merak ve sempati besleyebilir. Zira şiddet ve aksiyon örgütün propagandasında önemli yer teşkil ediyor ki bu da genç savaşçıları kazanabilmek açısından önemli.

IŞİD’i diğer örgütlerden ayıran bir başka özelliği ise örgütün devlet olma iddiası. Hakimiyet altına aldıkları bölgelerde belediye hizmetleri, yargı, vergi toplama, sosyal faaliyetler gibi devlet olma iddiasını destekleyecek politikalar uygulayan örgüt sınır ötesinde yaşayan sempatizanlarını kendilerine katılmaya çağırırken de “hicret” kavramını kullanarak çağrısını İslam’ın ilk muhacirlerini örnek göstererek yaymaya çalışmaktadır. Bu da etkin propagandasına bir başka örnektir.

Örgütün çözülmesi ve zayıflaması için askeri önlemler geçici sonuçlar verecektir. Örgüt IİD adıyla faaliyet gösterdiği yıllarda ABD destekli Sünni aşiret üyelerinden müteşekkil Sahva güçleri tarafından ciddi yenilgilere uğratılmış ve oldukça büyük bir güç kaybı yaşamıştır. Lakin ABD’nin bölgeden çekilmesinin ardından Maliki yönetiminin Sünnileri Irak siyasetinden dışlayıcı tavırları ile Şii milis grupların Sünni sivillere yönelik saldırıları Irak hükümetini Sünnilerin gözünde tekrar IİD’den daha kötü bir yere getirmiştir. Bugün IŞİD’in güçlenmesi ve taban bulması Suriye’de Esad’ın Irak’ta ise İran destekli merkezi hükümetin yanlış politikalarının bir sonucudur. Esad Suriye’de iktidarda kaldıkça ve Irak’ta Sünnilere Kürtlerin sahip olduğunun benzeri bir özerklik verilmedikçe IŞİD çözülse de bu kez başka bir örgütün bu boşluğu dolduracağını düşünüyorum. IŞİD radikal bir yapı olarak bugün yaşananların sebebi değil daha ziyade sonucudur. Bu istenmeyen sonucun bir daha yaşanmaması temenni ediliyorsa sebepler üzerine biraz daha fazla kafa yorulmalıdır.

M.Y:Çözülme içine girmez diye bir şey yok. Bir kaç şey çözebilir. Aşiretlerin desteğini çekmesi lazım, Batı desteğinin çekilmesi, Neocon desteğinin çekilmesi, Suudi Arabistan desteğinin, körfez ülkelerinin desteğinin azaltılması bu önemli. Artı Bağdat’ın Sünnileri sürece adil bir şekilde ikna etmesi, yani İran’ın burada ikna edilmesi gerek. Bu söz konusu olabilir mi, bunu yapabilecek irade var mı? Bunlar olduğu takdirde IŞİD çözülür ve zayıflar. Çünkü IŞİD toplama, dünyanın belirli yerlerinden maceracı, tatmin olmamış gençlerin toplandığı bir yapı aslında. Fakat bu belli söylemlerle, sloganlarla bir de harici, vahhabi şiddetin getirdiği gençliğin o kanı kaynayan yapısıyla da uyuşan bir durum söz konusu. O şekilde motive ediyorTabi şöyle bir durum da var. İran 1600’lü yıllardan sonra ilk defa Bağdat üzerinde hakimiyet kurdu. 1600’lü yıllardaki statüye geri dönmesi söz konusu Bağdat’ın. Tabi bu da o bölgedeki dengeleri değiştiren bir durum. Tabi İran’da da 400 yıllık bir Bağdat rüyası var. Burada İran’ın bu rüyası üzerinden siyaset yürütmemesi noktasında ikna edilmesi gerekiyor. Böyle bir statüye geri dönüşün bölgede nasıl pahalıya mal olacağını İran’ın anlaması gerekiyor. Bu sağlandığı takdirde IŞİD kolay bir şekilde çözülür.

 

Türkiye’nin IŞİD ile münasebetlerine yönelik yoğun spekülasyonlar yapılıyor. Türkiye-IŞİD ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ö.B.Ö:IŞİD’in yabancı savaşçılarının Türkiye sınırlarını Suriye’ye geçiş için kullandıkları tezi pek yanlış bir tez değil. Lakin benzer bir önermeyi Türkiye’den önemli sayılarda savaşçının saflarında bulunduğu YPG için de söyleyebiliriz. Kabul etmek gerekir ki 900 km’yi aşan bir sınırı tamamen denetim altına almak fiilen oldukça zor bir durum ve Türkiye uzunca bir dönem de sınır güvenliği ve denetimi açısından pek de başarılı değildi. Fakat 2013’ün son çeyreğinden itibaren Türkiye sınır denetimi hususunda daha etkin diyebiliriz. Başta İngiliz ve Fransız hükümetleri olmak üzere Türkiye Avrupalı yönetimlerle iletişime geçerek 5000 civarında olası şüpheliyi sınır dışı ederek ülkelerine gönderdi. Lakin bu hususta daha verimli çalışma için bu savaşçıların kaynağı olan ülkelerin istihbaratlarının daha verimli bir çalışma çıkarması şart.  Zira Fransa’dan Türkiye’ye gelmiş bir kişiyi sadece dış görünüşü veya Arap kökeni yüzünden sorgulamak elbette mümkün değildir.

Türkiye bugün IŞİD ile Karkamış ve Akçakale’de sınır paylaşmaktadır. Sınırlarında sonraki hamlesi pek tahmin edilemeyen ve uluslararası hukukun denetiminde olmayan bir yapıyı Ankara elbette arzu etmemektedir. Keza IŞİD’in Suriye’de ele geçirdiği alanların büyük kısmını Türkiye’nin de desteklediği Suriyeli muhaliflerin elinden alması ve Suriye muhalefetine büyük kayıplar verdirmesi de Türkiye açısından bakıldığında Suriye politikasında istenmeyen sonuçlardır. IŞİD açısından bakıldığında ise Türkiye bölgedeki diğer yönetimler gibi İslam dışı bir devlettir ve teorik olarak düşmandır. Fakat Türkiye toprakları IŞİD’in hedeflediği öncelikli alanlar değildir. Ve IŞİD gibi kanlı yöntemleri bir yana koyulduğunda stratejik aklı ön planda olan bir örgüt TSK gibi askeri olarak Irak ve Suriye orduları ile kıyaslanmayacak bir güç ile olası bir savaşı başlatan taraf olmak istemeyecektir. Bu yüzden Türkiye-IŞİD ilişkilerinin bir süre daha doğrudan çatışmadan uzak kalacağını tahmin ediyorum. Bunda rehine krizinin can kaybı ve çatışma olmadan aşılmasının da etkisi olacaktır.

M.Y:Devlet düzeyinde bir ilişki olduğunu sanmıyorum ama Türkiye’deki islami bazı grupların verdiği destek var. Sosyal medyada belli ediyorlar. Avrupa’dan, Balkanlardan binlerce kişi gidiyor. Arnavutluk'tan bin beş yüz tane genç katılmış. Bu da önemli bir faktör. Arnavutlar dine yöneliyor ama neden böyle? Çünkü bu da Türkiye’nin Balkanlarda olmamasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin Balkanlar'da dişe dokunur toplumsal faaliyetleri yok. Özellikle Türkiye’deki Balkan kökenlilerin kendi ana vatanları ile olan ilişkileri halen çok zayıf. Yani 20 küsür yıldan beri böyle bir alan olmasına rağmen Türkiye’deki Balkan kökenlilerin kendi anavatanları ile olan ilişkileri halen çok zayıf. Bu bakımdan baktığımız zaman da boşluk kabul etmiyor bazı şeyler. O boşluğu da selefi, vahhabi gruplar dolduruyor. Arnavutluk'ta bunu camilerde görmek mümkün gençlerin hepsi camiye gidiyor ama çoğunun selefi olduğunu görüyorsunuz.

Röportaj:Mehmet Yavuz

Anahtar Kelimeler: 

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org