Annelik Fedakârlık Değil, Bencilliktir

Yaz boyunca, işe birkaç hafta ara verdim. Ailem -eşim ve 7 ile 9 yaşındaki oğullarım- ve ben, New Jersey kıyılarındaki evimizde zaman geçirmeyi planlamıştık. Annem tatilde ne yapacağımızı sorduğunda, ona hep birlikte olacağımızı söyledim- sahile ve yakındaki lunaparka gidip, yemek pişirecek ve avluda oynayacaktık.

Buna karşılık, annem dedi ki: “Oh, bu senin için pek de tatil değil. Eminim, işe dönmek için sabırsızlanıyorsundur. Annelik, dünyanın en zor işi. Tamamen fedakârlık!”

“Gerçekten mi?” verebildiğim tek cevap oldu.

Çocuklarımla kesintisiz vakit geçirmeyi dört gözle bekliyordum. Zamanımızı okyanus kenarında geçiriyor ve hız trenine binerken neşeyle bağırdıkları ahşap iskeleye yürüyüşler düzenliyorduk- onların yaşındayken bindiğim hız treninin aynısıydı. Çarpışan arabalarla birbirimize vuruyorduk; eski moda atlı karıncalara biniyor, en küçük oğlumun favori atı olan parlak mavi renkli Freddy’nin boşta olmasını bekliyorduk. Kimi günler bitkinlik gözyaşlarıyla bitiyordu, ancak bu gözyaşları keyfimizden daha önemli değildi. Kötü günlerde bile. 

Annem, hayatımın çalışan anne olma kısmına dair duygularımı anlıyordu, ancak kendi halinden memnun olma durumu, iddia ettiği üzere anneliğin fedakârlık doğası ile törpülenmişti. Anneliğin dünyadaki en zor iş ya da tamamen fedakarlıktan ibaret olduğunu bir saniye bile düşünmedim. Yine de onu suçlamak adil değil; annem yalnızca, alışılmış bir nakaratı papağan gibi tekrarlıyor. Rahatsızlığım ortadan kalktığında, onun yerine bu dilsel mecazların anne ve kadınları nasıl güçsüz kıldığını anlamama yardım eden bir çeşit belirginlik yayıldı.  

Anneliğin fedakârlık olduğu iddiası, algılanan bir övgü ile birlikte anılır. Bir kadının zamanını, hırsını, benlik duygusunu kendi kişisel kimliğinden daha değerli yüce bir amaç için feda etmesi beklenir. Bu, onun değerinin olması gereken yerde bir boşluk bırakır, diğer şeylerin yerini doldurmak için acele ettiği bir boşluk.

Bir kadın hamile kaldığında, kamu malı haline gelir. Belki de çocuk taşımak türlerin devamını sağladığı için, daha geniş bir sosyal sözleşmenin bir parçası olarak öncelikli hale gelir. Bu durum sadece kadın bedenlerine kanun koyma çabasına sebep olmuyor, aynı zamanda daha küçük, günlük hareketlerle sınırlar aşılıyor. Pek çok arkadaş, hamileyken yabancılar tarafından dokunulduğuna dair hikayeler anlatıyor, sanki bir kadının annelik durumu onu kontrol edilmesi gereken bir gemiye dönüştürüyor gibi.

30 yılı aşkın süre önce yazılan Margaret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” adlı eseri, fedakârlık olarak görülen kadınlığın eğitici bir öyküsünü sunuyor. Bu distopik romanda, kadınlar erkeklerin kendileri için belirlediği kullanıma göre gruplandırılıyor: şöyle ki, görünürlük için evlenilen steril eşler ya da rutin olarak tecavüz edilen doğurgan “hizmetçiler”. Bir erkek karakter, kadınların “tamamen tabi olarak sessiz bir biçimde öğrenmesini” ve “doğum yaparak kurtarılmasını” deklare ediyor. Bu senaryoda, annelik edimi iktidardakilerin çıkarı doğrultusunda bozulmuştur ve anneliğin fedakarlık olduğu düşüncesi sebebiyle, bu durum yanlarına kar kalmıştır.

Annelik fikrine fedakârlık olarak baktığımızda, fedakarlıkta bulunduğumuz şey kendi benlik bilincimiz oluyor, sanki çocuk sahibi olduğumuz için bedel ödüyormuşuz gibi.

Annelik fedakârlık değil, ayrıcalıktır -çoğumuzun bencilce seçtiği. En atacıl şekliyle, üremek genlerimizin bir sonraki jenerasyona kaldığını garanti eder. Bu bencilliği biyolojik tahakküm olarak adlandırabilirsiniz. Kişisel bir seviyede, dünyaya koruyacağımız, seveceğimiz ve büyütmek ve geliştirmek için elimizden gelen her şeyi yapacağımız bizden bir varlık sunduğumuzda, bu durum şu soruyu sormamıza sebep oluyor: Bu nasıl diğerkam bir biçimde olabilir? Diğerkamlık, bu oyunda bir tene sahip olmadığımızı vurgular. Annelikte, hepimiz biriz.

Anneliği bir ayrıcalık olarak yeniden çerçevelendirerek, anneyi güçlendirerek, fedakarlığı yerine bağımsızlığını överek temsilciliği tekrar ona yönlendiriyoruz. Diyelim ki, bazılarımız daha fazla bağımsızlığa sahibiz. Finansal ve kişisel sebeplerle, anneliği seçmek istememiş olan pek çok anne mevcut. Yine de rollerimizi anneler olarak kabul ederek ve şehitlikle ilgili yanlış övgüleri reddederek, tüm kadınları güçlendirmek için daha fazlasını yapıyoruz.

Tecrübelerime göre kadınlar, kadınlar arasında konuşurken, çelişkilerimiz ya da hayal kırıklıklarımız nadiren annelik rolleriyle alakalı oluyor. (Bu, çocuklarımızın kimi zaman bizi deli etmediği anlamına gelmiyor.) Aksine, sohbetler hayatlarımızın en güzel tarafını (kimi zaman bizi delirten çocuklarımızı), partnerlerimiz, kariyerlerimiz ve sorumluluklarımız ile birlikte nasıl kontrol edilebiliriz üzerine oluyor. Ve pek çok kadın, en derin tatminini annelikten alsa da bu onların hırsını engellemiyor ya da arzulara karşı gelmesine sebep olmuyor.

Anneliği, “dünyanın en zor işi” olarak tanımlamak durumu tamamen anlamamaya yol açıyor, çünkü çocuk sahibi olmak ve yetiştirmek bir “iş” değil. Kimse bunun içinde, yorgunluk, korku ve bezginlik olmadığını iddia edemez. Bir aile yetiştirmek zor bir görev, tıpkı hayatımızdaki diğer anlamlı alanlar gibi.

Çocuk yetiştirmeyi bir iş olarak çevreleyen dil, şüphesiz ki bakıcıların ve ev kadınlarının önemli bir rol üstlenmiş olarak tanınma çabalarından gelmektedir. Ve açıktır ki, çocuk yetiştirmek yaptığımız en önemli işlerden biridir -hem kadınlar hem de erkekler için- ancak bu, bu durumu bir iş haline getirmez. Bir işte, işveren, icra etmeyi kabul ettiği hizmetler için işçiye para öder. Ve, işçinin rapor verdiği bir patron bulunmaktadır. Ebeveynlikte, bu rol kimin olurdu?

Bu, destek beklemediğimiz anlamına gelmiyor- paralı ebeveynlik izni, daha esnek çalışma saatleri, kamu tarafından finanse edilen günlük bakım. Ancak, politikaların takip edilmesi için kültürel değişim şart. Şehitler, her ne olursa olsun, kamu hizmetlerini istemez ya da bunlara ihtiyaç duymazlar.

Babalar hakkında, nadiren, anneler hakkında olduğu gibi konuşulur. Erkeklerin, ikisi arasında seçim yapmadan çocuk sahibi olması ve profesyonel kimliklere sahip olması kültürel olarak kabul edilebilir durumdadır. Bu tür konuşulmamış önyargılar, kökleşmiştir.  

Bu durum bana, bir arkadaşımın dostlarıyla yemeğe çıktığında, kocasının “bebek bakıcılığı” yapmaktan şikâyet etmesini anımsattı. Herhangi bir kadın kendi çocuğunun “bakıcılığını” yapmış mıdır? Her şey değişiyor, ancak sinsi çıkarımlar baki kalıyor.

Dahası, önemli kültürel sonuçlar olarak “kadınlar” ve “aile” ile birlikte, çalışmalar korkunç bir şekilde bu önyargıların yapay zekâ tarafından da benimsendiğini göstermektedir. Anneliği bir kadının “işi” olarak varsaymak yalnızca, bir kadını yerinde tutmaya hizmet eder. Dışarıda çalışan annelerin öncelikleri sıklıkla sorgulanır. Kadınları hırsı (ya da basitçe, geçim sağlayacak bir maaş kazanma) ve ailesi arasında seçim yapmaya zorlar gibi.  

Eğer anneliği güzel ve karmakarışık bir ayrıcalık olarak nitelemeye ve çocuklarımıza yaptığımız en sevgi dolu ama bencil şey olarak bakmaya başlarsak, belki de annemin kullandığı önyargılı dili değiştirebiliriz. Yalnızca, annelikten fedakârlık olarak bahsetmeyi bırakarak, annelerin hakkında, hak ettikleri gibi konuşmaya başlayabiliriz.  

 

Çeviren (Tam Metin): Gaye Polat

(NYT, Karen Rinaldi, Motherhood Isn’t Sacrifice, It’s Selfishness, 4 Ağustos 2017)

Çeviren: 

Gaye Polat

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org