Cemal Taşpınar: PKK ve Türkiye ile İlişkileri: Çatışmadan Müzakereye

Çatışmadan Müzakereye

Hiç şüphe yok ki Türkiye'nin siyasi hayatına yön veren en önemli konu son (en az) 30 yıllık süreçte ''Kürt Meselesi'' oldu. Kürt toplumunun, çeşitli nedenlerle artan farkındalığı ve siyaseten var olma mücadelesi yeni talepleri beraberinde getirmiş ve bu mücadele, Osmanlı'nın son döneminden erken Cumhuriyet dönemine kadar iktidarların zihninde hakim olan kimlik- toplum inşası anlayışına bir karşı duruşu temsil etmiştir.

Benim ''Kürt Meselesi'' olarak adlandırdığım konu her ne kadar çeşitli çevrelerde farklı şekillerde adlandırılsa da, ''Terör Sorunu'', ''Doğu Sorunu'' gibi, konunun aslında şiddet içeren eylemlerden ve bir bölgenin sorunu olmaktan çok daha öte bir noktada olduğunu düşündüğümden bu şekilde adlandırmayı doğru buluyorum.

Meselenin ortaya çıkışının her ne kadar PKK'nın kuruluşu ve eylemleriyle aynı döneme denk düştüğü düşünülse de aslında konunun kökenleri çok daha eski. Osmanlı'nın son döneminde artan merkezileşme eğilimleri ve hareketiyle birlikte görece özerk konumlarını kaybeden bölgedeki güçler (Osmanlı'da ''millet sistemi'' içerisinde Kürtler Türklerle birlikte aynı sınıflandırmaya tabiydi), Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte daha da sert bir tutumla karşılaşmıştır. Osmanlı'nın son dönemiyle birlikte kafalarda yer eden ''Türk Yurdu'' projesi ve ''Türklük'' kimliği Cumhuriyet'in resmi ideolojisi haline gelmiş ve buna karşı gerçekleşen ''ayaklanma'' ya da ''isyanlar''da birçok Kürt vatandaş öldürülmüş ve birçokları sürgüne yollanmıştı. O günlerden 90'lara kadar mesele büyük oranda ekonomik temelli bir geri kalmışlık meselesi olarak ele alındı.

Büşra Ersanlı, Günay Göksu Özdoğan ve Nesrin Uçarlar'ın derledikleri ''Türki Siyasetinde Kürtler: Direniş, Hak Arayışı, Katılım'' kitabında Ahmet Alış, Miroslav Hroch'un Avrupa'daki milli hareketleri kategorize ederken yararlandığı üç aşamalı çerçeveyi kullanarak Kürt hareketini de (hareket kavramını da John Breuilly'in milliyetçilik tanımından yola çıkarak ele alıyor) bu çerçeveye göre 1959-74 (Hareket Dönemi), 74-84 (Manevra ya da milli ajitasyon dönemi), 84-99 (Varış Dönemi) olarak inceliyor. Bu çerçeveye ek olarak Abdullah Öcalan'ın Kenya'da yakalanarak İmralı'ya getirildiği dönemden ''Çözüm Süreci'' adı verilen dönemin geldiği bugüne kadar olan dönemi değerlendirmek içinde bulunduğumuz şartlarda zorunluluk gibi görünmektedir. Belki bu dönemi bir ''Arayış'' dönemi olarak adlandırmak; Kürtlerin en göze çarpan temsilcisi PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki pozisyonu itibarıyla çok aktif olamadığı, örgütün yeni arayışlara girdiği (zaman zaman tek taraflı ateşkeslerden çok şiddetli çatışmalara) ve son birkaç yıldır gizli şekilde Oslo'da yapılan görüşmelerin açığa çıkmasıyla birlikte ve özellikle AK Parti hükümetiyle yürütülen ''Çözüm Süreci''nin gelişimi bağlamında Abdullah Öcalan'ın tekrar ''liderliğini'' konsolide ettiği varsayımı çok yanlış olmayacaktır.[1]

Cumhuriyet'in kurulduğu ve ''Kemalist'' projenin gücünü konsolide ettiği dönemden 1950'lerin ortalarına hatta 1960'lara kadar çok önemli bir Kürt hareketinden bahsetmek güç olacaktır. 60'lara gelinirken daha çok entelektüel Kürtler aracılığıyla meseleye dikkat çekilmeye çalışılmıştı. 60'larda basın-yayın aracılığıyla kendilerini göstermeye çalışan Kürtler İleri Yurt, Barış Dünyası, Dicle-Fırat, Deng, Yeni Akış, Doğu gibi gazete ve dergiler çıkarmışlar ve dolaylı yoldan Kürt meselesinin varlığına dikkat çekmeye başlamışlardır. [2]

60'larda 1961 Anayasası'nın getirdiği görece serbestlik ve dünyada artan gençlik hareketleri daha rahat siyaset yapma, farklı yollar bulma konusunda yardımcı olsa da devletin fikrinde, tahayyül ettiği Türkiye'de bir değişiklik yoktu. Kürtler ve bazı sol çevreler dışında Kürt meselesini etnik bir mesele olarak ele almama geleneği ve genelde ekonomik geri kalmışlık sorunu olarak bakma yaklaşımı devam ediyordu. 1965 yılında Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kurulmuş bu 1930'da Ağrı İsyanı sonrası kapatılan Xoybun'dan sonra kurulan ilk örgütlenme olmuştu. Bu tarz yeni örgütlenmelerin yanı sıra Türkiye'de artan sosyalist hareket ve sosyalist partiler Kürt meselesinde görece daha ilerici fikirlere sahip oldukları için Kürtler bu yapılara eğilim göstermişler, üyeleri haline gelmişlerdir. Özellikle TİP, Devrimci Doğu Kültür Ocakları aracıyla daha aktif görüntü çizmeye çalışmışlar, TİP öncülüğünde düzenlenen Doğu Mitingleri meseleye ayrı bir dinamizm getirmiştir.[3]

12 Mart 1971 muhtırasıyla birlikte, artan sol ve Kürt hareketinden rahatsız olan rejim bu yapılanmaları (TİP ve DDKO) baskı altına alarak üyelerini tutuklamıştır. Sayıları 100'e yakın Kürt bir süre hapishanede kaldıktan sonra 15 Mayıs 1974 yılındaki genel afla dışarı çıkmışlar ve daha aktif bir şekilde siyaset yapma, örgütlenme yolu aramışlar ve genel itibariyle sol içinden kendilerine yeni bir kanal açarak Kemalizmle bağlarını koparmayı başaramayan sol ile aralarına mesafe koymuşlardır. PKK'nın da kurulması bu döneme rastlar. Türkiye'nin de içinde yer aldığı Ortadoğu coğrafyasındaki hareketlenmeler ve Türkiye'de yaşanan gelişmeler sonucunda Kürtler farklı kanallar geliştirme çabalarına devam ettiler. Irak ve Suriye'de de Baas siyasi projesinin Araplaştırma politikalarına tepki ve artan Kürt milli farkındalığı -1946 yılında Molla Mustafa Barzani KDP'yi kurmuştu- bu ülkelerle sınırı bulunan ve bu sınırlarda yaşayan Kürtlerin bulunduğu Türkiye'yi de yakından etkiliyordu.

Tarihler 1978'e geldiğinde kentlerde, üniversitelerde dalga dalga büyüyen Kürt gençliğinden bir kısmı bir araya gelerek (Abdullah Öcalan, Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu) Türkiye siyasi tarihine damga vuracak örgütlerden birini PKK'yı kurdular. PKK, Kürtçe Partiya Karkerên Kurdistan yani Kürdistan İşçi Partisi'ni kurdular. Partinin ya da örgütün kuruluşundaki ideolojisi her ne kadar Marxist-Leninist olarak söylense de değişen koşullarda örgüt yeni taktikler ve görüşler benimsemiştir.

1979'da örgütün lideri Abdullah Öcalan'ın darbe olacağını haber alarak Suriye'ye kaçmış, burada Lübnan ile Suriye arasında yer alan Bekaa Vadisi'ne yerleşerek silahlı eğitim almış ve örgütle ilgili yapılanmalara şekil vermiştir. Abdullah Öcalan'ın Suriye'ye kaçışının kısa bir süre sonrasında 12 Eylül 1980 darbesi yapılmış; ülkede sol-sosyalist ve Kürt hareketinden birçok insan gözaltına alınarak işkencelere maruz bırakılmıştır. Bu dönem hareketin radikalleşmesi açısından oldukça önemlidir. Radikalleşen hareket, eylemlerinde yeni bir tarz belirledi: ''Gerilla Savaşı.''  Kafalarındaki bağımsız Kürdistan hayali için ''uzun süreli halk savaşı'' ilan ettiler ve 15 Ağustos gecesi Şemdinli ve Eruh'ta ilk silahlı eylemlerini gerçekleştirdiler. Darbe sonrası artan güvenlikçi politikalar, Kürt sorununu güvenlik sorunu olarak görmeye devam etti ve tek hedef olarak PKK'yı bitirmeyi seçtiler. Bu yöntem bölgede yaşayan halkın da mağdur edilmesine yol açarken; bu arada daha fazla radikalleşmeye neden oluyordu.

Darbe sonrası yapılan ilk seçimlerden zaferle çıkan Turgut Özal, Türkiye'de Kürt meselesinin varlığını kabul eden ilk üst düzey yönetici olarak düşünülüyor. Meselenin siyasi boyutlarını düşünmesine rağmen Kürt toplumu ve PKK arasında bir ayrım yapan Özal da asıl dikkatini ekonomik boyuta verecek; sorunu çözmek için bölgede yatırımlar yapmaya çalışacaktı. Federasyon fikrinin dahi tartışabileceğini ancak bunu uygulamanın imkansızlığını da ortaya koyan Özal, meseleyi alışı ve bunu yapış şekliyle yine de araştırılmayı hakediyor. Yine ANAP hükümeti döneminde, Özal'ın 1987 yılında seçilen hükümetinde yer alan İstanbul milletvekili Adnan Kahveci belki de  ortaya koyduğu Kürt raporuyla en çok dikkat çekilmesi gereken isimlerden biri. Raporunda, o dönem Türkiye'yi kasıp kavuran yüksek enflasyondan daha önemli bir mesele olarak Kürt meselesinin varlığına dikkat çeken Adnan Kahveci (o dönem enflasyon %78 civarında), Türkiye'nin bu sorunun çözememesindeki asıl nedenin Türkiye'nin demokratik olgunluğa erişememesi olduğunu ve askeri yöntemlerin bu çatışma ortamına son veremeyeceğini söylüyor. Ve ekliyor:

"Demirel-İnönü hükümeti Kürt sorununun çözümünü yine zamana bırakmıştır. Sorunun çözümünü zamana bırakmak yapılabilecek en büyük yanlıştır. ANAP'ın başlattığı çözüme dönük uygulamalar şimdi tamamen durdurulmuştur. ' Milletimiz buna hazır değil' bahaneleriyle somut demokratik adımlardan kaçınılmaktadır. Benim inancım odur ki, Kürt meselesi Türkiye'nin en önemli gündem maddesi haline gelmiştir. Şırnak'ta Cizre'de Nevruz kutlaması bahanesiyle 80-90 kişi ölüyorsa ve Türkiye basınıyla, aydınıyla 'İşbaşında DYP- SHP koalisyonu var' diye susuyorsa, bu, çok büyük sorunlara gebeyiz demektir. Eğer Kürt sorununa ciddi teşhis konmaz, ciddi çözümler uygulanmazsa Türkiye harbe sürüklenir. Herkes korkup sessiz kalırsa Türkiye felakete doğru gidecektir. Şehit olan her asker ve polisten sonra Kürtlere karşı ayrımcılığın arttığının belirtileri vardır. Hızla artan bu gidişi durduramazsak savaşa sürüklenmemiz kaçınılmazdır."*[4]

90'lı yıllar PKK'nın en aktif olduğu ve silahlı çatışmaların yoğun yaşandığı yıllar olarak karşımıza çıkıyor. Milyonlarca Türk ve Kürt'ün doğrudan etkilendiği çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetti. En çok kayıp 90'lı yıllarda verildi ve çatışmalar çok kısa süreli ateşkesler dışında şiddetli şekilde sürdü. Aynı yıllarda faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar Kürtlerin daha fazla radikalleşmesine neden oldu.

1999 yılı hem Türkiye için hem de örgüt için ciddi bir dönüm noktasıydı. Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999 yılında uzun bir kovalama ve takibin ardından Kenya'da yakalanarak Türkiye'ye getirilmiş; bu yakalanma ardından Türkiye'de şiddet eylemlerinin son bulacağı düşünülmüştü. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın idam edilip edilmeyeceği tartışmaları bir yandan sürerken bir yandan da lideri devlet tarafından yakalanmış olan PKK için ne yapacağını belirleme yılları gelmişti. Ya kamuoyunda oluşan genel kanı gibi hızlı bir çözülmeye gideceklerdi ya da yeni stratejiler geliştirip yollarına devam edeceklerdi. Abdullah Öcalan'ın yakalandığı 1999'dan 2004'ün ortalarına kadar ateşkes ilan eden PKK silahlı eylemlerde bulunmadı.

Bu süreçte Türkiye, Avrupa Birliği'ne üyelik için çalışmalarına devam ediyordu. Bu bağlamda AB'nin belirlediği Kopenhag kriterlerine uymak için uyum yasalarını meclisten geçiren Türkiye, azınlıklar konusunda ve asker-siyaset ilişkisinde daha iyi bir yola koyulduğu söylenebilir; ancak Kürtler ve onların siyasi temsilcileri olan Kürt partilerine olan tutumda ciddi bir değişiklik olmadı. 1990 yılında HEP (Halkın Emekçi Partisi) ile başlayan Kürt siyasi parti yapılanma tarihi çok kısa sürede anayasanın partilerle ilgili maddeleri bahane edilerek parti kapatılma tarihine dönüştü. En uzun süre yaşayan Kürt partisi 1994'ten 2003'e kadar faaliyet gösterebilen HADEP olabildi.

Aynı dönemde yaşanan ekonomik kriz, 2000li yılların başına damgasını vurmuş ve 2002'de, 1980'lerden bu yana dalga dalga büyüyen bir başka hareket olan İslamcı hareketin seçimlerden zaferle çıkmasına neden olmuştu. 2002'de kurulan AK Parti aynı yılın içinde yapılan seçimleri kazanarak büyük sürpriz yaptı. AK Partili yıllar, AB'ye giriş için atılan adımlarla başladı ve askerin siyaset üzerindeki etkisi kırılmaya çalışıldı. Kürt sorunu açısından ise ateşkes ile geçen AK Parti’nin ilk yıllarında sorunun çözümü adına önemli adım atılamazken; bu bağlamda gerçekleşen en önemli gelişmeler AB uyum paketi kapsamında idam cezasının kaldırılması ve örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın İmralı'da hapsedilmesine karar verilmesi olarak görülebilir. Keza herhangi bir idam kararı, PKK'yı kendi temsilcisi ve Abdullah Öcalan'ı da önderi olarak gören Kürtler de büyük bir reaksiyona neden olabilirdi.

Türkiye'nin sona erdiğini düşündüğü PKK hareketi 2004'te ateşkesi bozduğunu ilan ederek tekrar gündeme oturdu. 2004'te ateşkesi bozan PKK'yla mücadelede önceki hükümetlerden farklı bir yol benimsemeyen AK Parti hükümeti, ''Çözüm Süreci'' adı verdikleri döneme değin PKK'yla çatışmayı, zaman zaman sınırdışı harekat kararı alarak sürdürdü. 2009 yılında Türk hükümeti adına MİT ile Kürt yetkililerin Oslo’da buluşarak görüşmelerde bulunduğu artık herkesce bilinen bir gerçek halini aldı. Bu görüşmeler sonucunda AK Parti hükümeti suça karışmamış olan PKKlıların ülkeye girişine izin vereceğini ve tutuklanmayacaklarını; hatta yurtdışında bulunan diğer PKKlı yöneticileri de ülkeye davet ettiler. Bu çerçevede 19 Ekim 2009 tarihinde Habur sınır kapısından 34 PKKlı ülkeye giriş yapmış; karşılama törenleri devam eden görüşmelere rağmen gerek hükümet kanadınca gerekse kamuoyunda oldukça eleştirilmişti. Ancak süreç kararlılıkla devam ettirilmek isteniyordu ve bu bağlamda MİT ile PKKlı yöneticiler Oslo görüşmeye devam ediyordu. Hatta 2011 yılında MİT ile PKK yöneticileri arasında 9 maddelik bir ‘’mutabakat metni’’ ortaya çıktığı iddiaları vardı. Bu metne göre “Çatışmalı sürecin Türkiye’de şiddet, can ve mal kaybına neden olduğu gerçeğinden ve kalıcı barış, güvenlik, uzlaşı ihtiyacından hareketle; taraflar Oslo toplantıları sürecinin devamı konusunda hemfikirdirler. Kürt sorununun çözümünde diyalog ve müzakere yolunun esas alınması konusunda görüş birliğine ulaşmış ve bir an evvel müzakerelere başlamanın gerekliliğine inanmaktadırlar” deniliyordu.[5] Devam eden görüşmeler tıkandığında çatışmalar tekrar kendini gösteriyordu. Oslo’da görüşmeler devam ederken 2011 yılında çatışmalar oldukça yoğunlaşmış, hergün çeşitli yerlerden ölüm haberleri gelmeye başlamıştı. Artan çatışmalar karşısında AK Parti tutumunu değiştirdi ve 28 Aralık 2012 tarihinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, MİT yetkililerinin Oslo'da PKK yetkilileriyle görüştüğünü söyledi. Bu Türkiye açısından bir ilki teşkil ediyordu. Belki devletin görüşünde PKK hala bir terör örgütüydü ve güvenlik sorunu oluşturuyordu ama sorunun çatışmalarla çözülemeyeceği anlaşılmış olmalı ki sonunda AK Parti hükümeti görüşme yolunu seçmişti ve kamuouyula paylaşmıştı.

Görüşmelerin başladığı tarihten bu yana çatışmaların dozu oldukça düştü ve hatta bugün yok denecek seviyeye geldiği söylenebilir. Hükümet, öneri üzerine görüşmelere sivil toplum desteği sağlamak adına ''Akil İnsanlar Heyeti'' kurdu ve bu heyetler bölgelerde toplantılar düzenledi. İmralı'da bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapmak isteyen ve görüşmeleri yürütecek BDPli(HDPli) vekillerden bir İmralı Heyeti kuruldu. Sürecin başladığı tarihten bu yana İmralı'ya gidip gelen heyet Abdullah Öcalan ile Kandil ve Hükümet arasındaki görüşmeleri sağlıyor ve sürecin devamı için uğraşıyorlar.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, bazı ilerlemelere rağmen süreç Hükümet ile Abdullah Öcalan arasında yaşanan görüş ayrılıkları nedeniyle oldukça yavaş ilerliyor. Hükümet, PKK'yı hala terör örgütü olarak ilan ederken uluslararası toplumu da PKK ve onun komşu ülkelerdeki uzantılarını (PYD gibi) terör örgütü olarak görmeye davet ediyor.

Özellikle Suriye'de yaşanan gelişmelerle birlikte kendi bölgelerinde kontrolü elen geçiren PYD'nin artan gücü nedeniyle çözüm sürecinde elinin zayıfladığı düşünülen AK Parti hükümeti, Rojava'da yaşananlar karşısında oldukça sert eleştirilerde bulunmuş ve son dönemde Kobane'de yaşanan IŞİD-PYD çatışmalarında IŞİD ile PYD'yi aynı torbaya koyan tutumu nedeniyle özellikle Kürt hareketinden oldukça sert tepkiler almıştır. Bu çerçevede PKK ile yakın bağları bulunan PYD'nin temsilcisi Salih Müslüm Türkiye'ye hükümetle görüşmelere gelmesine rağmen AK Parti hükümetiyle anlaşma zemini bulamadığı yönünde genel bir algının mevcudiyetinden de bahsedebiliriz. PYD ve Müslim IŞİD ile yaşadıkları çatışmalarda Türkiye'den kendileri için koridor açmasını istemiş; ancak Türkiye, Müslim'ün bu isteğine olumsuz cevap vermiştir. Bu gelişmeler üzerine 6-8 Ekim tarihlerinde Türkiye'de, devam eden “Çözüm Süreci”ne rağmen, Kürt illerinde ve metropollerde Kobani olaylarını protesto eden Kürtler ile Hüda-Par çevreleri arasında yaşanan çatışmalarda onlarca Kürt vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Bu olayların yaşandığı günlerde, süreç bitme aşamasına gelmiştir ki son anda Abdullah Öcalan'ın yaptığı ''sükunet'' çağrısı üzerine sürecin sonlanması önlenmiştir. Türkiye de ABD'den de gelen yoğun baskı nedeniyle koridoru açmayı kabul ederek Peşmergelerin Türkiye üzerinden Kobane'ye geçişine izin vermiştir.

Geçtiğimiz ay içerisinde ise Hükümet ve Abdullah Öcalan'ın Çözüm Süreci taslağı üzerinde anlaştığı açıklandı ancak İmralı Heyeti'nin Yalçın Akdoğan ile yaptığı görüşmeden sonra, ''kamu düzeninin sağlanması'' konusunda görüş ayrılığı çıktığı ve bunun aşılmasının sürecin devamlılığı açısından önemli olduğu görüşünün hakim olduğu söylenebilir. Ayrıca 3 kişiden oluşan İmralı Heyeti'nin genişleyerek sekreteryaya dönüşmesi de gündemdeki konulardan biri olarak göze çarpmaktadır.[6]

Kürt meselesi ve onun bir bakıma sonucu olan 30 yılı aşkın süredir devam eden çatışmalarda 40 bin civarında insanımızı kaybettiğimiz söyleniyor. Ve bu süreçte, özellikle devlet ve iktidar odakları cenahında Kürt meselesini ''terör meselesi'' dışında yorumlayan bir görüşün varlığına şahit olduğumuz pek söylenemez. Ancak devletin, örgütle çatışmak yerine görüşmeyi seçmesi AK Parti döneminin hanesine olumlu olarak yazılabilecek noktalardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. AK Parti hükümetinin süreci başlatması kadar süreci nereye ve nasıl getireceği de önemli bir nokta. Sürecin başlaması her ne kadar çok önemli olsa da plansız-programsız bir girişimin çatışmaları tekrar, daha şiddetli şekilde başlatacağı ortadadır. AK Parti hükümetinin süreci kendi tekelinden çıkartarak daha katılımcı bir süreç oluşturması sürecin sağlığı açısından giderek daha da önem kazanıyor. Abdullah Öcalan ve HDP ise AK Parti'ye, seçimlere kadar adım atmaları gerektiğini aksi takdirde bugüne kadar yapılanların sadece seçim yatırımı olarak görüleceği konusunda uyarılarda bulunuyorlar. Ancak son gelişmeler (yazının yazıldığı günlerde) hükümet ile İmralı’ya ziyaretler gerçekleştiren HDP heyeti arasında bir mutabakata varıldığı ve çözüm sürecinin bundan sonra daha hızlı bir şekilde yürütüleceği ve seçimlere kadar somut adımlar atılması için yoğun çaba harcanacağı yönünde gelişmeler mevcut. Ayrıca, HDP heyeti bundan böyle kameralar karşısında daha az konuşacaklarını, eforlarını daha çok İmralı’da gerçekleşecek görüşmelere harcayacaklarını ifade ettiler. [7]

Bugün geldiğimiz noktada Kürt meselesinin, demokratikleşmeden ayrı düşünülemeyeceğini eklemekte yarar var. Çünkü, Kürtlerin yıllardır süregelen sıkıntılarının asıl olarak demokrasiyi kurumsallaştıramamaktan ve demokrasi kültürünü benimseyememekten kaynakladığını düşünüyorum. Kürtlerin yerinden yönetim, anadilde eğitim gibi talepleri aslında her şeyden önce bir demokrasi gerekliliğidir. AK Parti'nin giderek artan otoriter yönetim şeklini terkederek daha çoğulcu bir demokratik yönetim sunması sürecin geleceğini belirleyecek en önemli nokta olarak karşımızda duruyor. Aksi takdirde, önümüze gelen bu altın fırsatı tepip tekrar çatışmaya dönmek oldukça muhtemeldir.   

Kaynakça:

Ersanlı, Büşra, Günay Göksü Özdoğan, and Nesrin Uçarlar. "Kürt Etnobölgesel Hareketinin Doğuşu,Kitleselleşme Süreci Ve Türkiye İşçi Partisi 1959-1974." In Türkiye Siyasetinde Kürtler: Direniş, Hak Arayışı, Katılım. Istanbul: İletişim, 2012.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=238462

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/160610-imrali-heyeti-genisleyecek

"Türkiye: Kürt Sorunun Çözümü Ve PKK."Avrupa Raporu, 2012.

Somer, Murat. "Turkey's Kurdish Conflict: Changing Context, and Domestic and Regional Implications." Midlle East Journal58, no. 2 (2004): 235-253.

Öğür, Berkan, Zana Baykal, and Ali Balcı. "Kuzey Irak - Türkiye İlişkileri: PKK, Güvenlik Ve İşbirliği." ORMER SAMEC, 2014.

http://www.aljazeera.com.tr/dosya/pkk-nasil-kuruldu-ve-guclendi

http://www.amerikaninsesi.com/content/isid-le-mucadele-pkk-ya-prestij-kazandirabilir/2448959.html

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23458732.asp

http://t24.com.tr/yazarlar/murat-sabuncu/turgut-ozal-1980-sonrasinda-kurulan-ilk-kurt-partisine-nasil-para-buldu,6013

http://www.aktuel.com.tr/dergi/2013/10/10/turgut-ozalin-kurt-meselesi-yorumu

http://www.radikal.com.tr/politika/pkk_devletin_siyasal_hatalari_sonucu_ortaya_cikti-964208

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/117387-1990-dan-bugune-hep-ten-dtp-ye-kurtlerin-zorlu-siyaset-mucadelesi

http://www.zehirli.org/konu/pkk-nin-kurulusu-dunu-bugunu.html

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/117387-1990-dan-bugune-hep-ten-dtp-ye-kurtlerin-zorlu-siyaset-mucadelesi

http://t24.com.tr/haber/habur-olaylari-hukumetin-aleyhine-mi-kullanildi,196698

http://www.milliyet.com.tr/cozumde-yeni-surece-girdik/siyaset/detay/1988411/default.htm

http://www.kanald.com.tr/ana-haber-bulteni/ozel-klipler/cozum-surecinde-...




[1] Ersanlı, Büşra, Günay Göksü Özdoğan, and Nesrin Uçarlar. "Kürt Etnobölgesel Hareketinin Doğuşu,Kitleselleşme Süreci Ve Türkiye İşçi Partisi 1959-1974." In Türkiye Siyasetinde Kürtler: Direniş, Hak Arayışı, Katılım. Istanbul: İletişim, 2012.

[2] Ibid.

[3] Ibid.

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org