7 Haziran Manzaraları

Türkiye kritik bir seçim sürecini geride bıraktı. Seçim sonuçları ile ilgili pek çok spekülasyon yapılabilir ve halkın verdiği mesajlar masaya yatırılabilir. Bunlar arasında sanırız en dikkat çekeni ve fakat gördüğümüz kadarıyla medyamızda ve siyasi çevrelerde en az tartışmaya da değer görüleni “Yeni Türkiye” ve “Eski Türkiye” münakaşasına halkın 7 Haziran’da nasıl bir cevap verdiği konusudur.

Türkiye toplumunun veya halklarının zekası ile ilgili tartışmaların tarihi ülkemizde oldukça geriye gider ve genelde seçimler sonrasında verdiği mesajları müteakip övgüye mazhar olabilir. Çünkü galiba bu zamanların dışında ya Türkiye toplumunun fikrine ihtiyaç duyulmaz ya da toplumun kendisi ülkeyi durumdan vaziyet çıkartmak isteyenlere terk etmeyi tercih eder.

Bu veçheden bakıldığında 7 Haziran seçimlerine giderken Türkiye’nin mecliste temsil edilen partilerinin halk önüne çıkarken kullandıkları mesajlara aldıkları oy oranının belli bir ölçüde tekabül ettiğini düşünürsek ortaya çıkan tablonun manidar olduğunu teslim etmek gerekir. Kendisini “Yeni Türkiye”yi kurma misyonuna sahip parti olarak toplum karşısına çıkartan ve kalanları “Eski Türkiye” artıkları olarak niteleyen AK Parti’nin seçimlerden umduğunu bulduğunu söyleyemeyiz.

Peki toplum oldukça iddialı olan “Yeni Türkiye” yerine “Eski Türkiye” ile devam etmek istiyor mu? Sonuçlardan bu yaklaşımın da ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Sanırız toplum son seçimde uzun Kemalist yönetimler sonrası iktidara gelmiş ve Kemalist sekülarizmle mesafeli bir duruş sergileyen ülke tarihinin en uzun ve kesintisiz muhafazakar iktidarını eski Türkiye güçleri ile sınırlamak isteyen bir sonucu arzulamıştır. Yani Türkiye toplumu eski Türkiye ile yeni Türkiye’nin bir karmasının ülke yönetiminde söz sahibi olmasının daha güvenli ve doğru bir yol olacağını düşünmüştür ki ortaya çıkan tablonun zorunlu bir koalisyon seçeneğini taraflara dayatması da bu fikrinin en açık delili olarak karşımızdadır.

Kuşkusuz bu düşünme biçiminin pek çok nedeni vardır. Türkiye’nin Suriye politikasının ülke içinde ve Suriye’de oluşturduğu sonuçlar, –Kuzey Suriye’deki “Rojava” gerçekliği, mezhep gerginliği ve yoğun mülteci akını- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkanlık sistemini getirme noktasındaki yapısal değişiklikle ilişkili yoğun ısrarı, yolsuzluk iddiaları, Gezi Parkı olaylarına hükümetin genel yaklaşım tarzı ve müdahale biçimi ve nihayet Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olma yolunda en önemli parti içi sigortası konumundaki Abdullah Gül’ü elimine etmekten “gerekirse” çekinmeyeceğini göstermesinin genel “Milli Görüş” hareketi içinde oluşturduğu dalgalanmaları temel amiller olarak saymak sanırız yanlış olmayacaktır.

Fakat bütün bu amillerin ötesinde artık 8 Haziran itibariyle Türkiye siyasetinin kaçınılmaz bir paydası haline gelmesi resmileşen bir faktör seçim sonuçlarının şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır. Bu faktör HDP’dir. HDP parti olarak seçimlere girme kararındaki cesareti kadar seçim sürecinin bütün fırtınalı atmosferinde gösterdiği sabırlı dirayet ve akıllı siyasetle barajı geçmeyi sağlayacak çoğunluğu kazanmayı bilmiştir. Bu sonuçta eski Türkiye güçlerinden umduğunu bulamayan ya da geçici olarak vazgeçen Türkler kadar genel olarak muhafazakar partileri seçme temayülünde olan dindar Kürtlerin büyük kısmının 7 Haziran’da AK Parti’yi terk etme kararı oldukça etkili olmuştur.

HDP’nin bundan sonraki siyasi kariyeri kendisine yönelen Türklerle geliştireceği ilişkiyi hangi noktalara taşıyabileceğini göstermesi kadar muhafazakarlara parti içinde açacağı yere de pek çok noktada bağlı olacaktır. Bu faktörler kadar önemli olan nokta HDP’nin PKK ile ilişkisinin alacağı boyuttur. HDP’nin tam bir Türkiye partisi olarak ülkesel ve bölgesel merkeze yaklaşması ve bir bakıma hiçbir zaman gerçek sosyal demokrat siyasi kanat işlevini görememiş olan CHP’nin yerini alması için “yoğun bir çatışmasızlığa” ve en azından Türkiye sınırları içinde militarizmden uzak bir çerçeveye ihtiyacı vardır.

Ancak bunu sağlamak IŞİD’ın her bakımdan yükselişte olduğu mevcut Ortadoğu koşullarında olduğu kadar “Çözüm Süreci” ile ilgili şüphelerin daha fazla izhar edilmeye başladığı seçim sonrası Türkiye siyasi şartlarında oldukça güçtür. Şunu unutmamak gerekir ki özellikle seçim süresinde HDP bürolarına olan pek çok saldırıya ve Diyarbakır mitinginde yaşanan bombalı saldırıya rağmen Kandil’in şiddetten uzak durmayı tercih etmesi ve HDP’nin sakin olma ve sandığı adres gösterme yaklaşımı seçim başarılarının temel dinamiğini oluşturmuştur. Bu süreci devam ettiren bir trend HDP’nin Türkiye siyasetinde daha da fazla yükselişini gerçekleştirecek momentumu üretecektir.

Bu sürecin gelişiminde “Çözüm Süreci”ni başlatan ve ısrarla sürdürmeye çalışan AK Parti’nin tutumu oldukça belirleyici olacaktır. Ancak bu noktada maalesef bir dilemma ile karşı karşıyayız. AK Parti ve HDP sürecin gelişiminde kendi aralarında yaşadıkları bütün gerginliklere ve Gezi, 17-25 Aralık ve Kobani hadiselerine rağmen İmralı’dan gelen mesajların yatıştırıcı tonlamasının da tesiriyle Kürt meselesinin çözümü noktasında ülkeyi belli bir noktaya taşımışlardır.

Fakat seçim süreci iki partinin düellosuna dönüşmüş ve “Çözüm Süreci”nde kimin daha samimi olup olmadığı tartışması partiler arasındaki temel bir tartışma konusu haline gelmiştir. Bize kalırsa bu tartışma 7 Haziran seçimi için iyi bir seçim olmamıştır. Ülkenin böylesine ihtiyaç duyduğu bir barış süreci için kaçınılmaz iki taraf olan mezkur partilerin bu konuyu tartışırken daha itidalli olmaları memleketin birlik ve bekasının sağlanması için daha doğru bir yol olurdu. Ama böyle olmadı.

Tersine AK Parti “Çözüm Süreci”nin başarısını HDP’nin barajı geçmemesine bağlama temayülü gösterirken HDP’nin de barajı geçme meselesini sürecin selameti açısından kaçınılmaz görme yaklaşımını benimsediğini söylersek sanırız iki tarafa da adaletsizlik etmemiş oluruz. Halbuki HDP’nin barajı AK Parti blokajı olmadan geçmesinin iki partinin ilişkileri kadar yukarıda bahsini ettiğimiz Türkiyelileşme süreci açısından da muazzam sonuçları olacaktı. Ancak AK Parti blokajı HDP’yi Erdoğan karşıtı bir retoriğe daha fazla ittiği için seçimler neredeyse Erdoğan’ın başkanlık sisteminin referandumuna dönüştü.

Bu durumda HDP Erdoğan karşıtı bloğun desteğini de dolaylı olarak elde etme imkanına kavuştu ve bu AK Parti kurmaylarının barajı geçme meselesinin kendilerine karşı bir kumpas olduğunu düşünmelerine neden oldu. Bu durum AK Partili kurmayların “Çözüm Süreci”ni riske edecek bir retoriği benimseme uğruna HDP’ye yüklenmelerine yol açtı ki bunun neticesi de “Çözüm Süreci”ni bir bakıma HDP’ye terk etmek oldu.

Seçim sonrası AK Partiye yakın medya ve parti kurmaylarının demeçlerine bakıldığında “Çözüm Süreci”nin HDP’nin lehine ama kendilerinin aleyhine olduğu sonucunu çıkarttıkları kolaylıkla anlaşılabilir. Acaba gerçek böyle mi?

Seçimlerde AK Parti’nin kaybettiği %9’luk oy oranının en az yarısı muhafazakar Kürt seçmenine aittir ve bu noktadan bakıldığında AK Partililer haklıdır. Ancak buradaki soru şudur. AK Parti muhafazakar Kürtleri neden kaybetmiştir? “Çözüm Süreci” AK Partiyi gereksizleştirmiş ve HDP’yi Kürtlerin tek adresi haline getirmiş olduğu için mi bu oylar kaybedilmiştir? Yoksa HDP’nin merkeze yaklaşma ve Türkiyelileşme temayülü –ki bunun doğal siyasi neticesi partinin barajı geçmesidir- ve AK Parti’nin bu temayülü samimiyetsiz bulma ve partiyle “Çözüm Süreci” bağlamındaki ilişkisini barajı geçmeme koşuluna bağlaması mı muhafazakar oyların kaybına neden olmuştur.

Sanırız AK Partili kurmayların erken seçim tartışmaların yoğunlaştığı şu günlerde bu konu üzerinde biraz daha düşünmeye ihtiyaçları vardır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki AK Parti bu seçmeni kaybetmek uğruna milliyetçi seçmeni kazanarak iktidar olma yolunu seçerse Kürt sorununun daha da büyümesine ve HDP’nin bütün Kürtleri temsil eden yegane parti olmasına neden olacaktır. AK Parti’nin tekrar tek başına iktidar olabilmesi ve Kürt sorununu çözen parti olarak tarihe geçebilmesi için muhafazakar Kürt seçmeni kazanması gerekmektedir.

Bunun için de “Çözüm Süreci”ni HDP ile birlikte yürütmeyi ve partinin temel aktör olduğunu kabul etmesi gerekiyor. AK Parti’nin unutmaması gereken gerçek seküler seçmen kadar ve belki de ondan daha fazla bir şekilde muhafazakar Kürdün barışı istediği gerçeğidir. Bu noktada Kürtlerin devletle barışı sağlamakta kullanabilecekleri mevcut en güçlü ve kullanışlı araçları isteseler de istemeseler de HDP siyasasıdır.

Bu nokta-i nazardan bakıldığında seçim sonuçları ile Türkiye toplumu AK Parti’ye “muhafazakar demokrat” çizgiye çekilme görevi verirken HDP’ye de ülkenin gerçek sosyal demokrat partisi olma hüviyetini kazanabilme şansını vermiştir. Ancak bu görevin yerine getirilebilmesi ve şansın da iyi kullanılabilmesi için bu iki partinin birbirlerinin rollerini kabul etmesi ve“Çözüm Süreci”ni selamete ulaştırmaları gerekmektedir. “Yeni Türkiye” ve “restorasyon” ancak bu şekilde gerçekleşebilecektir.

Bunun için sürecin geldiği son noktaya tekrar dönüp silahsızlanmanın koşullarının tekrar Türkiye kamuoyunda karşılıklı suçlamalar ve rol çalmalar ötesinde konuşulmaya ihtiyacı vardır. Aksi halde Türkiye’nin Ortadoğu’da büyüyen kaostan kendi payına düşeni alması kaçınılmaz hale gelecektir.

msofuoglu@surecanaliz.org

(Süreç Analiz, 12 Temmuz 2015)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org