Milli Görüşün Dört Atlısı

Rahmetli Necmettin Erbakan kendi şahsiyetinde Özal gibi üç önemli özelliği taşıyan liderlerimizden biriydi. Akademik kimlik, bürokratik tecrübe ve ticari zeka. Belki de bu liderlerin Türkiye tarihinde çığır açan karizmatik siyasi liderler olabilmeleri bu hususiyetleri kendi şahsiyetlerinde bir araya getiren imkan ve kabiliyetlere sahip olmalarıydı. Bu iki liderin bir başka önemli özelliği ise muhafazakar oluşlarıydı. Erbakan Türkiye tarihine damgasını vurmuş olan Milli Görüş hareketinin kurucusuydu ve Korkut Özal kardeşi Turgut Özal gibi bu hareketin içinde kendi siyasi kariyerini başlatmış ve geliştirmiş bir politikacıydı. Özal ailesi Erbakan gibi aynı zamanda Nakşibendi kökenlere ve etkilere sahipti.

Türkiye siyaseti, 1980 darbesi sonrası yıllarda, hem Milli Görüş hem Nakşi köklere sahip Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi (ANAP)’nin iktidara gelmesi, keza Milli Görüş kökenli RP’nin ve Risale-i Nur bağlantılı Nurcu hareketin yükselişi ile yeni bir evreye girdi. Kendi hareketlerinin içinde olan bir ailenin çocuğu olarak büyümüş olan ve zamanında MSP’den milletvekili adayı olmuş olan ve her şeyin ötesinde Korkut Özal’ın kardeşi olan Turgut Özal’ın kurduğu partinin kitleselleşebilmesi ve başarılı bir şekilde iktidara gelebilmesi ve uzun zaman hükümet edebilmesi Nakşi hareket ve Milli Görüş için büyük bir moral ve motivasyon sağlamıştır. Bütün bunların darbeci askerlerin gölgesinde gerçekleşebilmesi de Milli Görüşçülere ilm-i siyasetin önemini bir kez daha ortaya koyuyordu.

Esasında Turgut Özal’ın kurduğu parti liberaller, Nakşiler, Milli Görüşçüler ve diğerlerinin bir koalisyonu görünümündeydi ve Anti-Kemalist İttihatçı bir yapılanma görünümündeki Fethullah Hoca hareketinin desteğine sahipti. Bu haliyle değerlendirildiğinde ANAP, tuhaf gözükse de, II. Abdülhamit’ten bu yana en az İttihatçı etkiye sahip iktidar partisi olma hüviyetini taşıyordu. Kemalist İttihatçılık ise Mesut Yılmaz genel başkan olana dek partide çok daha zayıftı. Bu durum esasında bir bakıma Türkiye’de gayri İttihatçılığın yükselişine de kapı açıyordu.

Daha sonraki süreçte ANAP Kemalist İttihatçılığa yaklaştıkça bu Milli Görüş’ün ana partisi olan RP’yi hem güçlendirdi hem halka açtı. Bu menzilden sonra Milli Görüş (ve Nakşi) hareketi için kitleselleşme yolu açıldı. Gayri İttihatçı “Mücadele Birliği” hareketinin siyasi ürünü olan IDP (Islahatçı Demokrasi Partisi)’nin büyük çabalarıyla gerçekleşen “Kutsal İttifak” (1991) ile aradığı ivmeyi bulan RP iktidar yürüyüşünü başlattı. Ancak Kemalist İttihatçılığın bu yürüyüşe bigane kalması mümkün değildi ve RP’nin güçlü koalisyon ortağı olduğu hükümet 1997 yılında tarihe 28 Şubat post-modern darbesi olarak geçen darbe ile yıkıldı. Kemalist İttihatçı bir koalisyon hükümeti devraldı. Fakat bu süreç çok uzun sürmeyecekti. Milli Görüş (ve Nakşi) hareket bundan sonra aldığı her darbe ile daha da siyasileşti ve daha önemlisi toplumsallaştı. 

Nakşibendiliğin muazzam networkundan faydalanan Milli Görüş üstelik Erbakan Hoca ve Turgut Özal’dan başka liderler çıkartabilecek bir potansiyeli de bünyesinde taşıyordu. Bu yeni dalga eski İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında karakterize oldu. Erdoğan 2000’lerin başında hem ANAP’ın hitap ettiği kitleye açılım yapabilecek genişliğe, hem Erbakan Hoca’nın etkisini minimize edebilecek karizmaya ve hem de Kemalist İttihatçı hegemonya ile mücadele edebilecek siyasal sabra, dayanıklılığa, azme ve zekaya sahipti. Ancak her şeyin ötesinde Erbakan Hoca’ya karşı bayrak açmanın sonucu olarak kurduğu partide Milli Görüş hareketinin kritik isimlerini bir araya getirebilen birleştirici özelliklere sahipti.

Erdoğan bütün bunlar kadar önemli bir başka şeye daha sahipti: Abdullah Gül. Gül, Erbakan Hoca ve Özal gibi üç özelliği şahsında birleştiriyordu. Akademik kimlik, bürokratik tecrübe ve ticari zeka. Ancak bu özelliklerinin ötesinde Gül başka nevi şahsına münhasır bir hususiyete sahipti. Birinci adam olduğunda ikinci adamlık yapabilme ve birinci adamın yokluğunda da birinci adamı arattırmadan onun yerine geçip birinci adamlık yapabilme. Bu özellikler her iki liderin içinde yetiştiği ve büyüdüğü Milli Görüş hareketinin şefine karşı yapılacak bir huruç harekatında ve başka siyasi rakipler, krizler ve komplolar karşısında her iki lidere manevralar yapmak ve yeni kanallar açmak bakımından –birbirlerine güvendikleri sürece- büyük imkanlar veriyordu. Nitekim iki lider bu özellikleri oldukça ustaca, yerinde, zamanında ve birlikte kullanmasını bildiler. Tabiri caizse oldukça iyi bir takım oyunu oynadılar.

Önce parti içi mücadelede birlikte hareket ettiler. Erbakan Hoca’ya karşı RP sonrası kurulan Fazilet Partisi’nde Abdullah Gül “yasaklı” Erdoğan’ın yoğun desteği altında Hoca’nın aksakallılarından Recai Kutan’a karşı bayrak açtı. Seçim göğüs göğüse geçti. Sonuçlar (633-521) “yenilikçi” kanat olarak bilinen Erdoğan-Gül kliğinin partiyi olmasa da Milli Görüş tabanını ele geçirebileceğini gösterdi. Ve öyle de oldu. 14 Ağustos 2001’de ikilinin başını çektiği Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) kuruldu. Parti tek başına Kasım 2002 seçimlerini müteakip iktidara geldi. Gene Erdoğan AK Parti genel başkanı olmasına karşın yasaklı olduğu için hükümeti kurma görevi Gül’e verildi ve Gül 58. hükümetin başbakanı oldu. Ancak Erdoğan’ın yasağı kalkar kalkmaz yapılan Siirt seçimlerini müteakip 11 Mart 2003’te Gül hükümetinin istifasını verdi ve Erdoğan’a başbakanlık yolunu açtı. Kritik bir anda ikili tam bir takım oyunu oynayarak kilitli kapıları açmasını ve siyasi krizi aşmasını bilmişti.

İşbirliği devam etti. Erdoğan’ın başkanlığındaki yeni hükümette Gül dışişleri bakanı oldu. Ancak Fethullah Hoca Hareketi tarafından güçlü bir şekilde desteklenen bu düzen 2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi 27 Nisan’da Kemalist İttihatçılığın yeni bir taarruzuna uğradı. Kendisini Ergenekon diye tanımladığı iddia edilen bu Kemalist İttihatçı kanat 28 Şubat post-modern darbesinden sonra bu sefer de yayınladıkları e-muhtıra ile darbe kültürüne yeni bir katkı yaptılar. Ancak bu defa hem gayri İttihatçı Milli Görüş hareketi hem de müttefiki konumundaki anti-Kemalist İttihatçılık olarak nitelendirilebilecek Fethullah Hoca Hareketi bu duruma daha hazırlıklıydılar. Ortaklaşa yürütülen mücadele sonunda 27 Nisan taarruzu püskürtüldüğü gibi muhtıracı olduğu iddia edilen yapıya karşı daha sonra bir bakıma yılan hikayesine dönecek olan Ergenekon operasyonları başlatıldı.

Bu süreçte yaşanan tüm kafa karıştırıcı hadiselere karşın Erdoğan-Gül ittifakının istikametinde bir şaşma olmadığına bir kez daha şahit olundu. Bu sefer Erdoğan Gül’e Cumhurbaşkanlığı makamının kapılarını açtı. İki sene önce kaleme alınan “27 Nisan ve Başkanlık Sistemi” başlıklı yazımızda bu ittifakın girdiği yeni dönemi şöyle açıklamaya çalışmıştık:

“Atatürkçü bir karargah olarak düşünülen Cumhurbaşkanlığı makamına Atatürkçülüğü şüpheli Milli Görüşçü birinin geçmesi Kemalistler için hayali kabil olmayan bir durumdu. 27 Nisan muhtırası sanki “gerici” II. Abdülhamit’in gölgesini taşıyan bir zihniyetin temsilcisi bir vekile Cumhurbaşkanlığı yolunu kapatmak için yapıldı. Nihayet bir ölçüde bu teşebbüs başarıya ulaştı. Anayasa Mahkemesi CHP’nin yaptığı itiraz başvurusunu ünlü 367 kararını vererek kabul etti. Ancak e-muhtıraya olduğu gibi bu karara da zamanın Erdoğan hükümeti pabuç bırakmadı.  Başbakan Erdoğan seçimlere gitmeye karar verdi ve muazzam bir başarıyla da Meclis’e üstelik Cumhurbaşkanı’nı seçebilecek meşruiyete ve kuvvete sahip bir AK Parti grubu ile geri döndü.

Erdoğan’ın bu Meclisteki ilk icraatlarından biri, Cumhurbaşkanlığı e-muhtıra ve bilumum yollarla engellenmeye çalışılan Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yapmaktı. Temmuz 2007 seçimlerinden AK Parti’nin zaferle çıkmasının önemli nedenlerinden birinin Gül’ün engellenmeye çalışılmasına halkın verdiği tepki olduğu da çok konuşuldu. Ancak iş bu noktada AK Parti yönetimi Cumhurbaşkanlığı makamının gelecek misyonu bakımından daha önemli bir adım attı. Cumhurbaşkanını 5 yılda bir halkın seçmesi esasını getiren bir anayasa değişikliğini Meclis’te gerçekleştirdi. Bu değişiklik gene e-muhtıra sürecinden kalan direnişi sürdüren Kemalist Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülecektir ki bu noktada Temmuz 2007 seçimleri kararı gibi, AK Parti etkili bir strateji ile referanduma başvuracak ve %68 gibi güçlü bir destekle bu değişiklik için de yeterli onayı alacaktır. 

27 Nisan e-muhtırası ile başlayan ve 21 Ekim anayasa değişikliği referandumuna kadar geçen süreç Türkiye tarihinin esasında askeri vesayet düzeninden sivil yönetime geçişini belli bir ölçüde temsil ettiği önemli bir devresine işaret ettiği kadar ve belki en az bunun kadar önemli olan Cumhurbaşkanlığı makamının halk tarafından seçilmesi esasının da bu süreç sonunda benimsenmesidir. Bu gelişme günümüz ‘Başkanlık Sistemi’ tartışmaları için de rehberlik yapabilecek özellikler taşımaktadır.”

Gerçekten 27 Nisan sonrası süreçten de yara almadan çıkan Erdoğan-Gül hattı AK Parti’nin 2011 Haziran seçimleri zaferi sonrası volümü artan ‘Başkanlık Sistemi’ tartışmaları ile ciddi bir testten geçmeye başladı. Türkiye bu süreçte “yeni” bir anayasada anlaşamadığı gibi ‘Başkanlık Sistemi’ne de geçebilecek koşullara sahip değildi. Halk tarafından seçilecek daha güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanlığı makamının eşlik edeceği bir bakıma “yarı-başkanlık” rejimine ise son 10 Ağustos seçimleri ile fiilen geçmiş olduk.

Burada Erdoğan-Gül işbirliğinin yaşadığımız süreç içindeki son evresine girdik. Gül 12 yıl önce başbakanlık makamı için yaptığı gibi Erdoğan’a bu sefer cumhurbaşkanlığı makamı yolunu açtı. Ancak bunun karşılığı olarak bu defa Erdoğan Gül’e kendi aralarındaki hukukun ve işbirliği sürecinin hak ettirdiğini düşündürdüğü başbakanlık makamı yolunu açmadı. 14 yıllık işbirliği fiilen sona ermişti. AK Parti kurulduğundan beri birbirlerinin sigortası konumunda olan bu Milli Görüş’ün iki atlısının yolları ayrılmış gibi gözüküyordu. Benzer problemi Milli Görüş’ün diğer iki atlısı Erbakan Hoca ile Özal’da zamanında yaşamıştı. Bu ayrılığın ANAP’ın oluşmasına ne kadar katkı yaptığını bilmemiz mümkün değil.

Kendi şeyhi Kotku ve dava arkadaşı Özal ile yollarını ayıran Erbakan’ın böyle yaparak parti ve hareket içindeki sigortasını da yitirmiş olup olmadığını ve arkadan gelen yeni genç atlılara karşı kendini savunmasız duruma düşürüp düşürmediğini de keza bilmiyoruz. Şimdi de rahmetli Erbakan Hoca’nın tedrisatından geçen tecrübeli öğrencisi usta Erdoğan’ın testi başlıyor. Parti ve hareket içindeki yegane sigortasını kendi yerine geçirmeme kararı vererek iptal etmiş durumda.

Soru şu: Erdoğan’ın bundan sonra sigortası ne olacak?  

(Süreç Analiz, 10. Sayı, Ağustos-Eylül)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org