Süleyman Karagülle: "Adil Düzen"e Göre Kürt Sorunu ve Çözümü

Kürt sorununun ortaya çıkmasında iki temel sebep vardır. 1- Sadece Türkiye'de değil tüm dünyada ortaya çıkan sorunların arkasında dünyayı tek sermaye devleti haline getirme arzusunda olan Amerika’daki 200 Yahudi ailesi vardır. Tek sermaye devleti oluşturma hayalindeki bu gurubun elindeki en önemli güç karşılıksız olarak piyasaya sürdükleri dolardır. Bu güç ile ekonomik ve siyasi alanda tüm dünyayı kendi istekleri doğrultusunda yönlendirebilmekte, kendi emelleri doğrultusunda hareket edenleri mükâfatlandırabilmekte, aksi tutum içinde olanları ise bütün hâkimiyet alanlarını (medya, dernekler vs.) kullanarak etkisizleştirebilmektedir. Sermaye, sorunlarını çözmüş, barış içerisinde yaşayan toplulukların oluşmasını istemez, bunu sağlamış olan ülkelerin yönetilmesi, yönlendirilmesi zordur. Ama sürekli çatışan, belirsizlikler içerisinde önünü göremeyen, kutuplaşmakta zorlanmayan ülke ve toplulukların yönetilmesi, istenilen yöne kanalize edilmesi kolaydır. Ülkemizde de toplumsal barışın oluşmaması için suni kutuplaşmalara ve çatışmalara ihtiyaç vardır. Bu sebeple sivil-asker, Alevi-Sünni, laik-dinci, Kürt-Türk şeklinde çeşit çeşit ayrışma meydana getirilerek Türkiye'nin sağa-sola, yukarı-aşağı çekiştirilmesi kolaylıkla sağlanmaktadır. İşte Kürt sorunu da bu çerçevede düşünülmesi gereken sermayenin çatışmadan beslenme anlayışının sonucu olarak ortaya çıkarılmış suni bir sorundur. 2- Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda gerçekleştirilen inkılâpların ortaya çıkardığı sosyal ve ekonomik boşluğun doldurulamaması veya yanlış yollarla doldurulmaya çalışılması bu sorunun oluşumunda ikinci önemli faktördür.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde halkın başındaki aşiret reislerinin sağlamış olduğu düzenin, bu aşiret başkanlarının sürülmesi veya öldürülmesi ile bozulması ve düzeni sağlamak üzere merkezden atanan kaymakamların sevgi ve saygıya dayalı yaklaşımlar yerine baskı ve dayatma ile itaat ettirme çabaları, halkın askere ve devlete kin duymasına sebep olmuştur.

Bölge halkının eğitim gördüğü ve İslami hayatı teşvik eden medreselerin kapatılması ve halkın inancına, kültürüne, yaşantısına yabancı olan eğitim kurumlarının faaliyete geçirilmesi ile halk, benimsemediği bir eğitim sisteminde eğitim ve öğrenim yapmaya zorlanmış, baskı görmüştür. İmkânları ölçüsünde yeni kurumlardan uzak kalmayı yeğleyen halk hem cehaletin kucağına atılmış hem de yapılan baskılara karşı içten içe dolmaya başlamıştır.

Bölgenin coğrafi ve iklim şartlarının ağır olması bahane edilerek tarım ve sanayi sektöründe bölgeye az yatırım yapılması ile işsiz kalan bölge halkının önünün, sınır komşularımızla yapılacak ticarete konulan anlamsız yasak ile iyice kesilmesi böylece halkın açlığa mahkûm edilmesi, insanların eline silah almasını kolaylaştıran diğer bir faktördür.

Devlet yöneticilerinin bölge halkının tümünü aynı kefeye koyup suçsuz insanlara hak etmedikleri muameleleri yapması da bu sorunun gelişmesi ve büyümesine sebep olmuştur. Herhangi bir sebeple dağa çıkmış olanların aileleri dağdaki yakınları ile devlet arasında kalmışlar, hayatta kalabilmek için dağdaki yakınlarına yardım etmekten başka çıkar yol bulamamışlardır. Bu ailelere daha hassas ve yakın davranması gereken devlet de dağdakilerle, aileleri bir düşünüp yaranın giderek açılmasına çanak tutmuştur.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yapılan ve yukarıda saydığımız olumsuzluklara yol açarak halk arasında düşmanlıklara sebebiyet veren yeniliklerin, birinci maddede bahsi geçen sömürü sermayesi tarafından, o günün yöneticilerine kabul ettirildiğini unutmamamız gerekir. O günün şartları içerisinde değerlendirilmesi daha makul olan ve 10 yıl boyunca birçok cephede savaşarak yorgun düşen halka sahip bir devletin yöneticilerinin nefes almak ve devleti ayakta tutmak için mecburen rıza gösterdikleri bu hususlardan dolayı suçlanmaması gerekir. Geçmişte bir devletin ayakta kalmasının sağlanması için yapılanlar geride kalmış olup önemli olan bundan sonra barış ve huzur içerisinde bir arada yaşayabilmemiz için neler yapmamız gerektiğidir. Bir araya gelmeler, karşılıklı tartışmalar, barış dilekleri sorunu çözmekten ziyade somut çözüm önerilerinin üzerinin örtülmesine sebep olmaktadır.

Adil Düzen için bu bir ülke sorunudur, Kürt sorunu değildir. Doğru ilaçlar verilmediği takdirde hastalığın tedavi edilmesi mümkün değildir. Yanlış ilaçlar ile belki ateşi düşürebiliriz ama hastalık başka bir yerden mutlaka tekrar tezahür edecektir. Adil Düzen'in hastalık için önerdiği tedaviyi 5 ana başlıkta toplayabiliriz.

1-İnfazı erteleme affının çıkarılması: Bugün insanlar kendi oluşturdukları ve seçtikleri sözleşmeler yerine merkezden yapılan karmaşık, binlerce sayfadan müteşekkil kanunlara karşı sorumludurlar. Sorumlu oldukları kanunları bilmeyen halkın herhangi bir sözü, fiili bu karmaşık kanunlar içerisinde suç unsuru kabul edilmeye açıktır. Bu şekilde duruma göre bazen askerler, bazen siviller, bazen dinciler, bazen laikler kanunlar nezdinde suçlu duruma düşürülebilmektedir. Sermaye tarafından kurulan, herkesi suçlu durumuna düşüren bu merkezi ve kanonik düzenle oluşturulan tezgâhı bozmak için asker olsun, PKK’lı olsun, bürokrat olsun, siyasi olsun herkesin, davaların devam etmesi kaydıyla affedilmesi ve herkesin hapislerden tahliye edilmesi gerekmektedir. Bu sayede en baştan temiz bir sayfa açarak düzenimizi kurma imkânına sahip olup sermayenin tekerine çomağı sokabiliriz.

2-Güçlü demokratik orduların kurulması: Türkiye çapında 12 ordu kurularak kendilerine tahsis edilen yerlere yerleştirilirler. Herkes, kendi yaşadığı bölgesindeki ordu olmaması şartıyla askerlik yapacağı orduyu hatta komutanını seçmekte serbesttir. Ordular, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı halkın güvenliğini sağlamak ve özgürlüğünü korumakla mükelleftirler. Sivillerin işlerine karışamazlar, sivillerde askerlerin işlerine karışamaz. İç güvenlik ordunun değil bağımsız illerin kendi içlerinde kurdukları jandarma teşkilatının sorumluluğundadır. Bu sayede halk ordu ile karşı karşıya gelmemekte, kendi mensuplarından oluşan jandarma teşkilatı ile karşılaşmaktadır. Ordu ile karşı karşıya gelmeyen halkın devlet ve ordu düşmanı olması için de bir sebep kalmamaktadır. Eğer iç güvenlik jandarma teşkilatınca sağlanamıyor ise ancak hukuk düzeni içerisinde alınacak karar ile ordudan yardım istenerek sükûneti sağlaması için il’e davet edilebilecektir. Bunun dışında ordunun il’lere müdahale yetkisi yoktur. Ordu davet aldıktan sonra askeri metotlarla düzeni sağlayabilecektir.

3-Yerinden Yönetim: İnsanın özgürlüğü çok önemlidir. Aileden başlayarak yukarı doğru oluşturulacak topluluklar içerisinde insan hem özgürlüğünü koruyabilecek hem de istediği topluluğu kurarak sosyalleşme ihtiyacını giderecektir. En aşağıda aile onun üzerinde 10 aileden oluşan “Ocak”, 100 ocağın birleşiminden oluşan “bucak”, 100 bucağın birleşimiyle de “il” yapılanması oluşturulur. İnsan, il’den başlayarak aşağı doğru indikçe özgürlük alanlarını genişletmektedir. İnsan evinde, ailesi içerisinde istediği gibi davranma hakkına sahiptir, kendi özgür iradesi ile seçtiği ocağında diğer ailelerle beraber oluşturdukları kurallar çerçevesinde yaşamını sürdürür. Yine kendi isteği ile katıldığı bucağında kendi hukukunu, ceza hukuku da dâhil olmak üzere kendi oluşturarak düzenini oluşturur. Bucakların birleşimi ile oluşan “il”ler ise iç güvenliğin sağlanmasından sorumludur.

İnsan, bu şekilde bir yapılanma içerisinde kendi kültürünü, inancını rahatlıkla ve başkalarına rahatsızlık vermeden yaşayabilecek, farklılıkların birbirine zarar vermeden hayat bulması ile de tek tiplikten, tek düzelikten çıkmış olacaktır. İnsanlar eğitimlerini ve öğretimlerini merkezden dayatılan ve herkesi bir kalıba sokmaya çalışan müfredattan bağımsız olarak istedikleri dilde yapabileceklerdir. İsteyen dindar nesil, isteyen laik nesil yetiştirme imkânına sahip olacaktır. Devlet insanların çocuklarına nasıl eğitim vereceklerine karışamayacaktır. Bu özgür eğitimin sonunda yapılacak merkezi sınavla hangi eğitim sisteminin daha başarılı olduğu, hangisinin başarısız olduğu ölçülebilecektir. Bu sayede ilmi rekabet artacak ve üretkenlik teşvik edilmiş olacaktır. Bu özgürlük ve imkânlara sahip olan halkın kendine bu ortamı hazırlayan devletiyle problem yaşama ihtimali, art niyetli olmadıktan sonra çok düşüktür.

4- Hakemlik Sistemi: Ülkemizde merkezden atanan hâkimlerden oluşan mahkemeler insanlar arasında adalet dağıtmaya çalışmaktadır. Oysaki atanmış olan hâkim kendisini atayanların siyaseti veya ideolojisi doğrultusunda hareket edecektir. Bu şekilde hakkın yerli yerine konabilmesi mümkün değildir. Diğer bir sorun da yargı sistemimizin ağırlığı yüzünden uzun süren yorucu ve masraflı davalara girmek istemeyen vatandaşlar, ihtilafa düştükleri hususlarda mahkemelere gitmek yerine, ya haksızlıkları sineye çekmekte ya da haklarını kendileri almaya çalışmaktadırlar. Hakemlik sisteminde ise herhangi bir nizada her bir taraf kendi hakemini seçer, bu hakemlerde bir başhakem tayin ederler. Bu başhakemin verdiği karar kesindir ve karara uyulması zorunludur. Kürtler ile Türkler arasında bir ihtilaf çıktığını düşünürsek, iki tarafta kendi iradesi ile seçtiği hakemin müdahil olduğu bir süreç sonucunda çıkacak karar için siyasi, ideolojik veya devlet politikası doğrultusunda verilmiş bir karardır, şeklinde düşünemeyecektir. Çünkü çıkan kararda kendi seçtiği hakemin de dâhili vardır. Yine de tatmin olunmazsa hakemler aleyhinde de hakeme gitme yolu açıktır. Halk, merkezden atanmış hâkim yerine kendi atadığı hakemin vereceği karara daha fazla itibar edecek ve adalet sistemine güven artacaktır. Diğer taraftan bürokratik bir takım süreçlerin azalması nedeniyle karar alınma süresi düşecek ve adalet zamanında tecelli etme imkânı bulacaktır. Tüm bu süreçler ücretsiz olacağı için halkın ihtilafların çözümünde mahkemeye gitme imkânı olabilecektir. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde tarafsız ve bağımsız bir yargı, kararları bir an önce alma imkânına sahip bir yargı, dava sürecinde halka maddi külfet getirmeyen bir yargı ile adaletin tesis edileceği inancına varacak olan halk, devletine güvensizlik duymayacak ve ihkakı hakka kalkışmayacaktır.

5-Çalışma Kredisi: İnsanlar işsiz ve aşsız kalırsa her türlü kötülüğü yaparlar. Ne yaparsanız yapın eğer insanların karnını doyuramazsanız tüm yapılanlar boşa gidecektir. Adil Düzen bunu “çalışma kredisi” ile çözüme kavuşturmuştur. Herkesin mesleki derecesine göre belirlenen bir resmi ücreti vardır. Bu resmi ücreti, üretim sektöründe çalışmak suretiyle kredi olarak kullanabileceklerdir. Bu kredi faizsiz ve icrasızdır. İşçi, işverene kredisi ile gider, anlaşmasını yapar ve gün sonunda ücretini devletten alır. İşveren de işçi çalıştırdığı için ham madde kredisi almaya hak kazanır. Bu kredi de faizsiz ve icrasızdır. İşçi işverenini, işveren de işçisini istediği zaman değiştirebilecektir. İşveren, işçi çalıştırdığı için ham madde kredisi elde etmekte, aynı zamanda işçi ücretlerini hemen ödemek zorunda olmadığından sermaye ihtiyacı olmadan işletmesini çalıştırabilecektir. Sadece yetenek ve bilgi, iş yapmak için yeterli sermaye durumundadır. Üretim gerçekleştirildikten sonra oluşturulan ortak ambarlara mal bırakılır ve ne zaman satılırsa çalışma ve ham madde kredisi kapatılır. Kredinin vadesi, faizi olmadığı gibi piyasa sürülen para, emek karşılığı olduğu için enflasyona da sebebiyet vermemektedir.

İşte bu şekilde insanların iş ve aş derdine çözüm bulunarak yanlış yollara sapması engellenir, para kazanan ve karnı doyan insan da bu rahatını bozmamayı tercih edecektir.

Bu çözüm önerileri tüm Türkiye halkının özgürlük, adalet ve demokrasi ile ilgili sorunlarına ilaç olacaktır. Bu arada Kürt sorunu da kendiliğinden zaten çözülmüş olacaktır. Tüm bu maddelerin birbirinden ayrılmadan bütün olarak uygulanması gerekir.

(SÜREÇ Araştırma Merkezi, Yayına Hazırlayan: Zafer Kafkas, 31 Mart 2012)

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org