Gezi Parkı’nın ‘Muhtemel’ Ekonomik Sonuçları

LONDRA – Taş atan sokak göstericilerinin deneyimli tahvil yatırımcılarıyla her konuda anlaşabilmesi sıklıkla rastlanılan bir durum değil.

Taksim Meydanı’ndaki sarsıcı isyanın altında yatan bu tuhaf tesadüf, klasik İstanbul’un silüetini bastıran cam gökdelenlerin ve alışveriş merkezlerinin gereğinden çok olmasından duyulan endişeyi ihtiva ediyor.

Önceleri hızla tırmanan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın değerinde geçtiğimiz hafta içinde yaklaşık yüzde 9’luk bir düşüş yaşandı, faiz haddi yükselişte ve daha da kritik oranı, Türk Lirası güçlenme döneminden sonra son aylarda yüzde 8 değer kaybetti ve bunun yüzde biri ise sadece protestoların başladığından beri meydana gelen değer kaybıydı.

İki yıldan fazla bir süredir, küçük bir grup yatırımcı ve ekonomist, 1980’lerde Japonya’da emlak fiyatlarının aniden yükselişi ve yakın geçmişte Birleşik Devletler, İspanya, İrlanda ve diğer Avrupa ülkeleri ve nihayet Türkiye’de gözlemlenen ekonomik canlılığın bir borç dağı üzerine inşa edilme durumlarının sancılı bir şekilde sona erebileceği ile ilgili uyarıda bulunmuştu.

Son zamanlara kadar, onların ikazları dikkate alınmadı.

Son on yılın çoğunda, Avrupa’daki durgunluğa karşın, Türkiye, kamu maliyesini kontrol altında tutarak yıllık yüzde beş oranında büyüdü.

Aslında, gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 2 altında olan bütçe açığıyla ve tüm kamu borçlanmasının yarısından daha az ekonomik çıktısıyla, bu büyük ekonomik sağlamlığın mühim kriterleri söz konusu olduğunda Türkiye güç merkezi Almanya’ya sınıfında en iyi statüsü için meydan okuyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için, tam da onun seçim bölgesinin çekirdeğini oluşturan mütedeyyin girişimci sınıfını destekleyen Türkiye’nin ekonomik başarısı sayesinde karşı karşıya olduğu siyasi kriz idare edilebilir görünüyor. Birkaç analist, Erdoğan’ın risk altında olduğunu düşünüyor; bunun dışında nasıl protesto hareketleri isyan bayrağı açmışsa, onun iktidara gelmesinde büyük rol oynayan dindar kitlelerin de desteğinin süreceği ve iktidarda kalmaya devam edeceği belirtiliyor.

Fakat, giderek artan sayıdaki analistlerin de belirttiği gibi, ekonomik duraksama yüzünden bu dinamiğin hızlı bir biçimde değişebilmesi mümkün olabilir.

Kısa vadeli kredilerden elde edilen yüzlerce milyar dolar, alışveriş merkezlerini ve gökdelenleri finanse edecek daha yüksek getirili varlıkları araştırmak için, yatırımcılardan bu ülkeye akıyor. Bu durum az sayıda fakat giderek artan laik entelektüellerin koalisyonunu ve sol görüşlü siyasi aktivistleri dehşete düşürdü.

Finans uzmanları, bu sözde sıcak paranın geldiği gibi aynı hızla ülkeyi terk ederek bir döviz krizine neden olması ve sonunda emlak piyasasında, ulusal bankaları tehdit edebilecek bir çöküşün yaşanmasından endişe ediyorlar.

Türk mali balonu hususunda yıllar önce ikazda bulunan ve Pi Ekonomi’de bağımsız bir ekonomist olan Tim Lee ‘’Bu, paranın Türkiye’ye özellikle de bankalara akmasıyla meydana gelen klasik bir kredi patlamasıdır’’ şeklinde durumu özetledi. Lee “öyle bir noktaya ulaşırsın ki, müzik daha fazla çalmaz”’ diyor.

O anın geldiğini söylemek için çok erken, ama özellikle istikrarsız lirayla ilgili olarak protestoları müteakip ortaya çıkan mali stres dikkat çekici.

Lee ve diğer kuşkulu kişiler, yabancı yatırımcıların Türkiye’yi nasıl gördüklerinin barometresi olarak, para birimine işaret ediyor. Bu ülkenin 1993 ve 2001 yıllarında olmak üzere geçirdiği iki mali kriz, ülkeden kaçan mukrizlerin ve yatırımcıların bir panik ortamını ateşlemeleri sonucu oluşan büyük oranda döviz krizleriydi.

Özellikle iki nokta onlarda endişe uyandırıyor.

Örneğin, bu yıl, Türkiye’nin özel sektörü tek başına dış finansmanda, çoğunluğu kısa dönemli krediler olmak üzere, 221 milyar dolar elde etti.

Normal standartlara göre, bu çarpıcı bir netice; gayri safi yurt içi hasılanın yaklaşık olarak yüzde 25’i ve bu Türkiye’nin uzun süredir rakibi olan Yunanistan’ın ekonomisi büyüklüğünde.

Dahası, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl hazırlıklarında, Erdoğan hükümeti 400 milyar dolarlık bayındırlık hizmetleri programını açıkladı. Bu rakam 770 milyar dolarlık Türk ekonomisinin büyüklüğünün yarısından fazla.

Bu ‘çılgın’ projelerin çoğu İstanbul’a göze çarpan bir ‘estetik’ kazandıracak. Ancak bu durum protestocuları gazaba getirdi.

Planlamacılar 3 milyar dolarlık bir maliyetle, Boğaz’da üzerine inşa edilecek arazinin belli olduğu 3. bir köprüyü; dünyanın en büyüğü olacak 3. bir havaalanına 10 milyar dolar harcamayı; ve İstanbul’da Dubai ve Londra’yla rekabet edebilecek bir finans merkezi oluşturmak için 2 milyar dolar masrafı öngörüyorlar. Ayrıca, hızlı tren, metro, limanlar ve diğer imkanlar gibi çok sayıda eşit derecede büyük projelerin yanı sıra, İstanbul 2020 Olimpiyatları için önde gelen bir aday olarak görülüyor.

Olimpiyat Oyunları için karar Temmuz ayında açıklanacak. Eğer Türkiye kazanırsa, inşalar ve borçlanma hız kazanacak.

Londra’daki yatırım bankası Jefferies’te kredi analisti Richard Segal’e göre, en çok endişe edilecek durum, Türk bankaları ve şirketleri tarafından alınan gizli dış borcun birikmesidir. Segal, bu vaziyetin bazı yönlerden ona çöküşten önceki İrlanda ve İspanya’daki durumu anımsattığını söyledi.

İrlanda ve özellikle İspanya, bütçe avına çıkmaksızın hükümetin serbestçe harcamasına izin veren ve vergi gelirlerini yükselten inşaat patlamasının neticesi olarak bütçe açığı ve borç seviyeleri bakımından Euro bölgesindeki en sağlam ekonomiler arasında iken Euro krizine girdi.

Ancak, Türkiye’deki mevcut durumda olduğu gibi, bu ülkelerde bankalar ve şirketler çok düşük faizlerle, çoğu kısa vadeli tahvil ihraç ediyorlardı. Ve 2008’den önce İspanya ve Yunanistan’da olduğu gibi, Türkiye de, gayri safi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde yedisiyle dünyadaki en büyük cari hesap açıklarından birini yürütüyor. Ekonomistlere göre, bu durum, aşırı ısınmış bir ekonominin ithalatı emmesiyle bir kısır döngüyü harekete geçiriyor. Bu durum mukabil olarak para biriminin güçlenmesine neden oluyor ve o da ülkenin ihracatına zarar veriyor ve Türkiye’yi daha fazla bu açıklığı finanse etmek için borçlanmaya zorluyor.

Segal’in deyimiyle, ‘‘bu devasa bir borç balonuna benziyor.’’

Hatta Segal, Türkiye’nin diğer gelişmekte olan ve sıcak parayla şişirilen pazarlardan daha savunmasız olduğunu belirtti. Ayrıca bu durum, faktörlerde, özellikle ayaklanmanın siyasi huzursuzluğa sebep olması, muhtemel olarak yatırımcıları kaçmaya sevk edebilir ve dış faktör olarak da Birleşik Devletler’de faiz oranında bir yükseliş ihtimalinin güçlenmesi, gelişen pazarlara yatırım akışını durdurabilir.

Doğrusu, şu ana kadar Türkiye’de balonun patlayacağını tahmin eden çoğu kişi yanlış çıktı.

İki ekonomik çöküşte de ayakta kalan Türkiye’nin özellikle Merkez Bankası’nın öncülüğünü yaptığı düzenleyici kurumları, risklerin tam olarak farkında, ve sadece birkaç yıl önce yüzde 40’lık ve daha fazla kredi büyümesini gören ulusal bankaları dizginlendi ve gerileme halinde durumu karşılayabilecek nakite sahip.

Türkiye, özellikle diğer Euro bölgesindeki ülkelere nazaran diğer avantajlara da sahip.

Esnek bir para birimine sahip ve merkez bankasının rezervlerinde 100 milyar dolardan daha fazla para bulunmakta. Daha iyimser ekonomistler, neredeyse tüm ülkenin cari açığının nedeni olarak ithal petrol tüketimine dikkat çekiyorlar ve yalnızca harcamaların açığın yakıtı olmadığını söylüyorlar.

Yine de, Taksim Meydanı’ndaki kargaşayı kendi televizyon ekranlarında yakından izleyen Londra ve New York’taki gergin adamları için bunlar sadece hassas noktalar ve paralarını daha güvenli kasalara aktarmalarını engellemek için çok az şey yapılabilir.

(NYT, Financial Fears Gain Credence as Unrest Shakes Turkey, 5 Haziran 2013)

Çeviren: Serdar Yeşiltay

Çeviren: 

Serdar Yeşiltay

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org