Hakkari Türkiye'nin Neresinde?

Kimbilir neresinde. Kimin umurunda. Sokaklarında taş atan barikat kuran çocukları ile sivri kayalıklarla kaplı dağları ile Hakkari Türkiye’nin adeta unutulmuş bir köşesinde.

Yüzyıllardır dimdik ayakta duran kalesi ülkemizin pek çok şehrinde olduğu gibi turistik amaçlara değil hala askeri amaçlara hizmet etmeye devam eden bir şehir Hakkari. Sabah uyanıp otelinizin odasının penceresinden dışarıya baktığınızda önce karlarla kaplı Sümbül dağını görüyorsunuz. Sonra gözünüzü biraz aşağı indirip insan realitesine odaklandığınızda shortlandları, zırhlı araçları görüyorsunuz şehir merkezinde devriye atan. Korunduğunuzdan hiç şüpheniz yok. Hem de fazlasıyla.

Yalın ve vahşi bir tabiatın kucağında gecekondu mahallerinden mürekkep bir şehir yaratmayı başarıp o şehrin çamurlu , inişli çıkışlı yollarını kapatan çocuklara karşı kendimizi korumak için şehrin antik zamanlardan kalma kalelerini kullanmaya devam ediyoruz. Burası güzel ülkem Türkiye’nin şirin bir köşesi oluyor.

Zap suyu kenarlarında her sabah bir faili meçhulle uyanan enkaz altında enkaz ile yaşayan güzel ülkem. Seninle yaşamak da yaşamamak da ne zordur. Kiliseleri enkaz olan Asurilerini kaybeden Hakkari’de Asuri yemeklerini Kürt evlerinde yemek nasıl bir histir? Garip bir his. İnsanoğlu evinden ettiği insanların yemeklerini ne güzel yapar. Ne yetenek? Amerikalısı, Rusu, İspanyolu, Türkü ve Kürdüyle ne kadar inanılmaz kuşaktan kuşağa geçen geleneklere sahibiz. Yokettiklerimizin kültüründen boyveren halimizle sözümona vahşi doğaya rahmet okuttururuz.

Yıktığımız, çıkarttığımız insanların varlıkları üzerine inşa ettiğimiz ve yerlerinden yurtlarından ettiğimiz insanlarla doldurduğumuz şehirleri ile ülkem dış tehditler karşısında her zaman olduğu gibi dimdik ayaktadır. Yalnız o şehirlerin içerilerini kontrol etmekte biraz zorlanmaktadır. Olsun. Biber gazından çok ne var?

Hakkari soğuğunun sabah güneşinde ve gece ayazında biber gazını akciğerlerinde hissetmenin derin hafifliği ile sanki bir mezbahada dolaşıyormuş hissine kapılmak ne anlatılmaz bir şeydir. Ve böyle bir mukadderat içinde hala inanılmaz “doğabe” yapabilmenin sırrını bilen rengarenk elbiseler içinde Kürt kadınlar var. Ve bütün Starbucksların birleşip de belki de üretemeyeceği cinsten menengiç kahvesi yapabilenleri de hala bu inanılmaz koşullarda Sümbül dağının görkemli zirveleri gibi varlığını sürdürmeye devam ediyor. Göz kamaştırıcı bir başarı.

Ve öfkeli çocuklar. Nasıl mümkünse yalnızca Kandil’den emir aldığını düşünen ve kendi anne babalarının evlerinin bulunduğu sokakları kurdukları çocuk barikatları ile trafiğe kapatan Hakkarili çocukluğunu yaşayamayan çocukların en son buldukları oyun. Ünlü jeopolitik uzmanlarının “Büyük Oyun” dedikleri şeyin çocuk versiyonu herhalde böyle oluyor. Çocuklarımıza harika oyunlar ilham ettiğimizden hiç kuşku yok. Ve kızdıklarında ”He Man” cinsinden çizgi roman kahramanlarının çığlıklarını atmayan ama “Biji Serak Apo” diye bağıran çocuklar. Herhalde Apo da kapitalizmin kriz döneminde de olsa hızla globalleşen yüzü içinde kendine He Man kabilinden bir pazar bu gidişle bulacak. Dünyada hala kapitalizmin daha ulaşamadığı topraklar var. Devrime yürüyeceğimiz daha bayağı bir kilometre taşı var hiç kuşku yok ki. Tabi Marx efendinin buyurduğu gibi. Sonra da karşı devrimler… Ve ve…

Nietzche’nin “aynının sonsuz devinim”ini yaşamaya bıkmadan devam edeceğiz galiba.

Enkaz üstüne enkazın yığıştığı ve onların üstüne de mezralarından ve köylerinden çıkartılmış insanların gecekondularını yaptığı böyle bir şehirde nasıl umut edebilirsin? Hakikaten! Numaradan değil! Herhalde yaşamaya tüm günahlarımıza ve gördüğümüz tüm korkunç kabuslara rağmen inanarak. Garip bir inanç. Taş atan lastikleri ateşe vermiş dedelerinin mezarlarının taşlarını barikatlara yığan çocukları gördüğünde “Bu Ülke”nin ne kadar bölünemez cinsten olduğunu hissetmek gerçekten de tuhaf bir his. Ama engellenemez cinsten bir şey.

İlahiyat fakültesi mezunu ve üstüne üstlük ilahiyat doktorası olan yıllarca imamlık yapmış bir ülkem insanı sosyalist kökenli bir hareketin uzantısı bir parti DTP’nin belediye başkanı olabildiği bir şehirde böylesi tuhaf hislere kapılmak pek tuhaf olmasa gerek.

Moda’da çocukluğu geçmiş Murat Belge’yi annelerinin yer sofralarında ağırlayan Hakkarili “Ati Gençliği” geçmişleri çalınsa bile geleceklerinin çalınmasına pek rıza gösterecek gibi gözükmüyorlar. Kendilerine inanılmaz güzel bir isim bulmuşlar ve Hakkari’nin göbeğinde “Demos-Crastos” projeleri yapıyor bu çocuklar. Ve Murat Hoca’nın panelinde ayakta duracak yer yok. Bu fenomen nasıl açıklanabilir? Taş atan çocuklar, barikatlı sokaklar, biber gazlı bir atmosfer ve tıklım tıklım bir salon.

Ve Cemil Meriç okuyan evi Agos arşivi olmuş Halit Yalçın. Malazgirtli anarşist Ramazan. Hakkarili olduğu Uludağ Üniversitesi’ndeki hocası tarafından öğrenildiği an itibariyle notları şehrinin plaka numarası 30’un üstüne çıkamayan “tarih terk” Recep. Başkan İdris. Muhammed. Bu insanlar Türkiye’nin neresinde yaşıyor? Hangi politik realite içindeler? Hangi jeopolitik denkleme sıkışmışlar?

Dağ retoriği ile antik kalelerinde özel kuvvetlerinin yaşadığı bir şeylerin arasında bu çocuklar yaşamaya devam edecek mi? Nasıl mutlu olacaklarını silahların gölgesinde söyleyenlerin ötesinde bir yüz görebilecek mi “Bu Ülke”nin insanları?

Hangi ülke görmüş ki diyecek jeopolitikçiler. Zor ile gönül arasına sıkışmış insanlığımız içinde “savaşmama hakkı”nı kullanmak Habil olmayı kabul etmek gibi bir şey.

O yüzden biz hepimiz Kabil’in çocuklarıyız.

Habil öldürüldü. Ancak rivayetlere göre Kabil bile pişman oldu. Vicdanı kardeşinin acısını taşıyamadı. Tövbe etti. Af diledi. Ve yine aynı rivayetlere göre Tanrı onu her şeye rağmen affetti.

Biz Kabil’in çocukları büyük dedemiz gibi tövbe etmeye hazır mıyız? Günahlarımız ve hatalarımız için pişmanlık duyuyor muyuz? Birbirimizi her şeye rağmen tüm olan bitene rağmen affetmeye hazır mıyız? Böyle bir yürek genişliğine sahip miyiz?

Veya “sonsuz savaş” için kılıçlarımızı mı biliyoruz?

Bu arz daha fazla kanı ve zulmü kaldırabilecek mi? Neden Allahın arzının genişliği içinde bu kadar birbirimizin boğazına sarılmış durumdayız?

Murat Hoca’nın söylediği fasit daireleri “doğurgan daire” yapabilecek sayıda aklıselime sahip insan kalmadı mı? Daha ne kadar kurban vermeliyiz?

Belki de vatan dahil her şeyi kardeşçe, samimiyetle, hüsnüniyetle ve gerçek bir bilinçle paylaşmayı öğrendiğimiz zaman “Bu Ülke” hepimize ait olacak.

O zamana kadar yolda savaşılacak daha çok yeldeğirmenleri var.

Birisi Don Kişot Amca’ya iyilik yapıp evinin yolunu göstermeli.

O da yeldeğirmenleri ile savaşmaktan yoruldu.

Hepimizin bir “iyi” molaya ihtiyacı var.

Güzel ülkem kendine bir iyilik yap.

Mola ver.

(Ekopolitik Gündem, Mart-Nisan 2010) 

Bülten Aboneliği

 
 

İletişim

Sinan Paşa Mah. Şehit Asım Cad. No:2 Koç Han Kat:4 Beşiktaş/İstanbul
Tel & Fax:+90 212 259 2045
Email: surecanaliz@surecanaliz.org