Fukuyama: Parçalanma Tehlikesi

Bu yıl meydana gelen ve yıl boyunca etkisi sürecek olan kritik anları araştıran Turning Points (Dönüm Noktaları) dergisinden bir makale.

Dönüm Noktası: Britanya Avrupa Birliği’nden çıkmayı oyladı, ve bu tüm dünyada şok etkisi yarattı.

Yaşadığım yer olan Silikon Vadisi’nde “parçalanma” kelimesi büyük oranda olumlu bir değere sahip. Binlerce zeki ve genç insan, her yıl buraya, alışılagelmiş yapma yollarını parçalama ve bu süreçte zengin olma umuduyla geliyor.

Ancak neredeyse başka herkes için parçalanma kötü bir anlam taşıyor. Doğası gereği, insan istikrara ve düzene değer veriyorYetişkin bireyler haline gelmek için sonucu tahmin edilebilen gelenekler biriktiriyoruz ve atalarımızı ve geleneklerimizi hatırlayarak bağ kuruyoruz. Bugünün küreselleşen dünyasında, birçok insanın maddi olarak durumu iyi olsa da, büyük teknolojik ve sosyal güçler sonucunda alışılmış sosyal pratiklerinin daimi bir parçalanma içinde olmasından üzüntü duyması sürpriz değil.

Elbette küreselleşme çok önemli ve büyük faydalar üretti. 1970’den 2008 finansal krizine değin, küresel üretim dört katına çıktı ve faydaları özellikle zenginlere gitmedi. Ekonomist Steven Radelet’e göre, gelişmekte olan ülkelerde 1993’te %42 olan sefalet 2011’de %17’ye gerilerken; aynı ülkelerde 5 yaşından önce hayatını kaybeden çocuk oranı 1960’taki %22 seviyesinden 2016’da %5’ten az seviyeye geriledi.   

Bu tür istatistikler birçok insanın yaşadığı deneyimleri yansıtmıyor. Üretimin Batı’dan işçi maliyetinin düşük olduğu alanlara kayması, Asya’nın yükselen orta sınıflarının gelişmiş ülkelerin işçi sınıfı toplulukları pahasına büyüdüğü anlamına geliyor. Ve kültürel bir noktadan bakınca, fikirlerin, insanların ve ürünlerin sınırlar aşan hareketliliği, geleneksel toplulukları ve iş yapma şekillerini parçaladı. Bazıları için bu çok önemli bir fırsat sunarken, bazıları için de bir büyük bir tehdit anlamına geliyor.  

Bu parçalanma, Amerika’nın gücünün artışı ve Birleşik Devletler’in İkinci Dünya Savaş’ı sonrası şekillendirdiği liberal dünya düzeniyle yakından ilişkilendiriliyor. Anlaşılır bir şekilde, hem Birleşik Devletler’e karşı hem de ulus(ların) içinde tepkiye neden oldu.

Modern siyasi sistemler liberal demokrasiler olarak anılıyorlar çünkü iki ayrı prensibi bir araya getiriyorlar. Liberalizm, tüm vatandaşların kendini gösterebildiği ortamın devamını sağlayan hukukun üstünlüğüne ve ekonomik büyüme ve refah için son derece önemli olan özel mülkiyet hakkına dayanıyor. Demokratik kısmı, yani siyasi seçim, ise toplum seçimlerinin uygulayıcısı ve tüm vatandaşlara karşı hesap verebilir durumunda.

Geçtiğimiz birkaç yıldır, dünyanın dört bir yanında, bu eşitliğin demokratik kısmının liberal kısmına karşı ayaklandığına tanık olduk, ve bunlardan en dikkat çekici olanıysa, Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın iki yıl önce ülkesinin bir “illiberal devlet”(liberal olmayan) olduğunu öne sürmesiydi. 2014’te partisi Fidesz halk desteğini ve parlamentoda nitelikli çoğunluğu kazandı ve gücü Orban’ın eline vermek üzere anayasayı değiştirmeye başladı. Bunu takiben, Orban muhalif medya kuruluşlarını ve kontrolünde olmayan (kontrol edemediği) hükümetdışı örgütleri baskı altına almaya başladı.

Böyle yaparak, Orban dünyada belki de “illiberal demokrasinin” en önemli uygulayıcısı Vladimir Putin’i taklit ediyor. Putin, özellikle 2014’te Kırım’ı ilhakından bu yana, ülkesinde oldukça popüler hale geldi. Putin kendini hukuka bağlı hissetmiyor: Putin ve dostları (ahbapları) siyasi gücü kendilerini zengileştirmek ve zenginliklerini iktidarı elinde tutmayı garantilemek için kullanıyorlar.

Hemen yanıbaşında, ülkenin cumhurbaşkanı ve uzun süredir dominant figürü olan Recep Tayyip Erdoğan, 2014’te seçmenlerden güçlü bir demokratik destek aldı. Bu desteğin iki yıl sonrasında gerçekleşen darbe girişimi ona, sadakatsizliklerinden(ihanet ettiklerinden) şüphelendiği akademisyenleri, gazetecileri, askeri yetkilileri ve binlerce memuru hedef haline getirmek için gerekçe verdi.  

Orban, Putin ve Erdoğan’ın iktidara geldiği ülkelerde, seçmenler, liberal, kozmopolitan kent eliti –Budapeşte, Moskova ve İstanbul’da—ve az eğitimli, kırsal seçmen şeklinde kutuplaşmış durumda. Bu tür sosyal bölünme, Brexit’e ve Birleşik Devletler’de Donald Trump’ın yükselişine yol açan bölünmeye benziyor.

Trump’ın bu yükselişi Amerikan sistemine yönelik bir meydan okuma ortaya çıkarıyor çünkü Trump, illiberal demokrasi trendine çok rahatlıkla uyuyor. Kendisini halk desteğiyle meşru kıldı, ancak onun tüm kariyeri, taşeronlarına ödeme yapmak gibi “uygunsuz/zahmetli” kuralları atlamakla(yerine getirmemekle) geçti. Onun popülaritesinin büyük kısmı, siyasi doğruculuk konusundaki var olan genekleri yıkma/parçalama isteğinden geliyor. İlk başta siyasi olarak canladırıcı gibi görünse de, başkan olarak, medya eleştirilerine yönelik olarak iftira davası açacağını söylediğinde tedirgin edici bir hale geliyor. Amerikan seçmenlerine, “yalnızca ben” bu ülkenin problemlerini kişiliğimin yardımıyla çözebilirim, ülkenin kurumlarını reform ederek değil şeklinde göz boyadı.

Trump’ın Putin’e hayranlığını ifade etmesi ve Putin’in buna memnuniyetle karşılık vermesi şaşırtıcı olmamalı. Trump da, Putin gibi, demokratik gücünü kullanarak, gerçek bir liberal demokrasiyi sembolize eden “denge ve denetim” mekanizmasının altını oymak istiyor. Zenginliğini siyasi güç elde etmek ve siyasi gücünü kendini bulunduğu makamda güçlendirmek için kullanan bir Rus oligark gibi olacak. Ve Putin gibi Trump da destekçileri tarafından takip edilecek tartışmasız alternatif hikayeler/anlatılar yaratabilecek.  

Ancak liberalizm ve demokrasi arasındaki denge diğer uluslarda da değişiyor. Hindistan ve Japonya vatandaşları, öncekilerden daha kapalı bir kimlik oluşturduklarına inandıklarını ifade ettikleri milliyetçi liderler seçtiler. Bu liderler, liberazimin değerlerini Orban ve Erdoğan’dan daha fazla dikkatle gözetiyorlar, onlara yönelik eleştiriler ise onların destekçileri arasındaki hoşgörüsüzlüğü teşvik ettiği yönünde.  

İlliberal demokrasi trendi ne kadar sürecek? Küresel siyasetin, kapalı ve agresif milliyetçilikle birlikte çatışmaya saplandığı yirminci yüzyılın başındaki gibi bir döneme mi gidiyoruz ? Bu durum birkaç kritik faktöre bağlı, özellikle de krizi yaratan küresel elitin tepkiye vereceği yanıta. Amerika ve Avrupa’da, son yıllarda, elitler kendilerinden çok sıradan insanlara zarar veren büyük siyasi hatalar yaptılar. Finansal piyasaların serbestleştirilmesi Birleşik Devletler’deki yüksek riskli konut kredisi krizine yol açarken, kötü planlanmış euro Yunanistan’ın borç krizinine katkıda bulundu ve sınırların açık olmasına neden olan Schengen sistemi, mültecilerin Avrupa’ya akışını kontrol etmeyi zorlaştırdı. Elitler bu tür durumların oluşmasındaki rollerini kabul etmek zorundalar.  

Bugün sürpriz olan şey popülizmin olması değil, ancak popülist dalganın ortaya çıkmasının bu kadar uzun zaman alması. Şimdi, elitler zarar gören kurumları düzeltmeli ve küreselleşmeden aynı oranda yararlanamayan kendi toplumları daha iyi korumalılar.

Her şeyden önemlisi, var olan liberal dünya düzeninin tersine dönderilmesinin, muhtemelen, küreselleşmeden faydalanamayan gruplar dahil herkes için işleri daha kötü yapacağını aklımızda tutmamız gerekiyor. Gelişmiş dünyada iş kaybının temel nedeni göç ya da ticaret değil, teknolojik gelişmeler. Amerikan üretim sektörü geçtiğimiz on yılı, son derece otomatikleşmiş fabrikalarda bazı işleri yok ederken bile, bir yeniden doğuş olarak görüyor.

Parçalanmayı kaçınılmaz olarak kabul etsek bile, insanları parçalanmadan koruyacak daha iyi sistemlere ihtiyacımız var. Kapalı ve yozlamış bir küresel ticaret şeklindeki bir alternatif, çok daha kötü bir düzenin ortaya çıkmasına neden olarak daha fazla bir eşitsizliği doğuracak.  

Çeviren (Tam Metin): Cemal Taşpınar

(NYT, FRANCIS FUKUYAMA, The Dangers of Disruption, 6 Aralık 2016)

Çeviren: 

Cemal Taşpınar

Yazarın Tüm Yazıları

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org