“Burası Türkiye!”

 

Burasının Türkiye olduğunu biliyoruz…

Türkiye’nin kolay bir coğrafyada olmadığını, bu durumdan ve bilumum başka illetlerden mütevellit zor bir ülke olduğunu biliyoruz. Bu durum ve zorluklar ülkemizin sorunlarını çözme noktasında kendine has çözümler geliştirmesine de neden olmuş vaziyette olduğu dışarıdan bir gözlemci için aşikardır. Türkiye’nin bu halleri bir takım sorun çözme yöntemleri ya da tutma biçimleri tartışmalı durumlara neden olduğunda ve itirazlar yükseldiğinde şu ünlemle genelde karşılanır: “Burası Türkiye!” Ünlemin kendisi apaçık bir uyarıdır ve anlamı sınıra yaklaşıldığı ve ülkenin kültürü ile papaz olma noktasına gelindiğinin hatırlatılmasıdır.

Bu yalnızca ülkenin siyasi meselelerine yaklaşımda ortaya çıkan bir ünlem değildir. Trafikten, televizyon programcılığına, üniversitelerdeki eğitim sisteminden bürokrasinin işleyişine ve kamu ya da özel kuruluşlarına yapılan işalımlarına kadar tutulan yollarda yakından izlenebilecek bir fenomendir. Bu yollarda değişiklik yapılmasını talep ettiğinizde karşılaşacağınız ve bir tür “sarı kart” mesabesindeki bir ünlemdir. Esasında bu ünlem iki şeyin karışımı gibi bir şeydir.

Bir yandan şark dünyasının kendine özgün yollarının modern zamanlarda her koşulda devamının savunulması olan gizli bir milliyetçilik refleksi alttan alta motive edici güç olarak varlığını sürdürürken bu durum kendini üstyapı da bezmişlik, bıkkınlık, yorgunluk, boşvermişlik, keşmekeş, şark nihilizmi ve disiplinsizlik şeklinde gösterir. Yani tarihsel misyonun iddialarının etkisi altında gösterilen dirençlerle yaşanan yenilgilerin ve statü savaşlarının oluşturduğu yorgunluk ve belirsizliğin aşıladığı bir disiplinsizliğin toplam etkisi bir bakıma “Burası Türkiye” ünlemi şeklinde karşımıza çıkar. Bu ünlemin gücü bir başka açıdan Türkiye’deki değişim/dönüşüm süreçlerinin de sınırını göstermesi bakımından önemlidir

Günün sonunda “Burası ‘gerçekten’ Türkiye”dir; ama belki de Türklere bırakılmayacak kadar da önemli bir ülkedir. İşin ilginç tarafı burada kendini gösterir. Burası Türkiye diyen ısrarın yolu garip bir şekilde hep “Türklere bırakılmayacak kadar önemli ülke” olma teziyle birleşir. Herkes her zaman dış güçlerden bahseder ve her zaman bu dış güçler “Kurtlar Vadi”mizde olduğu gibi bertaraf edilir. Ancak dış güçler o melun ellerini güzel ülkemizden çekmezler. Ama güzel ülkemizde her zaman ecnebi memleketlerde eğitim görmek kritik bir takım yerlere gelmek için de ölçüt olur. Ve buralara gelen her vatan evladı her defasında da ne hikmetse o dış güçlerin kötü niyetlerini bilerek ve hep aklında tutarak oralara gelir. Ecnebi memleketlerde yaşamak zorunda bırakılan memleket evladının sayısı da kabarıktır. Ve bu hikaye hep böylece sürer. Sonuç olarak hikayenin teması ‘Burası Türkiye’dir.

“Burası Türkiye” ünleminin ülke tarihindeki uygulaması iki sonucu oluşturmuş gibi gözüküyor. İlk akla gelen sonuç mevcut egemen durumla kendini gösterir. Varolan sistemi yani burasının Türkiye olduğunu ve işleri bu usulle yapmayı kabul etmek ve bunun ağırlaştırılmış ya da hafifletilmiş halleriyle uygulanmasına taraftar olmak haliyle bu sonuç kendini gösterir.

Esasında ülkedeki sistemden günlük hayatta karşılaşılan sorunlar nedeniyle şikayet eden ancak hem akşamları ülkenin televizyonlarındaki mutat memleket programlarını seyretmekten zevk alan hem de dış güçlere karşı mobilize olmaya her zaman hazır kitle ise içten içe burasının Türkiye olmasından memnundur. Mezkur kitle işler belli bir düzene ve standarda kavuşursa bu düzen ve standarda uyum gösteremeyeceğini düşünen, bundan zarar göreceğini ve olumsuz etkileneceğini düşünen geniş bir kitledir. Masa başında memleket evladı olan kardeşlerini aşağılayan ve işini savsaklamayı ‘iş’ bilmiş olan devlet memurlarından mezkur

iş zihniyetinin garantörü ve hamisi olan devlet adamlarına kadar ülkenin her yerinde ve köşesinde “Burası Türkiye” gökkuşağının yedi rengini görmek mümkündür.

Bazı örnekler faydalı olabilir.

“Benim memurum işini bilir.” Bu ifade bir yandan “Burası Türkiye” aksiyomunu doğrulayan ancak başka bir taraftan da sanki iğneler gibidir.

“Okullar olmasa çok iyi bakanlık yapardım.” Eski bir ‘Milli Eğitim’ Bakanı tarafından ifade edilen bu söz sistematik yorgunluk ve bıkkınlığın sarkastik, umursamaz ve sistemin varolan haliyle çalışamaz olduğunun açık bir itirafıdır.

“Anayasayı bir kez delmekten bir şey olmaz.” Eski bir Başbakanın sözü olan bu ifadede işi kitabına uydurmak gerektiğinde bunun yapılmasının caiz olduğu anlamı çıkıyor; bu anayasa bile olsa. Dolayısıyla sıradan bir ülke vatandaşı trafik kurallarını hiçe sayarak yolun ortasında bir kez park etmeyi zihninde kolaylıkla büyük devlet adamını takiple –üstelik bu vatana hizmet bile sayılabilir- meşrulaştırabiliyor. Tabi burada sorun bir kere başlayan şeyin mütemadiyen süren bir alışkanlık haline gelmesi ve sistemin artık hep delinerek çalışır hale getirilmesidir.

“Ülkeye komünizm getirmek gerekirse onu da biz getiririz.” Esasında “Burası Türkiye” aksiyomunun sembol ifadesi olacak bir söz ve komünizm yerine hangi ideoloji ya da uygulama talebini koysak aynı mesajı verme özelliğine sahip. Kimsenin ülkedeki standardı değiştirecek bir sistem arayışına girmemesi noktasında herkesi tedip etmeye hazır bir sistemin olduğunu deklare eden söz. Bu ifade başka bir açıdan da dünyada tedavüle girmiş hangi yeni şey varsa bunun ‘Burası Türkiye’ olmasının gereği olarak memlekete yapılacak tam adaptasyonu sonucunda gümrüklerimizden girebileceğinin ilanıdır. 

“Yargıdaki arkadaşlara söyledik, onlar gerekeni yapacak.” Bu ifade hem sistemin geldiği son noktayı göstermesi bakımından manidar hem de ülkedeki kurumların prensiplere (standartlara) değil şahıslara bağlı olduğunu göstermesi bakımından çok anlamlı. Bu söz bir başka açıdan Türkiye sisteminin şahıslara ne kadar bağlı olduğunu normalde memleket evlatlarının anasını ağlatan bürokratik prosedürlerin esasında anlamsız olduğunu –güç sahipleri içinse tamamen geçersiz- göstermesi bakımından da atasözü olmaya adaydır.

‘Burası Türkiye’ demekle sistemin esasında çalışmaz olduğu onu ancak böyle manivelalarla –daha önceki örnekte ‘delmeler’- çalıştırılabileceği ifade edilmiş oluyor. Yani malumun ifadesi. Ancak bu malumu ilan etme vatandaşa yasaktır. Bir devlet memuru önünde işini yaptırmaya çalışan vatandaşın halini zihnimizde canlandıralım. Sistem her ikisi açısından uygulandığında muazzam sorunlar üretiyor; vatandaş malumu ilan edip ‘gel birbirimize eziyet etmeyelim’ dediğinde vicdan arayışının karşılığını bulursa sorun geçici olarak ve münferiden çözülebiliyor. Sistem içindeki sorumlu insanların çabalarıyla dolanarak –ki sistem bu insanların sayesinde ayaktadır- bu çözüm gerçekleşebiliyor. Bu da bir bakıma zorunlu olarak insana bağlı olumlu “Burası Türkiye” tavrının bir çözümü oluyor. Ancak ‘standart’ olumsuz “Burası Türkiye” zihniyeti bu durumda devreye girdiğinde sorun ya tamamıyla “bugün git yarın gel” kısır döngüsüne ya da işini bilen memur-işini bilen vatandaş ikilisine teslim edilmiş oluyor. 

“Burası Türkiye” zihniyeti ve uygulamasının ikinci sonucu ise ülkeyi özünden dönüştürmek isteyen ve şark kurnazlıklarını aşan bir terkip arayışında olanlara dönük yapılan yoğun karşı operasyonlar neticesinde kendini gösterir. İnsanlar mücadele etmekten yoruldukları ve sürekli başa dönüşü öngören aynı fasit daire içinde dönmekten de başları döndüğü için burasının “Türkiye’ olduğunu kabul ederler. Ülkeyi –şimdilik ya da ebediyen- mezkur zihniyete bırakmaktan başka çare olmadığını düşünürler ve geri çekilirler. Çoğunluk bunu bir tür lanet gibi algılar ve hayatının geri kalan kısmında ülkeyle hep -mezkur zihniyetle yapılamamış hesaplaşmamanın devamı şeklinde- bir hesaplaşma içinde olmaya zorlanan bir hale adeta mahkum edilir. Azınlık ise belli bir geri çekilmişlik içinde olmakla beraber her şeye rağmen ‘kısır döngü’lerden çıkacak doğurgan döngülerin olduğuna inanır ve ufak umut kıvılcımları bile gördüklerinde harekete geçmekten imtina etmezler.

Kendi ülkemizin kendine özgü nevi şahsına müstakil bir kültürünün olması doğaldır. Bu yaşadığımız coğrafya bakımından da normaldir. Ancak kendi tembelliklerimizi ve disiplinsizliklerimizi ve standartlardan yoksunluğumuzu bir milli özellik gibi ele alma lüksümüz olamaz. Bunları milli özellik saymak yanlış olduğu gibi öyleyse de ‘cahiliye dönemi” adetlerinden farksız olduğunu kabul etmek gerekir. Gerçekten övünülecek milli hasletler arıyorsak bunları “emaneti ehline veriniz” prensibinde şekillenen ehliyet ve liyakat ölçülerinde bulabiliriz.

Ya da işlerin bozulacağı “hesap günü”ne kadar ‘yola devam’ diyebiliriz. Ona her geçen gün daha çok yaklaşıyoruz.

* Murat Sofuoğlu SÜREÇ Araştırma Merkezi Direktörüdür.

(Süreç Analiz, 3 Ekim 2012)

msofuoglu@surecanaliz.org

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org