"YENİ ANAYASA"

SÜREÇ Araştırma Merkezi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 21 Nisan 2012 tarihinde İstanbul Üniversitesi Merkez Binası Doktora Salonu'nda “Yeni Anayasa” başlıklı üç oturumdan oluşan bir Konferans organize etti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri olan genç hukukçuların öncülüğünde hazırlanan Konferans klasik anayasa tartışmalarından farklı olarak temel tartışma konularını değişik bakış açılarıyla değerlendirecek akademisyenleri farklı toplumsal kesimlerden gelen konuşmacılarla bir araya getirmiştir. Bu çerçevede hukuk dünyamızın önde gelen isimlerinden Prof. Sacit Adalı ve Prof. Mümtaz Soysal gibi isimlerin yanısıra Ufuk Uras, Berat Özipek ve Ayhan Bilgen gibi sivil toplumun önde gelen insiyatifleri konfernasımızda biraraya geldiler ve "Yeni Anayasa" kadar "Yeni Anayasa"nın yapım sürecini değerlendirdiler. SÜREÇ Araştırma Merkezi olarak “Yeni Anayasa” konferansımızın anayasa tartışmalarına ve sürecine olumlu katkılar yapması temennisiyle toplantı özetlerini kamuoyu ve medyanın ilgi ve bilgisine sunuyoruz.

Açılış Konuşmaları:

Ozan Salmış (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi, SÜREÇ Araştırma Merkezi Anayasa Konferansı Koordinatörü): Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner. (Konfüçyüs)

Hukuk ve adalet kavramları tarih boyunca hep insanlığın ilgisinde olagelmiştir. Medeniyet ve aydın insan düşü/özlemi de adaleti ve hukuk düzenini merkez almıştır. Tarihte isyanlar, istekler, tartışmalar, müzakereler de önemli oranda kaynağını bu kavramlardan ve akrabalarından almıştır.

Ülkemizde de ilk anayasa 1876’da hazırlanmış olan Kanuni Esasi’dir. Daha sonraki dönemlerde anayasalarımız 1921’de, 1924’te, 1961’de ve 1982’te tam dört kez değişmiş, yenilenmiştir. Burada temel tartışma anayasaların bir toplumsal sözleşme olarak halkın iradesini ne oranda yansıttığı olmuştur. Çünkü genellikle darbeler sonrasında oluşan anayasalar, birer vesayet belgesi durumundadır; bu bakımdan mevcut anayasa da benzer değerlendirmelerden kurtulamamıştır.

İhering; yurttaşların eşitliğine dikkat çekerek, adaleti yorumlamıştır. “Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır.” Bugün anayasada adalet ve eşitliğin sağlanmasına ilişkin vurgu tüm kesimler tarafından öne çıkartılmaktadır. Dolayısıyla ülkemizi 21. Yüzyılda ileriye taşıyabilecek, herkesin ve her kesimin kendisini içinde bulacağı bir anayasa özlemi ve beklentisi kendisini göstermektedir. Katılımcı; çoğulcu; demokratik; özgürlükleri önceleyen, öznenin toplum/halk olduğu bir anayasa vurgusunun öne çıkması, toplumun ulaştığı bilinç düzeyi ile yakından ilgilidir.

Bir başka düşünür Ulpianus ise; hukukun buyruklarını üç kategoride topluyor: “Hukukun buyrukları şunlardır: Dürüst yaşamak, başkasına zarara uğratmamak, herkesin hakkını vermek”. Toplumsal sözleşmenin ilkelerini belki de buradan başlatmak gerekir.

Albert Camus “Adalet olmadan düzen olmaz.” diyor; galiba hepimiz bir nebze de olsa ÖNCE ADALET ve HUKUK diyoruz. Tüm düşünceler ve bireyler için elbette. Şimdi daha aydınlık bir ülke için demokratik bir hukuk düzeni oluşturmak adına ortaya koyduğumuz bu etkinlik hepimizi heyecanlandırıyor.

Ben, çok değerli konuklarımız, hocalarımızın olduğu bir ortamda sözü çok da uzatmak istemiyorum; inanıyorum ki hukuk fakültesinin öğrencileri olarak bizlerin de bu sürece bir katkısı tüm arkadaşlarımızı, hocalarımızı ve katılımcıları mutlu kılacaktır.

Saygılarımı ve katkılarından dolayı fakültemiz dekanına, rektörüne, katılımcılarına da teşekkürlerimi iletmek istiyorum; HOŞGELDİNİZ ve KOLAY GELSİN.

Adem Sözüer (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı): Türkiye’de zinde kuvvetler her zaman yeni anayasa çalışmaları yapmışlardır. İstanbul Üniversitesi de bugüne kadar ki anayasalara katkı yapmıştır. Olumlu olumsuz birçok açıdan bakılabilir, bu sefer biraz farklılık var. İstanbul Üniversitesi olarak geçen sene “Suç ve Ceza Film Festivali” yaptık, askeri darbeler ve geçmişle hesaplaşma konusuyla bağlantılı dünyanın çeşitli bölgelerinden oyuncu, senarist 50’ye yakın kişi geldi. Arjantin, Rusya, Japonya gibi ülkelerden gelen insanlar tecrübelerini aktardılar. Bu bakımdan İstanbul Üniversitesi anayasa çalışmalarında ve darbelerle yüzleşmede öncü olabilir.

İstanbul Üniversitesi olarak 2 uluslararası toplam 4 sempozyum düzenleyerek dünyanın 60 kadar hukukçusunu ve Türkiye’de farklı görüşlerdeki anayasa hukukçularını bir araya getirdik. Anayasa sadece anayasa hukukçularının işi değil, siyasetçileri ve diğer toplum kesimlerini, insan hakları, kadın örgütleri gibi bütün yapıları sürece entegre etmek gerekir.

İstanbul Üniversitesi toplumun çeşitli kesimlerinin düşüncelerini, talebi olanları, sesini duyuramayanları da kapsayan bir amaçla bir anayasa raporu üzerinde çalışmaktadır. Süreç Araştırma Merkezi de bugünkü tartışmaları verirlerse hazırlamakta olduğumuz rapora onlarınkini de ekleyebiliriz.

Bütün bu anlatılanlar göstermektedir ki Türkiye yeni anayasa yapma süreçlerinde eskiye nazaran en azından daha yeni yöntemlerle gayret etmektedir. Daha iyisi olmasa bile Türkiye yeni bir anayasa yapmalıdır. Sürecin bir parçası olan halkın bizim anayasamız demesi bile ve sadece bu sebeple de olsa yeni bir anayasa yapılarak toplumla olumlu manevi bir bağ kurulabilir.

Şunu da söylemem gerekir, bugün insanlar düşünceleriyle yeni bir anayasa istemektedir ama gelecek nesillerin perspektiflerini de karartmamalıdır. Gelecek için de bütün kararlar verilmemelidir. Çok fazla değiştirilemezler yapmadan gelecek nesillerin düşüncelerini yok saymamak gerekir.

Bizler, Hukukçular mümkün olduğu kadar kendi kimliklerimizden sıyrılarak, sadece mesleğimiz icabı düşünmeliyiz. Bir hukukçu nereye atanırsa atansın kendini atayanın ne düşüneceğini düşünerek değil, onu tatmin etmek için değil kendi tarafsız hukuk düşüncesiyle hareket etmelidir. Bu yüzden otonom kişilikler olmamız önemlidir.

Türkiye’deki kadın hareketi Türk Ceza Hukuku üzerinde çok etkili olmuştur. Bugün ki iktidar partisi de kadın hakları için olumlu adımlar atmıştır. Kafamızdaki bariyerlerden sıyrılarak Türkiye’deki kadınların her alandaki temsilini anayasal olarak gerçekleştirmeliyiz.

Yeni anayasamız yeni cephelere sebebiyet verici şekilde olmamalı, fakat geçmiş ile hesaplaşma gerektirdiği için bu vazgeçilmez iş bizi zorlamaktadır. Ama temel düşünce kim ne hata yaptı değil, herkes kendi içinde bunları sorgulamalı ve çok derin bir hesaplaşma yapmalı. Başkalarını sadece sanık sandalyesine oturtmak yeterli değildir, gerekirse bu da yapılır ama sadece ceza hukuku yöntemleri ile bunları yapmak yeterli değildir. Kapsamlı ve derin bir hesaplaşmanın gerekliliğine inanıyorum, ama belirtmiş olduğum gibi bu yeni cepheleri doğuracak şekilde olmamalı.

Hatalarımızı ifade etmeliyiz. Bazı kesimler biz hata yaptık derlerse, bu hesaplaşmanın salt ceza hukuku ile yapılmasının da önüne geçilmelidir. Ceza hukuku yan etkileri olan bir olgudur o yüzden gerçekten gerekli olduğu dönemlerde bu yapılmalıdır. Eskiden işlenen suçların cezalandırılması kadar önemli olan da kimin neyi neden yaptığıdır, işin bu tarafına da ağırlık verilerek, bu şekilde devam edecek sürecin daha ılımlı bir ortamda geçirilebileceğine inanıyorum.

Ayşe Ayçiçeği Dinn (İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı): Yeni anayasa gerekli mi sorusuna iki cevap verilebilir. Birincisi; suni bir süreçtir toplum manupule ediliyor böyle bir gereksinime ihtiyaç yoktur. İkincisi ise gerçekten böyle bir gereksinimin olduğudur. Toplumda yeni anayasa yönünde ihtiyaçlar olduğu görülmektedir ve sivil toplum kuruluşlarının bu konuda çabaları önemlidir.

Türkiye’de yapılan anayasalar hep olağandışı durumlarda yapılmıştır. Entelektüel faaliyetin ötesinde anayasa konusunun herkes tarafından özgürce konuşulması demokratikleşme açısından önemli bir katkı olurken, konuşma kültürümüze de katkı sunmaktadır. Empati kurabilen, karşı fikirleri dinleyebilen süreçlerini içselleştirmemiz açısından da bu tür faaliyetlerin çok önemli olduğunu düşünmekteyim.

I. OTURUM:

Murat Sofuoğlu (Moderatör & SÜREÇ Direktörü): Farklı kesimlerden gelen katılımcıları esas alan ve ortak paydayı hedefleyen bu çalışmaların ve tartışmaların olması kadar zenginliklerin de vurgulanması önemlidir.

Bugüne kadar ki anayasaların yapıcıları arasında bulunanlar İstanbul Üniversitesi’nde zamanında görev almış hukukçulardı. Şimdi ise bu üniversitede farklı düşüncelerin ifade edildiği, demokratik süreçleri ele alan yeni anayasa toplantıları düzenlenmekte, bu da ülkemizde bazı engellerin aşıldığını göstermekte.

Prof. Dr. Sacit Adalı: Tarihi İstanbul Üniversitesi’nin tarihi mekanında bulunmaktan son derece gurur duyduğumu öncelikle ifade etmek isterim. Tarihin derinliklerinden gelen seslerle burada beraberiz. Sadece biz bize değiliz, yerin altı kadar üstü, üstü kadar altı da kıymetlidir. Kimler geldi, kimler geçti, daha da kimler geçecek kim bilir fakat geçerken iz bırakmak önemlidir.

Türk insanı bugünkü haline gelene kadar çeşitli dönemler geçirdi. İdare edenler nazarında bir kul olarak algılanmaktaydı. Padişah kendi yakınında bulunanlara, bürokratik kademeyi işgal edenlere kullarım şekliyle, bizim kullandığımız kul lafından daha farklı bir şekilde de olsa kullanmaktaydı. Böyle bir ifade ile acaba daha da mı büyümek istiyorlardı orasını hala çözebilmiş değilim.

Şimdi daha da eşitlikçi çoğulcu bir topluma geçiş döneminin sancılarını çekiyoruz. Vatandaşlık anlayışından, karşılıklılık, eşitlik geçişi vardır; vatandaşla devlet arasında bunun mücadelesi verilmektedir bugünlerde. Birileri bir zamanlar elde ettikleri statükoyu devam ettirmek isterken, eşit olmak isteyenlerle bir mücadele yaşanmaktadır.

Bir şey hukuki olabilir ama meşru olmayabilir. Meşruiyet halkın rızasının olmasıdır, kişinin yapılanları kabul etmesidir. Yeni anayasa çalışmalarına ne kadar katılım olursa o kadar yeni anayasa meşru olacaktır. BDP’nin yeni anayasa çalışmalarına katılması bu bakımdan çok olumludur. Yarın bu tartışmaların dışında kalmayanlar nezdinde de bu anayasa meşru bir anayasa olacaktır. Ama demokratik anayasa safhasında çoğunluğu temsil edenler dediklerini kabul ettirecektir. Eskiden çoğunluk anlayışı diğerlerinin düşüncelerini kal’a almazken şimdi Türk insanı kendisinin dışında kalanların da hak ve özgürlüklerini dikkate almaktadır, azınlık lafı artık yoktur. Lozan Antlaşması’nda azınlıklar fazladan vatandaşlık haklarına sahiptirler. Biz onu da istemiyoruz, azınlık varsa o da benim, çoğunluk varsa o da benim.

Müşteri gibi, hizmet almak için bedelini ödeyerek, bedelin en iyi karşılığını kim verecekse onu seçeceksiniz. Boş vaatlerle iktidar seçilmesinin zamanı geçti artık. Siz gençler tarihin değiştiğini yarın çocuklarınıza anlatacaksınız. Yaşıyorsunuz ve yarın bizzat bugünlerin izleyicisi olacaksınız.

Mühim olan taleplerin karşılanmasıdır. Sivil anayasa derken insanımızın ihtiyaçları, düşüncelerini ifade edebilmeleri ve bu hisse sahip olmaları son derece önemli bir konudur. Meclisin yeni anayasa çalışmaları kapsamında üniversiteleri muhatap alması son derece önemlidir. Bugün sadece beyaz Türkleri değil herkesi dinlemektedirler. Bu yapıldığı ölçüde, insan insan yerine konduğu ölçüde önemli bir yol alacağız, tabi bu yetmeyecektir. Ama değiştirilmesi teklif dahi ettirilmeyen maddelerle gelecek nesilleri ipotek altına alıyoruz. Biz yarını düşünmek ama öncelikle bugünü refah içinde yaşamalıyız, buna layığız da. Sadece birileri değil herkes, her din ve ırktan insanlar bu eşitliğe sahiptir.

Bu devir çok şeyin değiştiği, bizden öncekilerin arkaik olduğu ama her birinden ders alacağımız bir devirdir.

Prof. Dr. Nihat Bulut: Türkiye’de yeni anayasa gereksinimi konusunda artık şüphe kalmamıştır. Meclisin %95’lik bir temsille yeni bir anayasa yapma imkanı vardır. Aslında darbelerde hükümetler gider ama olan meclise olur. Cumhuriyet’in ilk meclisinin bazen Atatürk’e bile yetkilerin devrinde kaygıları olmuştur.

1960 darbesinin meclisin bir türlü toparlanamaması yönünde olumsuz katkısı olmuştur. Bugün ise meclisin yeni bir anayasa yönünde önemli bir şansı vardır. TBMM Türkiye’de sisteme damgasını vurabilmelidir. Sadece darbeler muhtıralar değil, pek çok konularda (cumhurbaşkanlığı seçimi vb) TBMM istediğini yapamadı, bu bizde hem demokratik bir meclis hem dış politika açısından önemli kayıplara neden oldu.

TBMM kendisini hukuken de sistem içerisinde kendisini güçlendirmelidir. 1960 darbesi ile meclis senatonun ve doğal üyelerin varlığı ile yetkilerinin bir kısmını devrederek demokratik bir meclis konusunda önemli kayıpları olmuştur.

O zaman Meclis halkın egemenliğini kullanan bir organ olmaktan çıkarıldı. Bu bağlamda TBMM çok da tartışılan dokunulmazlık konusuna dokunmamalıdır. Meclistekiler gelip geçicidir ama orayı sarsacak bir mekanizmanın da kurulmaması gerekmektedir.

Anayasamız ideolojiden arındırılmalı, başlangıç kısmı anayasamıza dahil edilmemeli ve sadece insan haklarına vurgu yapılmalıdır. Belki geçmişe vurgu yapılabilir bu ülkenin kurulmasında pay sahibi olan insanları anarak.

Vatandaşlık bir haktır; etnik vurgulamaya ihtiyaç duyulmadan çerçevesi çizilebilir.

Değiştirilmez hükümlerde, ölülerin dirilere hükmettiği bir gerçektir. Düşünün ki “bilim özgürlüğü”nün bile sınırları bu hükümlerle belirlenmeye çalışılmıştır. Bu maddeler de geleceğimizi ipotek altına almamalıyız. Bunun anayasa mahkemesinin karar alması sürecindeki tartışmaların da azalmasına olumlu katkısı olacaktır.

17. maddeye hiç dokunulmadı. Kişi özgürlüğüne dokunulmadı. Bilim özgürlüğü önemlidir, bilimsel düşüncenin tehlike içereceğini düşünerek kısıtlamak doğru değildir.

Meclis kadar siyasal partiler de önemli, çok şükür siyasal partilerin kapatılması da zorlaştırıldı. Parti kapatılacaksa şiddet unsuru şiddetle aranmalıdır. Siyasal partilerin yaşaması da son derece önemlidir çünkü.

Sosyal haklar ikinci sınıf görülen haklar, fakat yurttaşların tamamını ilgilendiren önemli konudur aslında bu bakımdan kısıtlamalar kalkmalıdır.

Anayasa yargısı konusunda; anayasa mahkemesinin çoğunluğunun en azından %50’si TBMM tarafından seçilmesi önemlidir. Asker sivil ilişkileri epeyce düzeltildi ama hala bu konuda anayasada eksiklikler var. Askeri Yargıtay ve Askeri İdare Mahkemeleri’nin kaldırılması lazım; askeri yargı disiplin ile uğraşmalıdır, üst mahkeme olarak Yargıtay ya da Danıştay’a gitmelidir.

Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısı Meclis tarafından seçilmelidir.

YÖK gibi kurumların anayasada bulunmaması gerekir. MGK’nın anayasada yer almasına gerek yok. Yapılacak yeni anayasada güvenlik ihmal edilmemeli. Özgürlüğü esas alan ama güvenliği de ihmal etmeyen bir yapıda düşünülmeli.

Milletvekili dokunulmazlığı ve maaşları ile beraber sanki müthiş bir koruma olarak bütün suçlara karışmış insanlar gibi algılanıyor. Nasıl algılanırsa algılansın dokunulmazlığa dokunulmamalıdır.

Özgürlük konsepti anayasa yapım süreçlerinde her zaman önemlidrir. Ama güvenlik de ihmal edilmemelidir.

Doç. Dr. Ufuk Uras: 28 Şubat’tan Balyoz’a önemli bir süreç yaşamaktayız. 21.yy bir dönemin kapandığı ama yeni bir dönemin de tam başlamadığı oluşmadığı ve sancılarının da devam ettiği bir süreç. Böyle bir geçiş döneminde bizim de “geçiş” toplumu oluşumuzdan sözedilir. Ancak gariptir ki bir türlü geçiş yapamıyoruz.

Biz maalesef çok ‘sert’ bir konjenktürden geldik. Bu bakımdan kendi iç seslerini bulmaları bugünün gençleri için önemlidir. Geçen hafta Bursa’da Suriye demokrasi hareketini düzenleyen gençlerle beraberdik. Onlar Arap Baharı yaşanan Ortadoğu’ya nazaran Türkiye’deki durumları sormaları üzerine, bizde dört mevsim birden yaşanır demiştim.

Anayasa uzlaşmada tüm düşüncelerin yan yana gelmesi önemlidir. Anayasa sürecine köstek olanların seçimlerde büyük kayıplar elde edecek olması önemli bir avantajdır. Masadan kalktıkları anda fatura ödeyeceklerdir. Anayasa, uzlaşma konseyinden geçmezse de geçse de iktidarın lehine olacaktır.

Referanduma %40’ın hayır demesi yanlış bilgilendirmedir. Önce bu meclisin anayasa değiştirme yetkisi yoktur dendi, sonra bu suni bir çabadır dendi. Sonra anayasa uzlaşma konseyinde yer alındı.

Anayasa mahkemesine bireysel başvuruyu önemsiyoruz. Sadece iktidar başvuramıyor herkes başvurabiliyor.

İktidara yarayan şeylere muhalefet etmek mekanik düşünmek mantıklı değildir.

Kişi hak ve özgürlüklerinde sorun olmayacaktır ama kolektif haklar konusunda, ana dil meselesinde sorun olabilir. Sayın başbakan da böyle bir şüphe var. Kolektif haklar ile bireysel haklar arasında da ayrıştırma sorunu vardır. Ama prensip olarak insanların dilini, kültürünü yaşaması temel hedef. Kimliklerin garanti altına alınacağı bir süreç yürütülmelidir. Maksimalist hedeflerle bakmamak lazım, benim açımdan virgülün bile değişmesi yeterli.

Darbenin 30. yılında herkesin arka cebinde bir anayasa taslağı var, artık yeni anayasa için bunları optimum şekilde harmanlamalıyız.

Adalet mülkün temeli olmazsa o zaman ‘adale’ mülkün temeli olur. Egemenliğin kaynağı millet mi iç hizmet kanunu mudur? Egemenliğin kaynağı millettir ama milletin de sahibi vardır demiştir Kenan Evren. Kulun kula egemen olmadığı demokrasinin teminatı bir anayasa olmalıdır. Fakat hukukçuların %70’inin devletin çıkarını esas alması bizi kapı kulu kültürüne götürmektedir.

Geçmişin bazı aydınlarında olan “biz de akıl var ve orduda da güç var” anlayışından halk var diyebildiğimiz bugünlere gelmek önemli.

Doğruyu ve yanlışı bir gruba göre tasarlamamalıyız. Peki neden yapılması gerekenler çok açıkken şüphe ediliyor. İktidarda Gorbaçov sendromu var. Değişimler iktidarın altındaki halıyı da kaldırır mı diye düşünüyorlar. Gelecek kuşakları düşünerek meselelere bakmak önemlidir.

Kapılmak kültürü içinde değil ‘demokratik’ bir kültür içinde hareket etmeliyiz.

Doç. Dr. Bekir Berat Özipek: İlk defa sivil anayasa idealine bu kadar yakınız. Eğer başarabilirsek yeni anayasa bizim ilk defa kendimizi içinde bulabileceğimiz sahipleneceğimiz bir anayasamız olacaktır. Anayasa yapımını gerçekleştiremezsek ise bizi demokratikleşme sürecinde olumsuz etkileyeceğinden yeni anayasa önemlidir.

Yeni anayasada insan hakları kurucu temel ilke olmalı, devlet değil birey önde olmalı, değişmez maddelere yer vermemeli. Değiştirilmez ya da değiştirilmesin demek biz yeni anayasa istemiyoruz demektir; 1982 anayasasında ilk üç maddedir.

Atatürkçülüğün ya da herhangi bir ideolojinin anayasada olmaması gerekir. Sorun Atatürkçülüğün var olması değil resmi ideoloji olarak herkese tatbik ettirilmeye çalışılmasıdır. Ben liberal düşünceye inanan bir kişi olarak liberalizmin de resmi ideoloji olarak ayrımcılık yapılmasını düşünmüyorum. Bu zaten liberalizme de uygun olmaz.

Değişmez maddeler kapsamında her şeye itiraz ettiğim anlamına gelmiyor, Ankara’nın Çorum’la değiştirilmesini talep etmiyorum; ama bunun değiştirilmez bir madde özelliği taşımasını doğru bulmuyorum.

Vatandaşlık Türklükle ilişkilendirilmeden herkesin kendisine dair şeyleri içinde bulacağı bir vatandaşlık düşünülmeli, eğer ki vatandaşlık kavramı üzerinde anayasada yer alacak maddeler var olacaksa.

Bireyler bireysel haklarını kolektif bir şekilde de kullanılabilmelidir. Azınlık hakları da önemlidir. Gönül istiyor ki azınlık statüsü bazı vatandaşlarımız için sığınılacak bir şemsiye olmaktan çıksın, bu ihtiyacı hissetmesinler, ama Türkiye’de her şeyi sağlam kazığa bağlama düşüncesi de bir gerçektir.

Din ve vicdan özgürlüğü olmalı, devletin tarafsızlığı olmalı, Diyanet İşleri’nin anayasal özellikleri kaldırılmalı. Zorunlu din dersi kalkmalı. Alevi sorununun çözümü açısından da Cem Evleri gibi diğer din ve inançlara bağlı ibadethanelere olan ayrımcılık kalkmalı. Zorunlu askerlik kaldırılmalı, vicdani ret olmalı. Başörtülü kadınlara ayrımcılık ortadan kalkmalı. Yerel yönetim düşünülmeli, zira Türkiye merkezi yönetimi taşıyamamaktadır. Demos kesin olarak sağlanmalıdır.

Bu yeni anayasayı beraber yapacağız, o yüzden benim tüm söylediklerim içinde olması mümkün değildir. Bence yeni anayasa kısa olmalıdır. Ama galiba uzun olacak.

Bundan 10 yıl önce üretilen yeni anayasa yaklaşımlarına bakıldığı zaman taleplerin şimdiye oranla daha zayıf ve ihtiyacı yansıtmayan bir şekli vardı.

Anayasa önerilerinde birbirinden farklı düşünen kesimler, bazı konularda yakınlaşma eğilimine düşmüşlerdir farkında olmadan.

Monarşiyi denedik. Meşrutiyeti denedik. Şimdi de ciddiyeti deneyelim.

Ben senin beni sevme ihtiyacını sevdim derler ya, işte biz de bu yeni anayasa yapma sürecini seviyoruz. İlk defa defansta değiliz, talep eden bir pozisyondayız ve bu durumu çok önemsiyoruz.

***

II. OTURUM:

Prof. Dr. Mümtaz Soysal: Bugüne kadar yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı toplantılara çağrıldığımda gitmedim ama burada siz neyin yanlış olduğunu düşündüğünüzü bizlere anlatın dediğiniz için buraya geldim ve teşekkür ediyorum.

Genç arkadaşlarımın yanında onların art niyetli olmayan ve bu toplantıyı düzenleyenler de genç oldukları için burada olmak istedim.

Yeni anayasa yapmak isteyen kimlerdir? Yeni kurulan bir devlet mi var, Türkiye Cumhuriyeti yıkıldı da yeni bir anayasa mı yapılacak? Özde yaptığımız bir anayasa değişikliğidir. Tüm maddeleri değiştirme biçiminde de olabilir bu, ama bunun adı anayasa değişikliğidir. Yeni anayasa yapma diye bir hüküm yok. Cumhuriyetin tarihine baktığımızda devleti yapanların önce bir anayasa yapalım şeklinde bir fikirleri yoktu, bir süreklilik vardı. Nisab-ı müzakere yapıyorlardı.

Dünyada yapılıp da halen uygulanan anayasa ABD anayasasıdır. Anayasa konusunda bu çeşit kopmalar oluyorsa, yeni anayasa diyorsak onun bir gerekçesi olması gerekir. Sivil anayasa deniyor, yeni anayasa deniyor, ama başka türlü söylenmesi gerekiyor.

Bugünün Türkiye’sinde anayasaları askerler yaptırıyormuş. Peki o zaman Cumhuriyeti kim kurdu, siviller birden biz cumhuriyet mi kuracağız dediler. Cumhuriyetin kurucusu M. Kemal Atatürk öyle bir devlet kuralım ki sağlam olsun demiştir. İlk TBMM’de askerler hem asker hem de TBMM üyesi olabiliyordu.

Yeni anayasa yapacaklara tavsiyem ne yapacaklarına karar vermeleridir. Ne bu sistemi muhafaza edeceksiniz, ne biz bir şeyin devamıyız diyeceksiniz. Dünyada her ülke kendisine göre yapmıştır. Çünkü yeni anayasa denirse darbe mi oldu ne oldu derler.

27 Mayıs’ta bile ‘Yaşasın 2. Cumhuriyet’ söylemi dile getirildiğinde bu kabul görmemişti. Cumhuriyeti çağdaşlaştırarak hayatta tutmak gerekir. Değerler muhafaza edilmelidir, Cumhuriyet bizim kendi yarattığımız bir değerdir. Başkaları bize gelip yardımcı olmadılar tam tersi köstek oldular. Elinizdeki isterseniz oyuncak deyin isterseniz çok önemli bir şey deyin onu çok iyi muhafaza edin.

Ben neden yeni anayasa söylemine karşıyım. Anayasayı değiştirelim, hatta görenler de yeni desin ama anayasa değişimine önderlik edenler için şunu söyleyebilir miyiz? Bütün toplum kalktı da yeni anayasa yapalım demedi, ama bir parti istedi.

Bir işe kalkışanların ne söylüyorsa ona uygun davranmaları gerekir. Ekranlarda söylenen çıkan reklamlarda anayasa için bir sürü şey söylenirken cumhuriyet kelimesi içinde geçmiyor bile.

Bir anayasa yapmak istiyorsanız önce birkaç değişiklik yapın da insanlar özgürlüklerine yeni bir değişiklikle kavuşacaklarına, size inansınlar. Yapıyoruz diyorlar ama hala aynı.

Kaç yıldır Türkiye’de seçim barajı %10’un altındaki partileri olumsuz etkiliyor, tüm dünyada farklı sistemler olmakla birlikte bu baraj genel itibariyle daha düşüktür.

Ben kendimi ikna edebilmek için sizin bunu gerçekten yapabileceğinize yönelik bir takım işaretler bekliyorum. Onun dışında da belki de yeni kelimesi değiştirilemeyen maddelerin değiştirileceği için getiriliyordur.

İnsanlar heyecan ve umut içinde toplum sözleşmesi isterken, siz yeni anayasa yapacağız diyerek halkı ikna ediyorsunuz. Yeni anayasa yaparken anayasanın kutsal dediğiniz kavramlarını uygulamıyorsanız, yapabileceğiniz halde, yeni anayasada yaparız diyorsanız benim içimde bir heyecan yok. Yeni anayasa yaparken temel anayasal hükümleri uygulamıyorsanız ondan hayır gelmez.

Ben hem siz gençlere, hem İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne olan saygım ve buraya dair düşüncelerimden dolayı buraya geldim.

Galiba gitgide muhafazakarlaşıyorum. Doğruyu muhafaza etmek lazım.

Burada öyle bir başlangıç yapacaksınız ki yeni anayasa için, eskisinin meşruluğunu ortadan kaldırmanız gerekir. Kendinizi meşruluk içinde hissederek bunu yapmanız gerekir. Yeni anayasanın başlangıcından nasıl bir edebiyat kullanılacak ki, hem insanlar tatmin olacak hem siz memnun olacaksınız. Devlet saçmalayamaya başladıysa o zaman korkmak gerekir. Elbette ciddilik gerekir ama o zaman da gerçekten de samimiyet gerekir.

Ben değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerden dolayı yeni bir anayasa yapılmak istendiğini düşünüyorum. Ama bunu yaparken de yeni anayasanın varlığına meşruiyet kazandırırken de yanlış şeyler yapmamamız gerekir. Burada bir toplum sözleşmesi olduğu söyleniyor ama baktığımızda çoğunluk iktidarın neyi gerçekleştirmek istiyorsa onu yapmak için daha çok söz hakkına sahip olduğu görülüyor.

Doç. Dr. Hüseyin Özcan: Geçmişiyle yüzleşemeyen bir toplumun geleceği inşa edebilmesi çok zordur. Bu açıdan kendi anayasa tarihimize bir bakalım. Bizim anayasa tarihimiz İskandinav ülkelerinin birçoğunun anayasa tarihinden ve demokrasi tecrübelerinden daha eskidir.

1876 Kanuni Esasi’nin yapımında halkın seçtiği kimse olmamış, padişahın seçtiği bürokratlar yapımda rol oynamıştır. O zaman II. Abdülhamit bu anayasanın yapımı için “Cemiyet-i Mahsusa”yı kurmuştu. Anayasa yapımında en büyük sorun padişahın maddeleri dayatmasıdır. Mesela padişahın bazı durumlarda sürgüne yollama (113. madde) hakkının olması gibi. Halkın bunu kabul etmesi pek mümkün olmasa bile o zamanki başkent ile halk arasında ciddi bir kopukluk var. Sonuç olarak 1876 hiyerarşik bir anayasadır.

1921 anayasası (Yeni Anayasa) ise bir uzlaşma metni olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul’dan gelen eski meclis üyeleri, Müdafai Hukuk Cemiyeti’nin ve belediyelerin seçtiği üyelerden mevcut meclis oluşturulmuştur 1920’de. Anayasa çalışmaları sonrası ilk mecliste 1921’de kabul ediliyor. Başkentten gelen mebusların bu süreçte etkili olduğu gözlemleniyor.

1921 anayasasında 1876 Kanuni Esasi’ye atıflar yapılıyor. 1921 anayasasıyla çatışmayan Kanuni Esasi hükümlerinin geçerli olduğu söyleniyor.

1924 anayasası için nasıl bir anayasa çalışması yapılacağı yönünde bir görüşme yapılarak çalışmalara başlanıyor. 29 Ekim 1923’de temel anayasa değişiklikleri yapılıyor. Bu değişiklikler yapılırken geçmişteki prensiplere pek uygun hareket edilmiyor. Yeni Anayasa’nın nasıl yapılacağı Kanun-i Esasi’nin belirlediği hükümlere göre değil Parlamento’nun aldığı bir karara göre belirleniyor.

Sonuç olarak 1924 anayasası 1876 ve 1921 anayasalarını değiştirmiştir ve ‘çerçeve’ bir anayasa olmuştur.

1960 darbesi sonrasında kurucu meclis yapılıyor, her ne kadar sivil toplum kuruluşlarından üyeler olsa da bunlar da Milli Birlik Komitesi etkisinde olmuştur.

Bizim anayasalarımızda halk unsuru 1921 ve 1924 anayasalarında vardır.

Eğer 1982 anayasasının 175. maddesine göre anayasa değişikliği yaparsak bu yeni bir anayasa olmaz. Anayasa değişikliği olur.

1924, 1960, 1982 anayasalarından belli bir sistematik vardır. Yani yeni anayasa yapımında farklı bir sistem benimsemek zorunda değiliz. Esas konu parlamento eski usullere göre mi yoksa yeni usullerle mi yeni bir anayasa yapımına girecektir önemli olan bu konudur.

Prensip olarak yeni anayasa hiçbir şeye hemen ve doğrudan fayda getirmeyecek, sadece eski anayasalar ve usulleri ile yüzleşme yapılacaktır. Türkiye’nin sıkıntılı meselelerine çözüm getirmeyeceğine inanıyorum.

Halk yeni anayasaya sahip çıkar, meclisin önünde yeni bir anayasa çıkana kadar buradan gitmem diyerek kendi anayasasını sahiplenirse, bu meclis bu anayasayı çıkartma konusunda daha kararlı hareket edebilecektir.

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Yıldız: Eskiden beri Fransız Devrimi’nden beri asli kurucu iktidar meselesi hep tartışılagelir bir konu olmuştur. Asli kurucu iktidarın harekete geçmesi için hukuk dışı bir alan olarak sözkonusu olmalıdır denir. Yani bir hukuk boşluğu olmalı. 1982 anayasasındaki değiştirilemeyecek maddelerde tali kurucu iktidar bunu yapamayacağı için hukuk dışı bir durum doğması için ancak bir darbe ya da olağanüstü bir durumun olması gerekir diye söylenmektedir, ama ben buna katılmıyorum.

Modern devlette bir monark egemenliği vardır ve bir de devlet egemenliği vardır. Post-modern devlette ise uluslar arası hukukun gelişimi çerçevesinde devlet egemenliği bile sınırlanabilir bir kavram haline gelmiştir. Bu durumda hukuksal boşluktan nasıl bahsedebiliriz?

Hukuk devleti kavramı yargı ve yürütmeyi denetleme ihtiyacından ortaya çıktı. Bunun daha ileri noktasında hukukun evrensel normları çerçevesi ve denetlemesi ortaya çıktı. Yani halk egemenliğinin ötesine geçiyoruz. De facto olan halk egemenliğidir ama de jure olan da demokratik oluş ve hukuka uygunluktur. Asli kurucu iktidar bu durumda istediği gibi egemen değildir. Bu durum uluslar arası hukukun anayasallaşması olarak da nitelendiriliyor.

AB içinde üye devletlerin egemenlikleri sınırlandırılmaktadır. Brüksel’de alınan bir karar sizin bir iç hukukunuz gibi norm olma özelliğine sahiptir. Böyle bir dönemde acaba hala böyle ayrımlardan bahsedebilir miyiz?

Almanya’da anayasal devlette yasama, yürütme ve yargı insan hakları için sınırlandırılmaktadır. Yasama istediği gibi at oynatamaz, hukukun evrensel değerlerini göze alması gerekmektedir. Burada sadece demokratik devletten yola çıkarak halkın rızasına uygun bir yönetim biçimi vardır denilemez.

Meşruiyet eşittir demokrasi, hukuk ve halkın rızasıdır. Böyle bakarsak asli kurucu iktidarın hukuk dışı olduğunu söyleyemezsiniz. Asli kurucu iktidar da hukuk devletinde istediği gibi egemen değildir. İstediğini de her parlamento kararı da kanundur diyemeyiz hukuk devletinde. Toplumun kararını yansıttığı için parlamento halkın dediğini göz önüne getirerek karar vermeli ama diğer taraftan da hukuk devleti olmanın gereğini de yerine getirmelidir. Ayrıca uluslararası hukukta Avrupa evrensel insan hakları konusunda gelişmeler olmuştur. Uluslararası hukukun anayasallaşmasından bahsedebiliriz. Uluslararası hukuku oluşturan uluslararası anlaşmaları göz ardı edemezsiniz. Asli kurucu iktidar şu anda da yetkisini kullanabilir. Asli kurucu iktidarın yetkilerini sadece kurucu iktidarın kullanabileceğini söylemek doğru olmaz.

Kurucu işlerini tali kurucu iktidar da kullanabilir. Eğer şu andaki gibi halkın %95’ini temsil eden bir mecliste neden bir anayasa yapılamasın.

Devlet araçtır, insan ise amaçtır Almanya anayasasında. Hukuk özünde adaleti sağlamak, insanlar arasındaki ilişkiye adalet ile yaklaşmaktır. Toplumda böyle bir sorun varsa bir beklenti vardır, beklenti varsa da bunu çözmemiz gerekir. Farklı niyetlerle ortaya çıkmamamız gerekir.

Peki tali kurucu iktidar değiştirilemez maddeleri değiştirebilir mi? Alman anayasasında da bu tarz maddeler vardır ve anayasa mahkemesi bu konuda da çok serttir. Peki onlar neyi koruyor, biz neyi koruyoruz? Onların değiştirilemez maddeleri 1. ve 20. maddelerdir ; bunlar insanlık onuru ve devletin diğer organlarının insan hak ve özgürlüklerine saygı duyması gerektiği ve federatif yapının, sosyal ve hukuk devlet özelliklerinin korunması gerektiğine ilişkindir. Bunlar değiştirilemez. Biz de ise neler değiştirilemez onlara baktığımızda farkı anlarız. Biz de devlet endeksli onlarda ise birey endeksli bir özellik vardır. Böyle olduğunda da farklı yönde niyetler olabiliyor insanlarda.

Şunu unutmayalım 1787 Amerikan anayasası basit bir anayasadır; ama Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin sorunları çözmeye dönük tavır değişikliği onu güçlü kılmıştır. Biz de ülkede toplumun sorunlarına çözüm getirmek istiyorsak, dışarıdaki(uluslararası hukuk) çözümler bizim sorunlarımıza yararlı oluyorsa yararlanabiliriz.

Onlar kaostan kozmosa gidiyor; biz de kozmostan kaosa gidiyoruz. Elimizdeki araçları doğru dürüst kullanmasını öğrenmemiz lazım. İktidardan değil felsefeden bahsediyorum. Kendi davranışımızın herkes tarafından da uygulanabilecek genel kural olabileceğine inanmamız lazım. Öz yanlışsa her şey de yanlış olabilir. Bu da bizi memnun etmemelidir. Mesele inancınıza dönüyor. Yoksa başka türlü toplumsal çürümeyi engelleyebileceğimizi düşünüyorsak kendimizi kandırıyoruz.

Hukuk arkasında güç yoksa büyük bir madrabazlıktır. Siyasi sistemdeki kurumlar birbirini yemesi toplumun birbirini yemesidir.

Moral uygulamalara ne kadar uygun hareket ediyorsanız o kadar Temel Hak ve Özgürlükler’den bahsedebilirsiniz. Kuşku halinde hukuk devletinde Temel Hak ve Özgürlükler lehine karar verilir; bizde ise devlet lehine karar verilir. Neden?

Kalıcı anayasalar halkın yaptığı ve sahip çıktığı anayasalardır. O yüzden ‘Yeni Anayasa’ meselesi biraz da halkın algısı ile ilgili.

***

III. OTURUM:

Akın Özçer (Yeni Anayasa Platformu): Yeni bir anayasa eski anayasal düzene dayanarak yapılırsa bu durumda yalnızca bir anayasal değişiklikten bahsetmiş olacağız.

Burada Yeni Anayasa meselesine kendi çalıştığım İspanya anayasal süreçleri ile karşılaştırmalı bir analiz yapmak çerçevesinden yaklaşmak istiyorum. Bizim İspanya’yla benzerliğimiz Franco’nun demokratik olmayan rejiminin değişmesi ile bizim 1982 rejiminin değişmesi şeklinde gelişiyor. Demokratikleşmesi gereken bir ülke olduğumuz için İspanya’ya benziyoruz. İspanya yeni anayasasını yaparken şiddet vardı. Buna rağmen İspanya bunu durdurmadı devam etti ve bizim de bu şekilde davranmamız gerekmektedir.

1982 anayasası vesayet kurumları yaratıyor. Sadece seçilmişlerin değil, seçilmemişlerin de egemen olduğu bir yapıdan bahsediyoruz. Bu vesayet anayasanın ilk 3 maddesinde var. Bu maddeleri değiştirmezseniz yeni anayasa yapamazsınız. Fakat bu maddeleri tamamen çöpe atalım demiyoruz. “T.C. laik, sosyal bir hukuk devletidir” yargısı yeterli olacaktır.

İspanyol anayasasının en büyük özelliği demokratik hak ve özgürlükleri sonuna kadar savunmuş olmasıdır. Bunun en önemli özelliği hak ve özgürlükleri tartışmamaktır. Çünkü bunlar evrensel hak ve özgürlüklere dayalıdır. Bu açıdan ana dilde eğitimin önünü açmak gerekiyor. Yani bu manada 42. Maddenin de değişmesi ya da kaldırılması lazım. Ana dilde eğitim bireysel bir haktır bu tartışılamaz bile.

Anayasamızı İspanyol anayasasıyla karşılaştıracak olursak, İspanyol anayasası en geniş konsensüse dayalıdır. İdari yönetimler anlamında biz bunu görebiliyoruz. İspanyol anayasasında tek millet vardır ama özerk topluluklar da vardır. Ancak konfederal bir yapı yok yani milletler kendi kaderini tayin edemiyor. Ve bu durum anayasada açık biçimde belirtilmiştir.

Her özerk grubun ayrı statüsü var. Toplamda bu statüler tüm grupları yansıtır. Türkiye’ye geldiğimizde, BDP buna benzer bir sistem savunuyor. Benim genel kanaatim genel bir konsensüsün önemli olduğu. Bu durumun asgari ve azamisini bulmak ve konsensüsün en yüksek olduğu noktada buluşmak gerekir. Yani bu konsensüs olduğu her nokta benim için kabul edilebilir.

Ayşegül Akış Devecioğlu (BDP PM Üyesi): Yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu kesin. Bu mutabakatın da barış isteğini oldukça içerdiğini düşünüyorum. Nasıl bir anayasa yapılacağı konusunda kuşkular var. 12 Eylül’ün oluşturduğu zihniyet her yerde hüküm sürüyor. Dünya deneyimlerinin göz önüne alınması lazım.

Anayasa sürecinde yapılan KCK tutuklamaları bizi epey etkiledi. Biz danışma kurulu kurmayı önerdik fakat bu istek kabul edilmedi. Barış süreci için bir sürü öneri sunduk. Şu ana kadar bir gelişme olmuş değil, savaş ve tutuklamalar devam ediyor. Aflar olmadan anlamı bir anayasal süreç geliştiremezsiniz. Bir canlının doğum öncesi yaşadığı evredeki problemler doğduktan sonraki hayatında da psikolojik ve/veya fiziksel sonuçlar üretebilir. Bizim anayasa yapım sürecinde yaşanan problemleri ortaya çıkacak yeni anayasanın kendisi ile de bu çerçevede yaşanacağını düşünüyorum.

Herkes kendi kimliğiyle var olmak istiyor. Bu ülkeye çoğulcu demokrasiyi getirecek hak ve özgürlüklerden yana ve erkler dengesine dayanan bir anayasa öneriyoruz. Ülkede çok sayıda halk yaşıyor ve mezhep var. Dolayısıyla anayasa da bu çoğulcu yapıyı yansıtmalıdır. Bu çoğulcu yapı korunmalı ve zenginleştirmelidir. Esasen Türklük üzerine kurulmamış bir anayasa olmalıdır, soydaşlık ve Türklük üzerine kurulmuş bu durum kabul edilemez. 1982 anayasası korku filmi gibi bir şey.

Anadil konusunda da gerekli adımlar atılmalı. Türkiye’de herkes kendi dilinde eğitim görebilmeli. Yöresel dillerin de ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi gerekiyor. Devlet bunun müsebbibidir.

Bize göre Türkiye’de 20’ye yakın özerk bölge olabilir. Bu özerk bölgelerin de kendine ait meclisi olacaktır. Bizde yönetim deyince hükmetme anlaşılıyor; halbuki paylaşım anlaşılmalı. Biz diyoruz halk kendi kendini yönetsin, kendi kendine karar alma mekanizmalarına katılabilsin.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da lağvedilmesini istiyoruz. Çünkü burası bizim vergilerimizi alıyor. Mesela, benim bir dini inancım yok dolayısıyla ben oraya para vermek zorunda değilim. Kadınların da daha fazla temsil edilmesini istiyoruz. Aynı zamanda ekolojik bir anayasa istiyoruz.

Ayhan Bilgen (Demokratik Anayasa Hareketi Koordinatörü): Biz aslında ne istediğimizin farkında değiliz, bedelini ödeyenler var farkında da olanlar var ama ben daha çok siyasal aktörler üzerinden bunu söylüyorum. Türkiye’de siyaset ‘bölen’ bir rol oynuyor. Anayasa süreci yalnızca bir metinden ibaret değildir.

Bizim anayasa sürecinde ben iki ihtimal olacağını söylüyorum. İlk 4 madde ile başlanırsa kavga çıkar ve insanlar masadan kalkar. Ancak kolay olan maddelerden başlanırsa uzlaşma daha kolay gerçekleşebilir. Yine de eksen tartışmanın bamteline dokunduğunda mekanizma kilitlenebilir. Peki bu durumda B planımız var mı? Ben göremiyorum. O zaman AKP’nin istediği anayasa geçmiş olacak. Bu halin yarı başkanlık sistemine de kapı açacak sonuçları olacağını düşünüyorum.

En çok vekile sahip olan partinin yükümlülüğü çok daha fazladır. Sorumlulukları büyüyen bir Türkiye olarak hareket etmek lazım.

Cumhurbaşkanlığı ile ilgili yapılan yasama düzenlemesi de sorun çıkartıcı bir içerik taşıyor. Anayasa ile ilgili uyum yasası yapmamanın da hatalı olduğunu söylemek lazım. Eğer Anayasa Mahkemesi 5+5 ile ilgili bir iptal kararı verirse ben bu sene içerisinde çok hızlı bir anayasa referandumu yaşayacağımızı düşünüyorum.

Ayhan Oğan (Sivil Dayanışma Platformu Koordinatörü): Temel olarak anayasa devletin yapısını teşkilatlanmasını ortaya koyan bir metin olmalı.

Anayasa süreci maalesef iyi konuşulamadı. Heyecan verici bir sürecin kanalları açılmadı. Halbuki toplumun derin irfan sahibi olduğu göz önüne alınarak hareket edilmiş olsaydı çok daha iyi bu süreç yönetilebilirdi.

Toplum bu anayasayı kullanamıyor. Çünkü kendi muhatap alınarak onun ihtiyaçları düşünülerek yapılmamış. Toplum son yıllarda bu 12 Eylül rejiminin temel dayanaklarını ortadan kaldıracak tercihler yapmıştır. Yeni anayasa talebi de bu tercihlerin doğal bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır.

Murat Sofuoğlu: Sonuç olarak herkese müteşekkiriz. Bu toplantıyı düzenleme fikrini ortaya atan ve bu fikrin eyleme geçmesini sağlama noktasında büyük emek harcayan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin genç hukukçu öğrencilerine, aynı zamanda kendi mezunu da olduğum İstanbul Üniversitesi'ne ve Hukuk Fakültemize ve toplantının organizasyonunu sağlayan SÜREÇ Araştırma Merkezi'nda çalışan arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca Meclis Başkanımıza da gönderdiği telgrafla çalışmamıza verdiği destekten dolayı teşekkürü borç biliriz.

Bu toplantı belki daha önce düzenlediğimiz pek çok toplantıda olduğu gibi farklı kesimlerden katılımcıları biraraya getirdi. Böylesi Osmanlı imparatorluk geçmişinin ve devlet geleneğinin güçlü izlerini taşıyan ihtişamlı bir salonda böylesi bir toplantıyı organize edebilmemiz Bu Ülke'de pek çok şeyin değiştiğini göstermesi bakımından da sanırım önemli. Bu memleketin neresinde olursa olsun ve hangi düşünceye sahip olursa olsun konuşacak sözü olan her insanının sözünü söyleyebilecek bir ülke haline gitgide ilerlediğimizi göstermesi bakımından da toplantımızın önemli olduğunu düşünüyorum. Umarım bu işaretler iyi bir anayasa yapabileceğimizin de nişaneleridir.

(Süreç Analiz, 21 Nisan 2012)

***

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org