Hillary Clinton: Henry Kissinger’ın ‘Dünya Düzeni’

Bugün Amerikalılar olarak dünyaya baktığımızda, peş peşe yaşanan krizleri görüyoruz. Rusya’nın Ukrayna’daki saldırgan ihlali, Irak’ta ve Suriye’de aşırıcılık ve keşmekeş, Afrika’da ölümcül bir salgın hastalık, güney ve doğu Çin denizlerinde yükselen bölgesel tansiyon, hala yeterli oranda büyümeyi yakalayamayan veya paylaşılan refahı temin edemeyen küresel bir ekonomi bulunuyor. Ve Amerika’nın nesiller boyu kurmaya ve müdafaa etmeye çalıştığı uluslararası liberal düzenin her köşesinden baskı altında olduğu görülüyor.

Yeni kitabı ‘’Dünya Düzeni’’nde Henry Kissinger bu zorluğun tarihi etki alanını açıklıyor. Belirli politikalar üzerinde bazı değişikler göstermesine rağmen onun analizi, çoğunlukla Obama yönetiminin son 6 yıldır, 21. yüzyılda güvenlik ve birliği için bir küresel yapı inşa etmeye yönelik çabasının arkasındaki geniş kapsamlı stratejiyle uyum gösteriyor.

Soğuk savaş esnasında, Amerika’nın özgürlük, piyasa ekonomisi ve birliğine adanmış bir uluslar topluluğu korumaya ve genişletmeye yönelik çift taraflı taahhüdünün neticede başarılı olduğunu bize ve tüm dünyaya kanıtladı. Kissinger’ın bu öngörüye yaptığı özet bugün kulağa münasip geliyor: ‘‘Ortak normlar ve kurallar çerçevesinde, liberal ekonomik sistemi benimsemiş, arazi ilhakını tamamen ortadan kaldırmış, ulusal egemenliğe saygı gösteren ve katılımcı ve demokratik idari sistemi benimsemiş devletlerin amansız bir şekilde genişleyen bir birliği düzeni’’

Birleşik Devletlerin askeri ve diplomatik gücüyle ve bizimle hemfikir uluslar ile müttefiklerimiz tarafından geliştirilen bu sistem faşizmi ve komünizmi yenmemize yardım etti ve Amerikalılara ve dünyadaki milyonlarcasına muazzam faydalar temin etti. Yine de, bugün özellikle milyonlarca genç olmak üzere dünyada pek çok insan bu başarı hikâyelerinden haberdar değildir. Bu yüzden, bizim mesuliyetimiz onlara bunun hakkında bilgilendirmek ve ilaveten Amerikan liderliğinin nasıl bir şey olduğunu göstermektir.

Henry Kissinger’in, ‘‘Bir düzenin baskılarının ötesinde birtakım güçlerin, geleceği belirlediği bir dönemle yüzleşiyor muyuz?’’ sorusu pek çoğunun merak ettiği bir zamanda özellikle mühimdir.

Bu benim aşina olduğum bir sorudur. Ocak 2009 tarihinde dışişleri bakanlığına yürüdüğümde herkes bunun baş döndürücü değişimlerin zamanı olduğunu biliyordu. Lakin kimse tüm bunların ne anlama geldiği konusunda mutabık değildi. Ekonomik kriz yeni birliği usulleri getirecek miydi yoksa ihtilafa ve yerli ekonomi korumacılığına bir dönüş olacaktı? Yeni teknolojiler vatandaşlara liderlerinden hesap sormalarında yardımcıolacak, yoksa, muhalifleri sindirmeleri için diktatörlere mi yardımcı olacaktı? Çin, Hindistan ve Brezilya gibi yükselen güçler küresel meselelerin çözücüsü yoksa küresel mesele yaratan ülkeler mi olacaktı? Devlet dışı aktörlerin gelişmekte olan tesiri daha çok terör ağları ve suç kartelleri olarakyoksa cüretkâr sivil toplum örgütlerinin katkıları olaraktanımlanacaktı? Artan küresel karşılıklı bağımlılık yeni bir dayanışma anlayışıyoksa bir yeni bir ihtilaf kaynağıgetirecekti?

Başkan Obama Aralık 2009’da Nobel konuşmasında karşı karşıya kaldığımız pek çok şeyi etkileyen bu mühim zorluğun izahatını verdi: ‘‘İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika, barışı korumak için bir yapı inşa etmede dünyaya liderlik etti. Ve henüz yeni yüzyılın ilk on yılında bu eski yapı yeni tehditlerin ağırlığı altında çökmeye başladı’’ dedi.

Ben, git gide karşılıklı bağımlılığın arttığı bir çağın taleplerini karşılamak için bu küresel düzeni yeniden şekillendirmeye ve güçlendirmeye başlayan başkana yardım ettiğim için gururluydum. Başkanlığının ilk döneminde, biz, bunun onarılan ittifaklardan, İran’ın nükleer programı ve Usame Bin Ladin tehdidi gibi meseleler üzerine kesin icraatlar ve uluslararası kurumların güncellenmesine kadarki meselelerin temelini attık.

İkinci dönemde vuku bulan krizler, bunun, Birleşik Devletler ve onun müttefiklerinden önümüzdeki uzun yıllar boyunca bağlılık gerektirecek aşamalı bir proje olduğunun altını çiziyor. Kissinger, dış politikanın ‘‘başlangıcı ve bitişi olan bir hikâye’’ olmadığını, fakat ‘‘devamlı tekerrür eden meselelerin idare edilmesi ve yumuşatılması’’ olduğunu yazıyor. Bu, John F. Kennedy’nin sulh ve terakkinin ‘‘insan doğasındaki ani devrime değil, beşeri kurumlardaki tedrici bir evrime dayanıyor, bu evrim, meseleleri çözme yolu olarak bir süreçtir’’ gözlemini hatırlatıyor.

Amerika en iyi durumunda bir mesele çözen ulustur. Ve bizim küresel düzeni devamlı tadil ve muhafaza etmeye olan taahhüdümüz, insanların, her yerinde tanrı vergisi potansiyellerine ulaşma fırsatını elde edeceği bir barış, terakki ve refah geleceği inşa edip etmeyeceğimizi belirleyecek.

‘‘Dünya Düzeni’’ kitabının çoğu bu meseleyi kurcalamaya ayrılmış. Bu, sonuçları nedenlere – bu durumda çok uzun nedenlere – bağlayan hüneri ile birlikte zekâsı ve geniş perspektifinin birleşimiyle Kissinger klasiğidir. O, Westphalia Barışı’ndan mikroişlemciliğin ilerleme hızına, Sun Tzu’dan Talleyrand’a ve Twitter’a kadar değişimleri sıralayarak gösterdi. Kissinger, dünya düzenine ilişkin Hindu efsanelerine giderek Hindu görüşün; Muhammed’in mücadelelerinden İslami görüşün; bugünkü Ortadoğu’yla karşılaştırmalara mahal veren 30 yıl savaşlarının kıyımına dönerek Avrupai görüşün izini sürdü. Ayrıca, yine dünya düzenine ilişkin çok az değişmez sınırların olduğu açık bir arazi üzerinde kaynaklar için mücadele eden göçebe toplulukların düzeni olan steplerin zor tarzına bakarak Rus görüşün de izini sürdü. Bu geleceği göz önüne almamızı sağlayan bakış açısı Putin’in saldırgan politikalarından İran’ın pazarlık stratejisine kadar muhtelif mevzuları anlamamıza yardım eder. Ayrıca bu, birbirinden ayrı ve uyumsuz tarihi tecrübelerin ve değerlerin müşterek bir düzene nasıl entegre edilebilir gibi zor bir sorunu bile ortaya atar.

Bugünün bahsi geçen zorlukları arasında, Kissinger’in Asya-Pasifik ve Ortadoğu analizleri bilhassa takdire şayandır.

Asya denilince, onun aklına, Çin’de dâhil, kendi tarihleriyle ve hâlihazır mevkileriyle şekillenmiş kendi küresel ve bölgesel vizyonlarına sahip bölgenin tüm yükselen güçleri gelir. Örneğin, bir yandan, istikrarlı ve müreffeh bir bölgede, diğer ilişkilerimizi, çıkarlarımızı ve değerlerimizi muhafaza ederken, diğer yandan Çin’le işbirliğine dayanan bir ilişki geliştirmek gibi bu birbirine uyumsuz dünya görüşleriyle nasıl başa çıkarız sorusu, bundan daha geniş küresel zorlukla başa çıkıp çıkamayacağımızı belirlemede yardımcı olur.

‘Zor Seçimler’ adlı kitabımda, Başkan Obama’nın ve şahsımın, geleneksel ittifaklarımızı sağlamlaştırmayı; karmaşık yapıdaki ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) ve APEC (Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği) gibi bölgesel organizasyonlara uyum sağlamayı ve onları kalkındırmayı ve Çin’le daha geniş bir şekilde ilgilenmeyi merkeze alan Asya Pasifik için geliştirdiğimiz stratejiyi anlattım. Ayrıca bu stratejiyi uygulamada Stratejik ve Ekonomik Diyalog gibi yeni alanlarda çift taraflı ilişkiler geliştirmeyi; seyrüsefer serbestisinden iklim değişikliği, ticaret ve insan haklarına kadar müşterek karar almanın ve daha yapıcı davranışın bölgesel bir baskı uygulanarak teşvik edildiği muhtelif alanlarda da çok taraflı ilişkiler geliştirmeyi vurguladım. Bilindiği üzere bizim ‘Asya’ya pivot’ politikamız, tamamen bölgede kurallara dayalı bir düzeni tesis etmek içindir. Böylece bölge, yeni güçlerin barışçıl yükselişini idare edebilir ve evrensel normları ve değerleri teşvik eder.

Bu tarz bir sistemli, çok taraflı diplomasi sık sık yavaş bir şekilde işler, beyhude bir çaba olur ve ülkede nadiren manşetlere çıkar. Lakin bunun sonucunda milyonlarca insanın yaşamına etki eden gerçek fayda verebilir. Ve etkileyici bir bölgesel düzen olmadan, itirazlar çoğalır. Sadece Ortadoğu’ya bir bakın. Kissinger, ‘‘Hem bölgesel düzeni teşkil etme hem de bu teşkil edilen düzenin dünyanın geri kalanına barış ve istikrarla uyumunu sağlama açısından, hiçbir yerde uluslararası düzenin sorunu daha karmaşık olmaz’’ şeklinde gözlemliyor.

Kissinger, benim için bir dosttur ve dışişleri bakanı olarak hizmet verirken, onun nasihatlerine güvenirdim. Yabancı liderler hakkındaki zekice gözlemlerini paylaşarak ve kendi seyahatleri üzerine yazılı raporları bana göndererek düzenli bir şekilde benle birlikte bu işlerle ilgilenirdi. Gerçi biz dünyayı sık sık değişik şekillerde görmemize ve yaşadığımız bazı tecrübelerin oldukça farklı olmasına ve hem geçmişte hem de şimdi farklı duruşlara sahip olmamıza rağmen, bu yeni kitabında savunduğu şey benim başkan Obama’yla paylaştığım, adil ve liberal bir düzenin hizmetinde daimi bir Amerikan liderliğinin zaruretine olan inançtır.

Ortada gerçekten geçerli başka bir alternatif yok. Başka hiçbir ulus gerekli koalisyonları bir araya getiremez ve bugünün kaotik global tehditleriyle yüzleşmek için gerekli imkanı sağlayamaz. Lakin bu liderlik doğuştan kazanılan bir hak değildir. Bu, her kuşak tarafından tevazu ve azimle üstlenilmesi gereken bir mesuliyettir.

Neyse ki, Birleşik Devletler 21. yüzyılda rakipsiz olarak liderlik edecek bir konuma yerleştirildi. Bu sadece, her ikisi de kesinlikle temel şeyler olmasına rağmen, askerimizin kalıcı başarısı ya da ekonomimizin dirençliliği sayesinde meydana gelmemiştir. Burada mevzu daha derinlere gider. Bizim açık ve türlü farklılıklarla meydana gelmiş toplumumuz, insan haklarını ve demokratik değerlere olan bağlılığımız gibi bir ulus olarak bizi meydana getiren şeyler bize, özgürlük ve işbirliği güçlerinin bölünmenin, diktatörlüğün ve yok olmanın karşısında üstün geldiği bir gelecek inşa etmede münferit bir avantaj verir.

Bu sade bir idealizmden fazlasıdır. Yerleşik ve daimi bir uluslararası düzen için, Kissinger, gücün meşruiyetle ilişkilendirilmesi zaruretini öne sürüyor. Sonuçta, ünlü realist Kissinger, şaşırtıcı bir şekilde idealist bir tavır takınıyor. Değerlerimiz ve diğer hedeflerimiz arasında gerilimler olduğu zamanda bile, onun bize hatırlattığı üzere, Amerika değerlerimizi yok saymak yerine onlar için ayağa kalkarak başarıyı yakalar ve sadece hükümetlere değil, meşruiyetin kaynağı halklara ve toplumlara angaje olarak liderlik eder. Şayet, kudretimiz, uluslararası düzenin temelini oluşturan güç dengesini muhafaza etmemizi sağlarsa, değerlerimiz ve prensiplerimiz, onu diğerlerine yönelik cazip ve kabul edilebilir yapar.

Bu yüzden, liderliğimizin vasıtaları sadece güçlü ordumuzla ve kıvrak diplomasimizle sınırlı olmayıp, aynı zamanda insan hakları için, kadınların ve kızların rollerini büyütüp ve haklarını genişletmek, olgun bir sivil toplum için alanı ve geniş tabanlı kalkınma için şartları oluşturmakla da alakalıdır.

Bu stratejik rasyonalite, dışişleri bakanı olarak dış politikanın tüm araçlarını hatta bazen ‘yumuşak’ olarak anılarak umursanmayan araçları kullanma üzerine yaptığım vurguya sevk ediyor. Ben onu ‘akıllı güç’ olarak tanımlıyorum ve hala onun ileriki yıllarda sürdürülebilir Amerikan liderliği için ayrıntılı bir plan sunduğuna inanıyorum. Biz güçlü yönlerimiz üzerine oynamak zorundayız. Ve meşruiyetin tepeden aşağıya yerine aşağıdan yukarıya olarak tanımlandığı bir çağda, Amerika bizim otokratik rakiplerimizden daha iyi bir mevkide konumlanıyor.

Kissinger bunu da haklı buluyor. O görevli olduğu zamandan beri, özellikle gücün dağılımı ve ulusal hükümetlerin ötesindeki güçlerin yükselen nüfuzu gibi mevzularda dünyanın ne kadar çok değiştiğini anladı. Uluslararası problemler ve çözümleri; sivil toplum örgütlerinin, ticari işletmelerin ve bireysel vatandaşların üzerinde gitgide hem iyi hem de kötü şekillerde bir merkezde toplanıyor. Neticede ise, dış siyaset şimdilerde en az devletlerle alakalı olduğu kadar insanlarla da alakalıdır. Kissinger haklı olarak, bu değişimlerin, eskiden yeterli olan düzenden daha geniş ve daha derin bir düzenin tesis edilmesini icap ettiğini kayda geçiriyor. Onun yazdığı üzere, ‘‘Herhangi dünya düzeni sisteminin sürdürülebilir olması için, sadece liderler tarafından değil, vatandaşlar tarafında da adil olarak kabul edilmesi zaruridir.’’

Bu hem yurtta hem de dünyanın geri kalanında geçerlidir. Ülkemizde, ortak bir amaç ve müşterek bir misyon, ve gelişmekte olan paylaşılan refah ve sosyal adalet düsturları arkasında birleştiğimiz zaman, ülkemiz en iyi durumunda ve liderliğimiz de dünya da en güçlüsü olur. Dünya da Amerika’nın liderliğini sürdürmek, tüm insanlarımız için Amerikan rüyasını canlandırmaktan geçiyor.

Geçmişimizde, biz kendimizi tecritçi ve köşeye çekilme politikalarına kaptırmıştık, fakat en çok ihtiyaç olduğu zamanda, daima liderlik çağrısına kulak verdik. Şimdi, Amerika’nın dünya için anlamı ve dünyanın Amerika için anlamı hakkında bizim başka bir büyük tartışma yapmamızın zamanıdır. Biz hepimiz birlikte küresel liderliğin getirisi olan maliyetleri ve mecburiyetleri ve ayrıca ülkemizi güvenli ve güçlü tutmak için girilen masraflar hakkında dürüst bir sohbet yapmamız gerekiyor.

Konuşacağımız çok şey var. Bazen zıt görüşte olabiliriz. Lakin bu demokrasinin ihtiva ettiği her şeyin bir bütünüdür. Gerçek bir ulusal diyalog, tehlikelerle boy ölçüşmek ve 21. yüzyılın düzeni için siyasi konsensüsü tekrar inşa etmek için tek yoldur. Henry Kissinger’in kitabı niçin onu kurmalıyız ve nasıl başarabiliriz soruları için dünya düzenini ikna edici bir dava haline getiriyor.

- Hillary Rodham Clinton Birleşik Devletlerin 67. dışişleri bakanı olarak görev yapmıştır.

Çeviren(Tam Metin): Serdar Yeşiltay                                                                 

(Washington Post, Hillary Rodham Clinton, Hillary Clinton reviews Henry Kissinger’s ‘World Order’, 4 Eylül 2014)

Çeviren: 

Serdar Yeşiltay

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org