Henry Kissinger: Ortadoğu’yu Çöküşten Kurtaracak Yol Haritası

Rusya’nın Suriye’ye müdahil olmasıyla, 40 yıldır süregelen bir jeopolitik yapı yıkılıyor. Bu itibarla, Birleşik Devletler’in yeni bir strateji ve önceliklere ihtiyacı var.

Bölgenin jeopolitik dinamikleri çöktüğü sıralarda, İran’ın nükleer programıyla alakalı hazırlanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın Ortadoğu’nun stratejik çerçevesine istikrar getirip getirmediğine dair tartışma yavaş yavaş başlamıştı. Rusya’nın Suriye’deki tek taraflı askeri harekâtı, 1973 Arapİsrail savaşıyla tanımlanan Amerika’nın Ortadoğu’daki istikrarlaştırıcı rolünün tasfiye oluşunun son nişanesi oldu.

1973 savaşına müteakip, Mısır, Sovyetler Birliği’yle olan askeri münasebetlerini askıya aldı ve İsrail ve Mısır ve yine İsrail ve Ürdün arasında barış anlaşmalarıyla neticelenen Amerika’nın desteklediği müzakere sürecine katıldı. Bununla birlikte bu müzakere masasında, İsrail ve Suriye arasında BM’nin müşahedesi altında bir ateşkes anlaşması imzalandı ki taraflarbuna Suriye savaşının tarafları da dâhilbu anlaşmaya 40 yıldan daha uzun bir süredir riayet ediyorlar. Son olarak da Lübnan’ın bölgesel bütünlüğü ve egemenliği için bu masada uluslararası destek sağlandı. Sonrasında, Saddam Hüseyin, Kuveyt’i ilhak etmek için açtığı savaşta ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon tarafından yenilgiye uğratıldı. Amerikan güçleri Irak ve Afganistan’da teröre karşı mücadeleye de girişti. Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri tüm bu gayretlerde bizim müttefikimizdiler. Böylece Rus askeri varlığı bölgeden silindi.

Şimdi ise bu jeopolitik yapı bozuluyor. Bölgedeki dört devletin egemenliği ortadan kalktı. Libya, Yemen, Suriye ve Irak, hâkimiyetini tesis etmeye ve dayatmaya çalışan devlet dışı aktörlerin hedefi haline geldiler. Irak ve Suriye’nin geniş arazilerinde, ideolojik olarak radikal dinci ordu kendini İslam Devleti olarak ilan etti ve müesses dünya düzeninin amansız düşmanı olarak varlığını sürdürüyor. Öyle ki çeşitli devletlerden oluşan uluslararası sistemin yerine Şeriatla idare olunan tek bir İslami imparatorluk ikame etme arayışı içerisinde.

IŞİD’in iddiası İslam’ın bin yıldır devam eden Sünni ve Şii mezheplerinin ihtilafına vahiysel bir boyut kazandırdı. Geriye kalan Sünni devletler ise kendilerini hem IŞİD’in dini radikalizmiyle hem de muhtemelen bölgedeki en güçlü devlet olan Şii İran tarafından tehdit altında hissediyorlar. Iran kudretini iki şekilde takviye ediyor.  Bir taraftan, geleneksel diplomasi yürüten İran, Westphalia düzeninin meşru bir devleti olarak hareket ediyor ve hatta uluslararası sistemin koruyucu unsurlarını da yardıma çağırıyor. Aynı zamanda, cihatçı prensiplere dayanan ve bölgesel hegemonya arayışı içinde olan devlet dışı aktörleri örgütlüyor ve onlara liderlik ediyor. Bu aktörler; Lübnan’da ve Suriye’de Hizbullah; Gazze’de Hamas; ve Yemen’de Husilerdir.

Bu şekilde Sünni Ortadoğu eş zamanlı olarak dört tehditle kuşatılma riski yaşıyor. Bunlar; Şii İran ve onun mirası Pers emperyalizmi; ikincisi, hâkim siyasi yapıları yıkmak için çabalayan ideolojik ve dini radikal hareketler; üçüncü olarak şimdilerde çökmekte olan devletlerin içinde Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra rasgele toplanan etnik ve dini gruplar; ve son olarak siyasi ve ekonomik meselelerde uygulanan baskıcı iç politikalardan kaynaklanan tepkidir.

Suriye’nin kaderi canlı bir misal teşkil ediyor: Alevi otokrat Beşar Esad’a karşı bir Sünni isyanı olarak başlayan şey devleti dini ve etnik gruplar şeklinde parçaladı. Bu mevcut tabloda, devlet harici militan gruplar kendi taraftarları için savaşıyorlar ve dış güçler de kendi çıkarlarını takip ediyorlar. İran, Esad rejimini Tahran’dan Akdeniz’e uzanan tarihi hâkimiyetinin kilit noktası olarak gördüğünden mütevellit destekliyor. Körfez ülkeleri ise IŞİD’den daha çok korktukları Şii İran projesinin önünü almak adına Esad’ın devrilmesinde ısrarcılar. İran’ın zaferini engellerken IŞİD’i yenmeyi hedefliyorlar. Bu paradoks, daha çok ABD’nin İran hegemonyasına zımni olarak razı olması şeklinde yorumladıkları nükleer anlaşmasıyla daha da derinleşti.

Bu zıt temayüller, Amerika’nın bölgeden çekilmesiyle birleştiğinde, Rus tarihinde emsali bulunmayan bir yayılmacılığa imkân verdi. Rusya’nın başlıca kaygıları: Esad rejiminin çöküşü Libya’nın kaosunu yeniden meydana getirir, IŞİD’in Şam’da gücü ele geçirmesine sebep olur ve tüm Suriye’yi Rusya’nın Kafkasya’daki güney sınırına ve diğer Müslüman bölgelerine kadar yayılan terör eylemleri için güvenli bir liman haline getirir.

Görünürde Rusya’nın müdahalesi İran’ın Suriye içerisindeki Şii unsurların takviyesi siyasetine yarıyor. Daha geniş manada ise Rusya’nın maksatları Esad yönetiminin, artık meçhul olan devamını gerektirmiyor. Bu, Sünni Müslüman tehdidini Rusya’nın güney sınır bölgesinden uzak tutmak için klasik bir güç dengesi manevrasıdır. Bu ideolojik değil, jeopolitik bir meydan okumadır ve bu seviyede icabına bakılmalıdır. Saiki ne olursa olsun bölgedeki Rus kuvvetleri ve operasyonlarda onlara iştirak edenler, ABD’nin Ortadoğu siyasetine 40 yıldır görülmemiş bir meydan okuma teşkil ediyor.

Amerikan siyaseti tüm tarafları idare etmeyi gerektiriyor ve bu sebeple de olayları şekillendirme kabiliyetini kaybetmek üzere. ABD şimdilerde bölgedeki tüm taraflarla ya ihtilafa düşmüş halde ya da onlarla bir şekilde çatışma halinde. Öyle ki Mısır’la insan hakları hususunda; Suudi Arabistan ile Yemen meselesinde ve farklı maksatlardan dolayı Suriye’deki her bir tarafla ihtilafta veya çatışma halinde. Birleşik Devletler, Esad’ı ortadan kaldırmak için kararlılığını beyan etti, lakin bu hedefe ulaşmak için siyasi ya da askeri açıdan tesirli olacak bir baskı gücü meydana getirmek hususunda hep isteksizdi. Esad’ı indirmek için ne alternatif bir siyasi yapıyı devreye soktu ne de Esad’ın gidişini bir şekilde gerçekleştirebildi.

Rusya, İran, IŞİD ve çeşitli terörist örgütler bu boşluktan faydalandılar. Rusya ve İran Esad’ın çökmesine mani oluyor; Tahran emperyal ve cihatçı planları için çalışıyor. Alternatif bir siyasi yapının eksikliğiyle karşı karşıya bulunan Basra Körfezinin Sünni devletleri, Ürdün ve Mısır, çaresiz bir şekilde Amerika’nın hedeflerinin lehine tavır takınıyor fakat Suriye’nin diğer bir Libya’ya dönüşmesinden korkuyorlar.

Amerikan’ın İran siyaseti, Ortadoğu siyasetinin merkezi olmuş vaziyette. Obama idaresi İran’ın Ortadoğu’yu cihatçı ve emperyalist dizaynının karşısında olacağını ve nükleer anlaşmanın ihlali durumunda sert bir şekilde icabına bakacağında ısrarlı. Fakat Birleşik Devletler yine de müzakereyle cesaretlenen İran siyasetinin düşmanca ve saldırgan tarafının geri dönüşüne razı gibi görünüyor.

Amerika’nın İran’a yönelik hâkim olan siyaseti, sık sık müdafileri tarafından Nixon’ın Çin açılımıyla kıyas ediliyor. Çin açılımı, bazı iç muhalefete rağmen, Sovyetler Birliği’nin nihai dönüşümüne ve Soğuk Savaşın sona ermesine katkı sağlamıştı. Bu kıyas münasip görünüyor. 1971 Çin açılımı, her iki tarafın da Avrasya’daki Rus hegemonyasına karşı ortak çıkarları olduğunun kabulüne dayanıyordu. Ve Çin – Sovyet sınırında mevzilenmiş 42 Sovyet bölüğü bu kanaati güçlendiriyordu. Ancak Washington ve Tahran arasında bununla kıyas edilebilir hiçbir stratejik anlaşma yoktur. Tam tersine nükleer mutabakatın hemen ardından, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ABD’yi büyük şeytan olarak tasvir etti ve Amerika ile nükleer harici meseleler hakkında müzakereleri reddetti. Hamaney, jeopolitik teşhisini, İsrail’in 25 yıl içinde artık var olmayacağını öngörerek tamamladı.

44 sene evvel, Çin ve ABD’nin beklentileri uyumluydu. Bunların arasında, İran’la nükleer anlaşmanın temelini teşkil eden şimdiki zıt beklentiler yoktu. Tahran, mutabakatın tatbikinin daha başında başlıca hedeflerine ulaşacak. Amerika’nın elde edeceği faydalar ise İran’ın anlaşmaya ilişkin bir süre içinde uygulayacağına dair verdiği sözlere bağlı. Çin açılımı Çin siyasetinde ani ve müşahede edilebilir bir intibaka bağlıydı, Çin iç siyasetinde radikal bir değişim ümidine değil. İran’a dair bu iyimser tabloda, Tahran’ın devrimci ateşinin, dış dünyayla ekonomik ve kültürel etkileşimi artarken, söneceğini farz ediliyor.

Amerikan siyaseti şüpheleri gidereceğine onları arttırma tehlikesini göze alıyor. İşin zorluğu iki sert dini blokun karşı karşıya gelmesindedir. Sünni blok Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden oluşuyor. Diğer taraftan Şii blok; İran, başkenti Bağdat olan Irak’ın Şii bölümü ve İsrail’le karşı karşıya olan Hizbullah’ın kontrolünde Lübnan’ın güneyindeki Şii bölgesi ve son olarak Yemen’in Husiler tarafından zapt edilen kısmından oluşuyor ve bu halde Sünni dünyasının muhasarasını tamamladılar. Bu şartlar altında, ‘düşmanımın düşmanı benim dostumdur’ vecizesi burada söylenemez. Günümüz Ortadoğu’su için, ‘düşmanının düşmanı senin hala düşmanındır’ daha muhtemel kaidedir.

Bu büyük oranda tarafların son hadiseleri nasıl yorumladıklarına dayanıyor. Bazı Sünni müttefiklerimizin Amerikan siyaseti hakkında artık gerçeklerin farkına varması neticesindeki kızgınlıkları yatıştırılabilir mi? İran’ın liderleri nükleer mutabakatı, tatbik aşamasında nasıl yorumlayacak? Muhtemel bir felaketin kıyısından dönerek daha mutedil bir anlayışla benimseyecek mi ve uluslararası düzene geri dönecek mi? Yoksa BM Güvenlik Konseyi’nin itirazına rağmen hedeflerine eriştikleri bir zafer olarak değerlendirerek, Amerika tehdidine aldırmamış olacak ve böylece hem bir meşru devlet olarak hem de devlet dışı cihatçı bir hareket olarak ikircikli yaklaşımını devam ettirip uluslararası sisteme meydan okuyacak mı?

Uluslararası sistemin iki güç tarafından hâkim olunması Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nı tırmandırdığında görüldüğü gibi, çatışma meydana getirmeye yatkındır. Geleneksel silah teknolojisiyle bile, iki sert blok arasındaki güç dengesini devam ettirmek için, güçlerin muhtemel ve gerçek dengesini yorumlama, bu dengeye etki edebilecek küçük farkların toplamını anlama ve dengeden saptığı anda bunu kararlı bir şekilde eski haline iade etme hususlarında sıra dışı bir kabiliyet gerektirir.

Ne var ki bugünkü kriz nükleer ve siber teknoloji dünyasında geçiyor. Rakip bölgesel güçler nispi kapasitelerini arttırmaya gayret ettiği sürece nükleer silahları yaygınlaşmasını önleme rejimi Ortadoğu’da çökebilir. Eğer nükleer silahlar devreye girerse, feci bir netice neredeyse kaçınılmaz olur. Üstünlük stratejisi nükleer teknolojinin fıtratında bulunur ve bu bağlamda Birleşik Devletler üstünlük inisiyatifini kullanıp böyle bir neticeyi önlemek için kararlı olmalıdır ve bölgede nükleer silahları arzulayan herkese karşı yaygınlaşmayı önleme prensibini uygulamalıdır.

Bizim kamuoyu tartışmaları haddinden fazla taktiksel çarelerle alakadar oldu. Oysaki ihtiyacımız olan şey stratejik bir tasavvur ve şu prensipler üzerine öncelikleri oluşturmaktır;

·         IŞİD var olduğu ve coğrafik olarak muayyen bir bölgeyi kontrol ettiği müddetçe, Ortadoğu’daki tüm gerilimleri tırmandıracaktır. Tüm tarafları tehdit ederek ve hedeflerini bölgenin fevkinde planlayarak, emperyal cihatçı niyetini gerçekleştirmek için bölge dışındaki çabaları teşvik edecek. IŞİD’in yok edilmesi, bir aralar yönettiği bölgenin yarısını zaten kaybetmiş bulunan Beşar Esad’ın devrilmesinden daha acildir. Bu bölgenin daimi bir terörist sığınağı haline gelmemesinden emin olmak, öncelik arz etmelidir. Hâlihazırdaki kifayetsiz Amerikan askeri teşebbüsü, IŞİD’in Amerika’nın azametine karşı durabildiği izlenimini oluşturarak IŞİD için bir militan kazandırma aracı olarak hizmet vermesi tehlikesini taşıyor.

·         ABD zaten Rusya’nın askeri rolünü kabullendi. Bu 1973 sisteminin mimarları için acı olsa da, Ortadoğu’da dikkatler ana meselelerde toplanmalıdır. Bu şekilde düşünüldüğünde arada aktörlerin birbiriyle bağdaşan hedefleri var. Stratejiler arasında, IŞİD’in tuttuğu bölgenin cihatçı ya da emperyalist İran güçlerindense, ılımlı Sünni güçler ya da harici güçler tarafından tekrar fethedilmesi tercihe daha şayandır. Rusya için ise askeri rolünü IŞİD karşıtı harekâtla sınırlaması Birleşik Devletler’le münasebetlerinin Soğuk Savaş şartlarına dönmesine mani olabilir.

·         Yeniden zapt edilen bölgeler, Irak ve Suriye’nin egemenliği parçalanmadan önce de orada bulunan yerel Sünni yönetime iade edilmeli. Arap Yarımadasının egemen devletleri ve ilaveten Mısır ve Ürdün bu gelişmelerde başlıca rol oynamalı. Ayrıca anayasal krizinin çözümünün ardından, Türkiye de böyle bir sürece yapıcı bir şekilde iştirak edebilir.

·         Terörist bölgeler tek tek geri kazanılıp ve radikal olmayan unsurlara devredilirken, Suriye devletinin istikbalinin de aynı anda icabına bakılmalı. Alevi ve Sünni kısımlar arasında federal bir yapı taksim edilebilir. Şayet Alevi bölgeleri muhtemel bir Suriye federal sisteminin parçası haline gelirse, Esad’ın rolü içinde uygun bir ortam oluşacak. Bu soykırım veya terörist zaferine yol açacak bir kaosun oluşma riskini azaltır.

·         Bu bağlamda, İran’ın rolü kritik olabilir. Birleşik Devletler, sınırları içinde Westphalia düzenine uygun rolüne dönen İran’la diyaloğu sürdürmek için hazır olmalı.

Birleşik Devletler kendisi için 21. yüzyılda oynayacağı rolde karar kılmalı; Ortadoğu bizim en acil ve belki de en çetin imtihanımız olacak. Sorgulanan şey Amerikan silahlarının kudreti değil, yeni bir dünyayı anlamada ve onunla başa çıkmadaki Amerikan azmidir.

Henry Kissinger, Amerikan Başkanları Nixon ve Ford yönetimlerinde ulusal güvenlik danışmanı ve dışişleri bakanı olarak hizmette bulunmuştur.

Tercüme: Serdar Yeşiltay

(WSJ, A Path Out of the Middle East Collapse, Henry Kissinger)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org