İran Raporu Nasıl Yanlış Okunur

Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi’ne (UİD) karşı yönetimin İran politikasını savunmak zorunda kalan Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanının sıra dışı görünümü, zihinlerde iki temel soruyu canlandırıyor: Bundan sonra İran’dan gelen nükleer tehdidi nasıl değerlendireceğiz? İstihbaratın Beyaz Saray ve diğer hükümet kuruluşlarıyla olan ilişkisini nereye koyacağız?

“Kilit Değerlendirmeler” başlıklı rapor istihbarat birimleri tarafından geçtiğimiz hafta önemli bir iddiayla yayınlandı: “Yüksek güvenilirlik seviyesinde 2003 sonbaharında İran’ın nükleer silah geliştirme programını durdurduğunu tahmin ediyoruz.” Bu cümle, pek çok kesim tarafından Bush yönetiminin iddia edilen İran tehdidine karşı uluslararası baskı kurma politikasına bir meydan okuma olarak yorumlandı. Aslında bu değerlendirmenin dipnotuna baktığımızda, şaşırtıcı biçimde İran’ın nükleer silah programının bir yönüne (hatta en önemli olmayan yönüne) odaklandığını görürüz: Nükleer başlık yapımı. Bu değerlendirme, herhangi bir somut veri sunmaksızın sürekli “nükleer silah programının durdurulması”ndan bahseden raporun geri kalan kısmında tekrar ifade edilmemiş.

Gerçek şu ki, İran’ın nükleer silah programı hakkındaki kaygılar üç unsurdan oluşuyor: Parçalanabilir madde üretimi, füze yapımı ve füze başlığı yapımı. Şimdiye kadar, parçalanabilir madde üretimi açık farkla en büyük tehdit olarak görülüyordu ve İranlıların parçalanabilir madde üretimi hızı 2006’dan bu yana artış gösterdi. Dolayısıyla geliştirilen füzelerin menzili de genişliyor. Yasaklanmış görünen şey füze başlığı üretimi amaçlı projeler.

UİD, İran’ın 2009 sonlarında bir nükleer silah için yeterli düzeyde zenginleştirilmiş uranyum üretebileceğini ve 2010 ile 2015 arasındaki dönemde daha fazla füze başlığı geliştirebileceğini belirtiyor. Bu tarihler 2005 yılında yayımlanan Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi ile neredeyse aynı. Parçalanabilir maddelerin varlığını en temel kısıtlayıcı faktör olarak görmesine karşın yeni UİD, bir nükleer başlığın yapımının ne kadar zaman alacağı hakkında bir değerlendirmede bulunmuyor. Bu iki süreç arasında ciddi bir fark varsa, bunun ne kadar olduğunu açıklamak çok önemlidir. Aynı zamanda Tahran nükleer programından men edildiğinde bir füze başlığı üretmeye ne kadar yakın olduğunu, ya da füze başlığı çalışmaları sürerken istihbaratın kabiliyetlerine ne kadar güveneceğimizi ortaya koymamız önemlidir. Son nokta, yeni raporun nükleer silah faaliyetlerinin askıya alınmasının iptalini “orta güvenilirlik” ile belirtiyor.

Dolayısıyla, raporun çarpıcı dilinin veriler tarafından desteklenip desteklenmediği şüpheli gözüküyor ve kamuoyunda yapılan yorumların da çoğunluğu bu yöndeydi. Son üç yıldır, uluslararası gündem, İran’ın şu an 3,000’e yakını çalışır halde bulunan santrifüj ile gerçekleştirdiği uranyum zenginleştirme faaliyetlerine odaklandı. Bush yönetimi bunun İran’ın nükleer silah geliştirmesine karşı atılması gereken kati adımların ve benimsenmesi gereken maksimum baskı politikasının nedeni olduğunu söylüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tüm daimi üyeleri İran’ın uranyum zenginleştirme programının engellenmesi gerektiği konusunda birleşiyor. Bazı ülkeler uygulanması gereken yaptırımın ne olacağı ve bunun zamanlaması konusunda ayrılıyor.

UİD konuyu alarm verir bir tavırdan uzak biçimde vurguluyor: Hangi noktada ve nasıl İran’ın askeri amaçlı nükleer programını “kabul edilemez” olarak tanımlayan ülkeler harekete geçecek? İran nükleer füze başlıkları üretmeye başlayana kadar bekleyecekler mi? İstihbaratımız bu eşiği görecek mi? Öyle olduğu takdirde bile anlamlı birtakım önlemlerin alınması için yeterli zaman kalacak mı? Rapora göre gittikçe büyüyen parçalanabilir madde stokuna ne olacak? Nihayetinde daha fazla parçalanabilir madde üretilmesinin engellenmesi, fakat mevcut stokun potansiyel bir tehdit olarak algılanıp algılanmaması üzerinde bir anlaşma gerekeceği zaman birbirimize düşman kesilme riskini alacak mıyız?

Sonuç kısmında kullanılan terimlerle, –Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın bile faaliyetleri aşırı bulmasına rağmen- Kilit Değerlendirmeler, tahmin ve konjonktür arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Örneğin, belgede şu ifadeler geçiyor: “Yüksek güvenilirlik seviyesindeki tahminlerimiz, İran tarafından açıklanmayan ancak daha sonra ortaya çıkan nükleer silah faaliyetlerinin durdurulmasında, artan uluslararası denetim ve baskıların birincil derecede rol oynadığını gösteriyor.” Bu kanaatten yola çıkarak rapor İran’ın, nükleer silah geliştirmeye “2005 yılından bu yana söylediklerimizden daha az kararlı olduğu” ve “baskıya daha önceki değerlendirmelerimizden daha açık” olduğu tahmininde bulunuyor.

Umulurdu ki bu sonuca varmak için daha etkili kanıtlar sunulmuş olsun. Daha inandırıcı, alternatif bir açıklama, bölgesel aktörler ve Amerikan faaliyetleri için çok daha büyük bir öneme sahip olacaktır. 2003 Şubat’ında İran nükleer silah programını durdurduğunda ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerini askıya aldığında Amerika, İran’a komşu ülkeler olan Afganistan’da bulunuyordu, Irak işgalinin de eşiğindeydi. ABD, Irak politikasını bölgedeki kitle imha silahlarını ortadan kaldırma gerekliliği ile meşrulaştırmıştı. 2003 sonbaharında, İran gönüllü olarak Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Ek Protokolüne katıldığında Saddam Hüseyin henüz devrilmişti. Ayetullahların nükleer kısıtlamaların mecburi hale geldiğini belirttiğini düşünmek mantıksız mıdır? 2005 sonbaharında, Amerika’nın faaliyetleri Irak’ta bataklığa saplanıldığını gösteriyordu. Benzeri bir girişimi İran’a taşımayı destekleyen yaklaşımlar bundan sonra azaldı. İranlı liderler yeniden askeri amaçlı nükleer programa dönmekte kendilerini özgür hissedebilirlerdi; böylece Amerika’nın bölgesel emellerine karşı caydırıcı bir güç yaratmak isteyebilirlerdi. Ve böyle de yapmış olmalılar, zira gizli çalışmalar ortaya çıktı. Bir başka gizli programa girişmek son derece tehlikeli olacaktı. Bundan ötürü, uranyum zenginleştirme programının yenilenmesi sivil enerji vurgusu üzerine oturtuldu. Kısacası, şayet benim analizim doğruysa, -UİD’in iddia ettiği gibi- İranlıların nükleer silah programını durdurmasına değil; neticede daha tehlikeli bir projeyi kurnazca gerçekleştirmelerine tanık olacağız; parçalanabilir madde üretimi yeterli düzeye ulaştığında füze başlığı üretimine geçilecek.

UİD bu teoriyi çok da reddedemez; zira böyle bir ihtimali incelemiş bile değil. Raporda, “Tahran bir nükleer silah edinme tutkusundan ziyade maliyet-fayda analizini benimsiyor” ifadeleri yer alıyor. Ancak, maliyet-fayda analizi sistematik bir temelde nükleer silah elde etme arzusunu yok etmez. Söz konusu analiz hangi maliyetin ve faydanın benimseneceği kıstası üzerine yapılır. Benzer şekilde, maliyet-fayda yaklaşımını takip eden rapor, uluslararası denetim ile birlikte güvenlik teminatlarının Tahran’ın nükleer silah faaliyetlerini durdurmasından bir adım öteye geçmesini sağlayabileceğini belirtiyor. Bu bir politikadır, istihbarat ya da tahmin değil.

İran’a karşı geliştirilecek tutarlı bir strateji yanlı bir girişim olamamalı ve mevcut yönetim görevden ayrıldıktan sonra uygulamaya konulmalı. Ben uzun süredir Amerika’nın İran’la ilişkileri normalleştirme konusunda fırsat kovalaması gerektiğini savunuyorum. Tehlikeye karşı daha barışçıl bir dünya için kendimizi rahatlatmamıza ihtiyacımız yok. Gerekli olan şey, İran’ın mevcut Orta Doğu düzeniyle uyumlu bir dış politika benimsemesinin yanı sıra, İran’a güvenlik teminatı verecek ve kimliğine saygı gösterecek özgün bir vizyon geliştirmek. Fakat izlenecek bu strateji, aynı zamanda İran’ın nihayetinde uzlaşmacı bir ideoloji edinmesini sağlayacak bir strateji olmalı.

İstihbarat birimleri böyle bir vizyonun geliştirilmesinde çok önemli bir role sahip. Ancak istihbarat, politik konjonktüre müdahale ettikçe tahminlerinin daha az geçerli hale geleceğini görmeli. Başkanlığının ilk döneminde Richard Nixon, Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmelerde bazı önemli meziyetler sergilemiştir. Nixon, görüşmeler sırasında ülkelerin güçlerini ve amaçlarını anlatması için CIA Başkanı’nı davet etmiş, fakat politik müzakereler yapılırken salondan ayrılmasını istemiştir. Çünkü pek çok karar istihbarat verilerine muhtaçtır, bu prosedürün kullanışsızlığı ispatlanmıştır.

Ben bir çok kez kendini işine adamış istihbarat memurlarını savundum. Tam da bundan dolayı istihbaratın kendini yürütmenin bir parçası olması yerine bir nevi kontrol mekanizması olarak görme eğiliminden endişe ediyorum. İstihbarat personeli çalışmalarının bir kamuoyu meselesi haline gelmesini beklediğinde, birer siyasetçi ve avukat gibi davranmaya yönelir. İstihbarat Değerlendirmeleri Başkan Vekili UİD’in yayınlanmasını şöyle açıklıyor: “Raporu yayınlama yolu tercih edildi, çünkü rapor en tepedeki ABD’li yetkililerin İran’la ilgili açıklamalarıyla çelişiyordu. Doğru bir görünümün sunulabilmesi için yayınlamanın önemli olduğunu düşündük.” Bu açıklama, medyayı çalkalayan kaynakların ve metotların değil, gerçeklerin yayınlandığını belirtiyor. Halk taraftarlığı trendinin doğurduğu bu çelişkili sonuç, istihbarat personelini kamuoyundaki imajından daha da derin hale getiriyor.

Yürütme erki ve istihbarat birimleri zorlu bir döneme giriyor. Beyaz Saray, istihbaratı siyasileştirmekle suçlanıyor; istihbarat ise kurumsal yanlılığını göstermekle itham ediliyor. Kilit Değerlendirme belgesi bu zıtlığa hız kazandırdı, dostları korkuturken düşmanları hayrete düşürdü.

İstihbarat personeli geleneksel tarafsızlığına geri dönmelidir. Hükümet üyeleri ve Kongre bir kez daha kamuoyu nezdinde kendilerini meşrulaştırmak için istihbaratın işine karışmaması gerektiğini anlamalı. Kullanıcı ve üretici arasındaki dengeyi tanımlamak bir yönetimin sonunda tamamlanabilecek bir görev değildir. Bununla birlikte bu görev, seçilecek yeni başkanın karşılaşacağı en büyük zorluklardan birisidir.

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org